GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

 

27/11/2001

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Yorum

Strateji

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Dünyada Zaman

Arşiv - Arama

Televizyon

Hodri Meydan

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Akademi

Hayat

Otomobil

Girişim

Çocuk

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

ENGLISH

Okur Hattı

Basın Özetleri

Haber Üyeliği



Ali BULAÇ

Kişilik ve dişilik (1)

Son günlerde basına kısmen yansıyan önemli bir araştırmanın sonuçları yayınlandı. Araştırmayı yapan ABD’nin önde gelen bilim kuruluşlarından Massachusetts Institute of Technology (MIT).

Kadın–erkek arasındaki ilişkinin mahiyeti konusunu ele alan araştırma, erkeğin ‘kadın algısı’nın zihinsel veya antropolojik olmayıp ontolojik olduğunu ortaya koyuyor. Araştırmanın kadının erkeği ‘ilkel’ yönden etkiliyor dediği şey, temel bir içgüdü olarak erkek görme biçimiyle kadın bedeni arasında bugüne kadar bir türlü ifade edilemeyen –veya itiraf– edilemeyen genel mahiyetidir. Erkeğin beyin fonksiyonları üzerinden gidilerek varılan sonuca göre, “güzel kadın” fotoğraflarına bakan erkeklerin beyninde ‘açlıktan sonra tokluk’ ve kokain nedeniyle uyarılan ‘haz bölgeleri’nin uyarıldığı tespit ediliyor.

Araştırmayı kaleme alan Hans Breiter, güzelliğin toplumsal şartlanmalardan başka bir şey olmadığını söyleyenlerin görüşlerinin aksi bir durumla karşılaştıklarını söylüyor. Güzellik karşısında erkeklerin yaşadığı şey ‘şartlı refleks’ değil, “temel bir güdü”dür. (Radikal, 11 Kasım 2001.)

Burada bizi ilgilendiren iki nokta var: Biri, kadın ve erkek arasındaki ilişkinin doğası, her iki cinsin varlık yapısıyla ilgili olup sosyo–kültürel ve dolayısıyla antropolojik değildir. İkincisi, kadını kendi bedensel güzelliğiyle görüp seyreden erkeğin beyninde ‘haz bölgeleri’nin harekete geçmesiyle bu seyirden güdüsel olarak etkilenmesi, bunun kendisine bir haz ve zevk vermesidir. Erkeğin verdiği bu tepki, ‘yakışıklı erkek’ fotoğrafına bakan kadın için söz konusu olduğunda tekrarlanmıyor, aksine rahatsızlık uyandırıyor. Bir bakıma fizikte geçerli artı ve eksinin birbirini çekmesine karşılık, artının artıyı, eksinin eksiyi itmesi gibi, karşılıklı ve aynı zamanda doğal çekim erkek–kadın arasında olup, erkek–erkek veya kadın–kadın arasında değildir. Bu açıdan eşcinsel veya lezbiyen ilişki iki cinsin doğasına aykırıdır.

Konumuzu ilgilendiren yönüyle öne çıkan nokta, kadın bedeninin erkeği uyarıcı nitelikte olmasıdır. Başka bir deyişle erkeğin kadının bedeninin tümünü veya bir kısmını doğal durumda –yani çıplak– olarak seyretmesi onun cinsel yönden uyanmasına ve haz almasına yeterli olmaktadır. Kadının ‘dış uyarıcılar’ karşısındaki tepkisi farklıdır, onun ‘seyir’den çok ‘dokunma’ya ihtiyacı var. Yani kadın bedeniyle erkeği uyarır ve ona haz verir, kendisi ise dokunulunca uyarılır ve haz alır.

Kadın da erkek de, varlık yapısı ve bu varlık yapısındaki maya açısından aynı mahiyettedirler. İkisi aynı öz (nefs)den yaratılmışlardır. Dolayısıyla türümüzün bu iki cinsi ruhsal, entelektüel ve fizyolojik açıdan ortak üç düzeye sahiptirler. Bu ontolojik hakikati erkek veya kadın olmanın değiştirici bir özelliği yoktur. Erillik ve dişilik doğrudan iki ayrı ontolojik mahiyete değil, iki ayrı cinse işaret eder sadece.

Ancak kadında cinsel isteği uyandıran temas olmasına karşılık, erkeği uyandıran kadın bedeninin temaşasıdır. Dişilik gövdede toplanmıştır; bu yüzden kadını çıplak gören bir erkekte içgüdüsel olarak ilgi başlar ve bundan haz alır.

Ancak kadının ‘dişilik yönü’ kadar ve hatta daha önemlisi olan, onun üç insani boyutunun bir araya gelmesiyle teşekkül eden ‘kişilik’ özelliğidir; her iki insani durumda kişilik erillikten ve dişilikten önce gelir. Erkeğin fizik görüntüsüyle –diyelim ki yarı çıplak– erillik bir uyarıcı olarak kadında etki bırakmadığından, erkeğin vücudunu örtüp örtmemesi onun kişilik yapısı üzerinde sadece kültürel ve sosyal bir etkiye sahiptir.

Buna karşılık kadının vücudunun çıplak seyri erkek üzerinde doğrudan uyarıcı ve haz verici bir etkiye sahip olduğundan, kadının çıplaklığı onun ‘dişilik’ yönünün öne çıkmasına ve bunun hep böyle sürmesi durumunda ‘kişilik’ özelliklerinin geri plana çekilmesine sebep olabilir. Bu ise dişiliğin, kişiliği bastırması, silikleştirmesi gibi sonuçlara yol açar.


a.bulac@zaman.com.tr


Abdullah AYMAZ

25 Aralık 1683'te çınlayan Noel çanları

Dr. Rubina M. Herold tarafından yazılan “Türk Viyana” isimli kitapta 16. ve 17. yüzyıldan bugüne Viyana anlatılıyor: “K. S. Süleyman 1529 yılında Viyana Kalesi’ni şahsen kuşatırken dokuz yönden ateş açan sayısız nişancılarını beraberinde getirmiştir.

Daha kale kuşatılır kuşatılmaz şehit Çerkes Dayı adındaki tercübeli bir savaşcı, şehre girmeye çalışırken, istihkam siperlerinden ezan duyulmaya başlanmıştı. (...) Her şey bir anda karmakarışık olmuştur. Böylece birçok İslam cengaveri, kuşatmanın bırakılmasını ve Allah’ın izniyle ilkbaharda tekrar gelip, kaleyi o zaman fethetme talebinde bulundular. Çerkes Dayı’nın cesedi ve ölen atı hemen Frank doktorları tarafından mumyalaştırılmış ve abideleştirilmiştir. (...)” E. Çelebi, Seyahatname’sinde şöyle diyordu: “S. Süleyman Viyana Kalesi’ni kuşattığı zaman, bu yüksek kuleyi yıkmaya kıyamamış ve şöyle demiştir: ‘Bir gün bu kule mutlaka ezanların okunduğu bir minare ve Müslümanların camii olacaktır. Bu takdirde benim simgemi taşımalı.’ Böylece S. Süleyman kulenin önündeki surların ardında, altından bir gülle yaptırdı ve onu kulenin içine yerleştirmek üzere krala gönderdi. Kral aynı gece altın gülleyi kilise kulesinin tepesine yerleştirmiştir ve bundan dolayı Viyana Kalesi’ne ‘Almanya ve Macaristan’ın Kızıl Elması’ demiştir..” Dr. Herold, İkinci Viyana Kuşatması ile ilgili İstanbul’dan hareket eden ordu ile ilgili diyor ki: “Mart 1683 tarihinde İstanbul’da ordunun resmi geçidi başladı ve geç saatlere kadar devam etti. Bu merasimde ağalar pahalı samur kürkler giyinmiş, atlara gümüşten başlıklar takılmıştı. Bunları ipekle bezenmiş elbiseleriyle, dikkatleri üzerine çeken Vezir–i Azam izledi. Kara Mustafa askerlerini azametli bir şekilde pahalı iç kürkü olan, erguvanî pelerin içerisinde takip ediyordu. Atı, altın suyuna batırılmış gümüş bir başlık taşıyordu. Sadece Sultan IV. Mehmet, görünümü ile Vezir–i Azam’ı geçiyordu. Çünkü Sultan Damasko montunun üzerinde 12 elmas broş takmış, tam göğsünün bulunduğu yere iliştirilmiştir.” “Belediye Başkanı Liebenberg, 1529'daki kuşatmada olduğu gibi, birkaç meclis üyesi ile beraber yalnız bırakılmıştı. Şehir komutanı bu sefer Kont Stahrenberg idi. Yine son anda siperler yapıldı, hendekler kazıldı, ateşle temasta tutuşabilecek çatılar korundu, yine ön birleşim birimleri Türklere sığınak olmasın diye yakıldı. Artık Viyana her tarafı mamur bir şehir değildi, aksine 13. gecede yanan şehri terk ederek kale burçlarına ulaşmış altı bin sivil vatandaşla on bin kadar krallık askeri bulunan küçük, yardıma muhtaç bir kaleydi.” “Kara Mustafa Paşa, 1683 Temmuz’unda Viyana’ya taarruzu gerçekleştirmeden önce şehir komutanı Kont Stahrenberg’e ‘Ya İslamiyet’i, ya cizyeyi seçin. Yoksa kararı kılıcımıza bırakalım. Bunu bilesiniz.’ diye tebliğatta bulunmuştu.” Osmanlı ordusunu şehrin çevresinde mevzilendirmişti. Viyana her taraftan kuşatılmıştı. Bütün gelişmeler Osmanlı lehindeydi; Viyana’da bulaşıcı bir bağırsak hastalığı baş göstermiş, erzak çok azalmıştı.” Bütün bunlara rağmen talih tersine dönmüş, Polonya’dan gelen Kral Sobieski’nin ordusu, Kırım Hanı Murad Giray ile Budin Beylerbeyi Koca İbrahim Paşa’nın ihanetleri yüzünden Viyana kurtulup, Batı, İslam ordularından rahatlayınca 25 Aralık 1683’te her tarafta Noel çanları çalmaya başladı. O sırada Kara Mustafa Paşa, Belgrad’da Allah’a ibadet ediyordu. İstanbul’dan gelen emirle, kendisinden Sancak, Kâ’be’nin anahtarı ve Mühr–ü Hümayun geri istenildi. Bunun manasını anladığı için kavuğunu ve kürkünü bir kenara bıraktı. Cellata ‘Urganı iyice yerleştir.’ dedi. Urganın daha kolay boynuna geçebilmesi için kendi elleriyle sakalını kaldırdı. Hayatı sona ermişti ama ruhu rahat bırakılmadı. Naşı, Belgrad’da kendisi tarafından yaptırılan camiye defnedildi. Kafası sonradan tekrar zor şartlar altında Viyana’ya getirildi, burada tarih müzesinde muhafaza ediliyor. Çünkü 1688'de imparatorun askerleri Bavyeralı Max Emanuel eşliğinde Belgrad Kalesi’ni ele geçirmiş, Kara Mustafa Paşa’nın camiini kiliseye döndürmüştü. Hıristiyan keşişler de burada Kara Mustafa Paşa’nın mezarını açarak kafasını şehir komutanına teslim etmişlerdi. O da kafasını Papaz Kont Kollonitsch’e göndermişti.

a.aymaz@zaman.com.tr


Güntay ŞİMŞEK

Turkcell, Aria'yı oyalıyor, Aycell'i bekliyor

Cep telefonu operatörleri arasına, yaklaşık bir yıl önce Aria da katıldı; fakat piyasadan beklediğini bulamadı. En önemli çıkmazı ise ‘Ulusal Dolaşım Anlaşması’ yani roaming oldu.

Aria’nın pazara girmesine paralel olarak, Türk Telekom’un bir iştiraki olan Aycell de cepçiler arasına adım attı. Tam olarak duyurulmasa da uzun bir süredir Aycell’in 505’li hatları üzerinden ‘alo’ deniyordu. Yakında tam olarak açıldığında piyasa asıl renkliliğine o zaman kavuşacak. Nedenine gelince, Telekomünikasyon Kurulu cepçiler üzerinde kendisini bir otorite gibi görüyordu. Ancak, Aria ile Turkcell arasındaki roaming tartışmasında, kendinin sandığından daha az etkili konumda olduğunu gördü. Hatta neredeyse irapta mahalli olmadığını görmesine ramak kalmıştı ki, mahkemeler devreye girdi. Telekomünikasyon Kurulu’nun etkisiz durumunu izah etmek zor. Fakat kurulun başkanı Mehmet Fatih Yurdal bilmeli ki, yıllar önce ANAP döneminde ucuz tarifeden GSM operatörlüğü lisansını kapan Turkcell ve Telsim, o günlerde gerekli merkezlerdeki bürokratik çalışmalarının nimetlerini yiyorlar. Kendisi Türk Telekom genel müdürlüğü koltuğuna otururken gerekli düzenlemeler yapılıyordu; ama haberdar olmadı. Şimdi ceremesini çekiyor.

Aria’nın durumu ise karışık olduğu kadar, Türkiye piyasasında iş yapabilmenin inceliklerine vakıf olamadıklarını gösteriyor. İtalyanların böyle bir tuzağa düşmesi doğal. Ama İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince’nin bu inceliği fark etmemesi hiç de normal değil. İş Bankası ve Özince aynı pozisyona, bugün hapiste olan Erol Evcil’in Eze Zeytinleri’ni borçlarına karşılık aldıkları vakit de düşmüşlerdi. Zeytinciliğe kerhen fora olarak giren İş Bankası, cepçilerine arasında ittirilmiş gibi bir durumda. Sebebine gelince; bu roaming anlaşmasının detayında, Aria’nın yatırım yapmadan, Turkcell’in imkanlarından kullanma anlayışı var. Turkcell de yatırıma niyetlenmeyen Aria’yı olabildiğince köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. Peki ama 3 milyar dolar gibi bir rakamla piyasaya giren Aria, niçin ‘yatırım yapabilirim’ bile diyemiyor?

Diğer yandan piyasaya tam anlamıyla girmeye hazırlanan Aycell ise, Türkiye’nin her noktasını kapsamak ve roaming problemini de aşmak için yaptığı ‘çerçeve anlaşması’ ile yatırımlarına son sürat devam ediyor. Aycell’in bu çalışma temposuyla Türkiye’nin en önemli ikinci GSM operatörü olacağını söyleyebiliriz. Fakat, Aria’nın başkasının yatırımlarıyla hatta girme durumu, Telsim’in Golden numaraları, Turkcell’in her türlü cinliğe başvurması, Aycell’in sessizden gelişi ve bütün bu olanlara karşı Telekomünikasyon Kurulu’nun kendisini etkisiz ve yetkisiz bulması, sektöre canlılık getirecek. GSM piyasasında ‘Vahşi Batı Rüzgârları’ esecek.

OYAK’ın öteki yakası

Türkiye krizde kıvranırken Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK), kârını dolar bazında yüzde 50 artırmış. Bravo demek lazım. Fakat 180 bin üyeli dev bir şirket olan OYAK’ın çok ortaklı KOMBASSAN ya da YİMPAŞ’tan ne farkı var? Sermayenin rengine bakıp karar vermeye kalksanız ikisinin de adı yeşil çıkmış. Yani piyasa şartları, liberal ekonomi ya da Türkiye şartlarının ortaya koyduğu gel–gitler bu holdinglerde yok. Belki OYAK genel müdürü bir bilanço hazırlatmıştır. Burada yılda kaç adet askeri üyeden, ne kadar para geldiği, askerleri sigortalama projesinin rakamsal değerleri bir şeyler ifade eder. Keşke Zorunlu Deprem Sigortası’nı da OYAK yapsaydı. Kârı daha fazla olabilirdi.

Emekli bir paşamıza göre, gerek OYAK olsun ve gerekse çok ortaklı diğer holdingler olsun birisi askerden, diğeri gurbetten kaynak temin ediyor. Hem paşamıza hem de bize göre her iki tarafın da devletin ilgili makamlarınca rehabilite edilmeye ihtiyacı var. Bir an evvel, serbest piyasa ekonomisi ve işin doğası gereği, normal ticari faaliyetlerine korumasız, kollamasız ve denetimlere açık olarak dönmeleri gerekir.


g.simsek@zaman.com.tr


Mustafa ARMAĞAN

Nice dijital Ramazanlara!

Otobüs durağında iftar telaşına kendinizi kaptırmışken gözünüz sizinle boy ölçüşen bir reklama takılıyor: “İftar kaçta? Peki, sahur?” Reklama göre, iftar saatini öğrenmek için artık dedenizden kalma imsakiyelere elinizin ermediği her noktada cep telefonunuzdan, bulunduğunuz şehrin adını ve bir rakamı tuşlayarak iftar ve sahur vakitlerini öğrenme imkânına sahiptiniz.

Bu sırada cep telefonunuza bir mesaj düşüyor ve şöhreti Stephen Hawking’i aşmış bir “hoca”nın Ramazan vaazını dinlemek istiyorsanız filanca numarayı tuşlamanızın yeterli olacağını okuyorsunuz.

Tabii düşünüyorsunuz ister istemez:

Artık büyük şehirlerimizin gürültüsü içinde ne top sesi duyulabiliyor, ne ezan sesi. Radyo ve Tv'lerde okunan ezanlar da olmasa iftar vakitlerini nasıl öğrenecek cümle âlem? GSM şirketlerinin ticari “hizmet” mantığına bayılmamak elde mi?

Aklıma Yahya Kemal’in şiiri geliyor. Şair, insanların telaşından iftar vaktinin yaklaşmakta olduğunu çıkartabiliyordu. Oysa evvelki gün bir iftara yetişmek için trafikle boğuşurken geçtiğimiz Nişantaşı’nda insanlar, yüzde 50’lik kriz indirimini kaçırmamak için mağazaların önünde kuyruktaydı!

Artık dijital saatler uyandırıyor bizi sahura; dijital Tv'lerde işitiyoruz ezan seslerini; dijital cep telefonlarından dinliyoruz orucun faziletlerini; elektronik postalarla kutluyoruz kandillerimizi, bayramlarımızı.

Neyse ki hâlâ Ramazanlar var ve neyse ki iftarlar hâlâ zengin birer rahmet sofrası olarak iniyor aramıza. Ve büyük şehirlerin duygularımızı nasırlaştıran yüzüne okkalı bir şamar gibi yapışınca, unuttuğumuz pek çok güzelliğin farkına onun sayesinde varabiliyoruz. Daldığımız uykudan uyanıyoruz bir aylığına da olsa.

Hayır, şimdi “Nerde o eski Ramazanlar!” nostaljisine girmeyeceğim. Zaten bu “Nerde...” ile başlayan cümlelerin aslında hatıralar kabuk bağladıktan sonra zihnimizin bize oynadığı tatlı bir oyun olup olmadığı üzerinde kafa yoruyorum bir süredir. Bizi bütün güzel Ramazanları geçmişte zannetmek gafletine düşürenin de, aslında o günlerimizle aramıza giren büyük boşluk olduğunu düşünüyorum. Aslında Ramazan her zaman güzeldi ve güzel olacak.

Bir taraftan “dijital Ramazanlar”ın gelecekte alacağı acayip manzarayı tasavvur ederken, öbür taraftan geçmişin yanık yüreklerinin nabız atışlarını dinlemeye çalışıyorum. Ve aynı zaman diliminde, aynı gezegende yaşasak da aynı Ramazanları yaşamadığımıza giderek daha çok ikna oluyorum. Bir Peştun köylüsünün Ramazanıyla Bahreynli bir petrol şeyhininkini yahut Silikon Vadisi’ndeki bir Pakistanlıyla Alucra’daki bir kahvecinin Ramazan duygularını nasıl olur da “çağdaş” kabul edebiliriz?

Yine de, gurbette de olsak, vatanımızda da olsak, zaman parçalanıyor, mekân eriyor, dünya, iletişim ağının içinde bir köye dönüyor ama Ramazan, o Hz. Peygamber’in devr–i saadetindeki vakit düzenine raptetmekten geri kalmıyor kıtaları, gönülleri, beyinleri, ruhları. Belki de mahalli Ramazanlar bitti, küresel Ramazanlar başladı!

Sezai Karakoç, “Betonları kıran oruç” demişti bir yazısında. Artık oruç yalnız betonları değil, fiber kabloları, ses ve görüntü dalgalarını, uydular arası iletişimi parçalıyor ve dijital çağda da hükmünü icra etmeye devam ediyor.

Ramazan’ın bir anlamının da “eriten” olması yeterince manidar gelmiyor mu size de? Yalnız günahları değil, çağları da eritiyor!


m.armagan@zaman.com.tr


Ahmed ŞAHİN

Bu olay bir daha hatırlanmalı

Uzun zamandır hasta bulunan kocası nihayet son nefeslerini vermiş, iki çocukla kendisini kiralık evde yapayalnız bırakmıştı. Artık kendi derdiyle uğraşma devrine girmiş bulunuyordu. Her şey neyse de ev sahibinin çıkmasını istemesi onu içinden çıkılmaz bir başka derde giriftar ediyordu.

Günlerdir yapılan baskılara dayanamayarak iki çocuğunun elinden tutup nihayet evi terk etmiş, bir başka mahallenin cami avlusundaki harabede kalmayı denemek istemişti.

Bu sırada aklına geleni hemen yaptı. Doğruca mahallenin zengini olarak söylenen adamın kapısını çaldı. Maruz kaldığı durumu anlattı, yardım istedi.

Adam dudaklarını büktü, omuzlarını silkti, ümitsiz konuştu:

– Senin gibi niceleri gelip böyle isteklerde bulunuyor. Ben herkesin derdine derman olamam ki? Doğru mu söylüyorsun, eğri mi, bilemem ki? Başka kapıya bak! dedi.

İki çocuğuyla cami avlusundaki harabede yoklukla yüz yüze gelen kadıncağız bu defa da avludaki cemaate el açmak zorunda kalmış, onların verdikleri üç–beş kuruşla karınlarını doyurmaya başlamıştı.

Bir ara yoldan geçen bir adamın önünü kesti. Derdini ona da anlattı. Adam anlattıklarını dikkatle dinledikten sonra:

– Vah vah, dedi. Bunca sefalete göz yumulur mu? Gel benimle. Hem de çocuklarını da alarak gel, dedi.

Adamın evinin avlusunda kapıcı odası vardı. Oraya misafir etti. Sonra da tembihte bulundu:

– Kimseciklere yüz suyu dökme. Bir çaresini buluncaya kadar benim misafirim ol. Burada rahatça bakarız sana ve çocuklarına gücümüz yeter buna!

İki çocuğuyla bu odacıkta bir ölçüde rahatlayan hanım, el açıp Allah’a dua ediyor, gece–gündüz kıldığı namazlarında kendisine bu iyiliği yapan adama cennette köşkler nasip etmesini diliyordu.

Bir ara dua ettiği ev sahibi yanına gelip durumlarını şöyle anlattı:

– Evladım, seni geriden dikkatle takip ediyorum. Sen tam mânâsıyla ihlaslı bir Müslüman’a benziyorsun. Senin bu halin tüm ailemizi etkiledi. Biz Mecusî bir aileyiz. Ama bundan sonra Müslüman olmak istiyoruz. Bize İslâm’ı anlat. Sen bizi etkiledin!..

Ve Mecusî aile böylece hanımın örnek hali ve duasıyla Müslüman olur.

Daha önce kendisine yardım etmesi için gittiği mahallenin zengini Müslüman ise, o gece rüyasında mahşerin kurulduğunu, sıcakların başta beyni kaynatırcasına etkili olduğunu görür, bir gölge ararken karşıda beyaz bir köşk görüp sorar.

– Bu köşk kimindir?

– Müslümanlara mahsustur, derler.

– Öyle ise ben Müslüman’ım bırakın gireyim, derken elini tutarlar:

– Dur bakalım, senin Müslüman olduğun ne ile bellidir, bir ispat et de görelim. Senin bir Müslüman kardeşin iki öksüzü ile kapına geldi, senden yardım diledi, dudaklarını büküp omuzlarını silkerek boş çevirdin, araştırıp da derdine derman olmadın. Çekil bakalım geriye. Orasına Mecusî mahalle komşun sahip oldu. O girecek beyaz köşke, derler.

Bu gecenin sabahında ilk işi, Mecusî komşusunu bulup ondan iki çocuklu kadını istemek olur.

– Yardım edeyim, zavallı açtır, susuzdur, der.

Mecusî komşu aynen kendisinin yaptığı gibi yapar.

Dudaklarını büker, omuzlarını silker:

– Dur bakalım dur, der. Senin gibi cimri birinin yardımına iki öksüzlü mübarek hanım tenezzül edecek mi, bekle bakalım. Sen bunu Allah rızası için yapmıyorsun, gördüğün beyaz köşke sahip olmak için istiyorsun. Ben ise öyle bir köşkü görmeden sahip çıktım. Allah da bana batıl dini terk ettirdi, hak dine kabul buyurdu, sonra da senin gördüğün o köşkü ihsan eyledi. Şimdi git, kadından izin iste. Gelirse götür!

Kadının cevabı ise şundan ibaret olur:

– Allah sana Mecusî gibi iman nasip eylesin. Git de imanını tazele. Fakirleri düşün.


a.sahin@zaman.com.tr


Özcan PEHLİVANOĞLU

Kulüpler zorda

Haftanın en dikkat çekici olayı Göztepe-Fenerbahçe arasındaki maçın öncesinde yaşandı. İcra memurları ve polisler Göztepe soyunma odasına gelerek futbolcuların forma, şort, eşofman ve kramponlarını haczetmeye kalktılar.

Göztepe’nin genç çalıştırıcısı Rıza Çalımbay, Fenerbahçe’ye karşı alınan 50’lık mağlubiyetten ziyade bu icra olayının şokunu yaşadı.

Rıza Çalımbay ile Göztepe Başkanı Hamdi Türkmen arasında ekrana gelen diyalog ekonomik sıkıntının boyutunu gözler önüne serdi. Kimse böyle bir icra ve haciz yoluna tevelsül etti diye İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kulübü’ne kızmasın. Çünkü onlar da bütçelerini Göztepe’den alacakları paraya göre yapmışlardır. Ne diyecekler yani! Önce can sonra canan...

Göztepe’de Kabat’ın ayrılıp, Majdan’ın, "Beni de bırakın." demesi, Denizli’nin Mısırlılarının geri dönmemesi, Murat Sözkesen’in “Benden kazanacağınız parayla arkadaşlarımın parasını ödeyin, çocuklarına mama alamıyorlar.” açıklaması, Trabzon’dan daha düne kadar gelen parasızlık lafları, Beşiktaş’ın sıcak para sıkıntısı sebebiyle beş milyon dolar uğruna Nihat Kahveci’yi Real Sociedad’a göndermesi, Yimpaş Yozgat’ın deplasmana gitmek için federasyondan para istemesi ve nihayet Hüseyin Kalpar’ın emek verdiği Antalya’dan bu tip sorunlar uğruna Diyarbakır’a gidişi. Denizli’nin Bülent Akın’ın transferi nedeniyle G.Saray’dan 7 milyon dolar alacağının bulunması...

Sadece yazdıklarımız değil bunlar gibi çok örnek var. İkinci ve Üçüncü ligler, amatör kulüpler hepsi aynı durumda. Bunun iki sorumlusu var. Birincisi Futbol Federasyonu’dur. İkincisi hangi nedenle kulüplerin başında olduklarını bilmediğimiz kulüp yöneticileridir. Tedrici başarılarla Türk futbolunu makyajlayanlar başlarını öne eğip içinde bulunulan sorunlar karşısında bir düşünmelidirler. Kendilerinden önce meyve verecek olan ağacı dikmeyi düşünenlerin mirasını, neredeyse meyveyi ağacın üstünde çürüterek heba etme aşamasına getirenler kimseyi kandıramazlar. Futbolumuzdaki gelişmeyi olurundan fazla göstermek çabasında olanlar mukayeseyi doğru ölçülerle yapmalıdır.

Kulüplerimizi yönetenlerin birinci ve hatta tek amacı spora hizmet olmalıdır. Spordan elde edilen kâr yine spora akıtılmalıdır. Spordan ve spor işletmeciliğinden bihaber insanların elindeki istisnalar hariç kulüplerimizin hali bundan iyi olamaz.

Yapılacak iş; Futbol Federasyonu’nun bir an önce kulüplerin işleyişindeki yanlışların kaldırılması yönünde yasal taslak çalışmalarını tamamlaması ve kulüplerimizin mali işleri ile idari yapılarının federasyonca tavizsiz ve sıkı bir şekilde denetlenmesi ve kulüplerimizin işi bilen insanlar tarafından idaresidir. Yoksa bir takımımız değil topyekün tüm futbolumuz icralık oluverir.


o.pehlivanoglu@zaman.com.tr


Taha BATUM

Mustafa Denizli işi öğrendi

F.Bahçe’nin peş peşe aldığı galibiyetler sonucunda Türk basınının Mustafa Denizli hakkındaki görüşleri ne kadar da değişti!

Biliyorsunuz Denizli, takımının kötü gittiği günlerde ne yapması gerektiğini, takımını nasıl çalıştırması icap ettiğini basından öğrendi, uyguladı ve başarılı oldu!

16 senedir ne yapması ne etmesi gerektiğini bir türlü öğrenememiş bir hocaya basının alicenaplık göstererek doğruları göstermesi, onu yönlendirmesi sonucunda da F.Bahçe takımının deplasman fobisinin bertaraf edilmesi ne saadet değil mi?

Bakın şimdi bazı köşe yazarları övünerek diyorlar ki, “F.Bahçe yanlış kurguyla oynatılıyordu, iyi çalışmıyordu, oyuncu tercihleri de son derece yanlıştı.” Bunu yönetim de biliyordu ve dediler ki, “Sakatlıklar olmaya başlayınca yeni girenler takımı sürükleyecekler.” Nitekim söylenenler oldu, sonuçlar ortada.

G.Saray’ı Şampiyon Kulüpler’de yarıfinal, A Milli Takım’ı Avrupa Şampiyonası’nda çeyrek final oynatmış bir hocaya bu yazıları reva görmek çok üzücü. Daha üzücü olan da yöneticilerin futbolu hocadan daha iyi bilmeleri. Baksanıza sakatlıklar olunca yeni girenler takımın itici gücü olacak, takımda şahlanacak diyecek kadar öngörüleri kuvvetli. O zaman yüz milyarlarca parayı gereksiz yere hocaya niye veriyorlar ki?

Bu işler bu kadar ucuz olmamalı. Eleştirmekten çekinmeyenler günü gelince de övmeyi bilmeli. Ayrıca her insan hata yapabilir, hatadan dönebilir, hatasında ısrar edebilir. Ama el vicdan, 50 yaşını aşmış deneyimli bir hocanın basının dolduruşuyla, yöneticinin baskısıyla doğru yolu bulduğunu iddia etmek onun geçmişine yapılmış bir ayıptır.

F.Bahçe, yarın tekrar kötü günler yaşayabilir yahut silme ligi, kupayı götürebilir. Beğenip beğenmemek, sevip sevmemek ayrı şeydir, insanları kolaylıkla manipüle edilecek kişiler olarak gösterip, onları küçültüp kendini yüceltmeye çalışmak ayrı şeydir.

Bu kadar olumsuzluk arasında antrenörlük yapmak da gerçekten zor iş. Hem de o kadar para kazanmalarına rağmen. Neyse ki hocalar biz yazarlardan daha aklıselim sahibi de çoğunlukla gülüp geçiyorlar.