|
28/11/2001
|
Fikret ERTAN
| |
|
Pakistan’ın endişeleri
Almanya’nın Bonn şehrinde dün başlayan BM gözetimindeki Afganistan Konferansı’nı merak ve endişeyle izleyen ülkelerin başında Pakistan geliyor şüphesiz.
Kendi eseri Taliban’ın çöküşü ve Afganistan’ın büyük bölümünün hiç sevmediği ve ilişkisi de olmadığı Kuzey İttifakı’nın hakimiyetine geçmesi ve bundan sonra olabilecekler Pakistan’ın endişe ve rahatsızlığını artırmış bulunuyor.
Amerika ile ‘mecburen’ girdiği koalisyon ve bu ülkeye askeri üslerini açması, kısacası Amerika’yı elinden geldiğince desteklemesi, Pakistan’a bugün için çok fazla bir şey kazandırmamış; aksine mesela çok ısrar etmesine, Amerika’dan talep etmesine rağmen Kuzey İttifakı’nın Kabil’e girip yerleşmesini önleyememekle biraz da küçük düşmüş bulunuyor.
Pakistan, Bonn Konferansı’ndan Afganistan’daki bütün etnik grupların temsil edileceği geniş tabanlı bir geçici hükümetin çıkmasını ve Kabil’deki yönetimin de Kuzey İttifakı’ndan alınıp milletlerarası bir barış gücüne devredilmesini istiyor.
Geniş tabanlı hükümette Pakistan elbette Afganistan nüfusunun yaklaşık yüzde 38–40’ını meydana getiren ve kendi ülkesinde de bulunan Peştunların nüfuslarına oranla temsilini istiyor ve Peştunlar sayesinde Afganistan üzerinde kaybettiği siyasi nüfuza yeniden sahip olmak istiyor aslında. Peştun tabanlı Taliban ile Pakistan, Afganistan üzerinde yaklaşık on yıldır büyük nüfuz kazanmış, bunun sayesinde Afganistan’ın iç işlerinde kontrol ve söz sahibi olmuştu. Ne var ki, artık bu durum Taliban’ın çöküşü ve Afganistan’a Pakistan’ı sevmeyen, hatta kızan Kuzey İttifakı’nın hakim olmasıyla Pakistan’ın büyük önem verdiği bu ‘stratejik hesap’ artık tarih olmuş bulunuyor. Bugün Afganistan’da artık Pakistan sevilmiyor. Bunun da sorumlusu Afganistan’ın iç işlerine karışan Pakistan istihbaratı ve ordusunun bir kısmı. Şimdi bunlar herhalde yaptıkları yanlışın ülkelerine nelere mal olduğunu görüyorlardır.
Pakistan’ın bugünkü yönetimi işte bu kesimin yıllarca yaptığı yanlışın bedelini ödüyor ister istemez ve işte bu yüzden de hem bu kesimi yönetim kadrolarından temizlemeye çalışıyor ve hem de Afganistan’da Pakistan’a bir rol bulmaya çalışıyor.
Pakistan’ın endişe ve rahatsızlığı Afganistan’da yerleşmekte olan yeni düzen, bunun Pakistan için ne anlama geldiğiyle sınırlı da değil elbette. Pakistan ‘Peştun meselesi’nin dal budak salıp kendi içinde de alevlenme ihtimalinden de oldukça rahatsız ve endişeli ayrıca; zira Peştunların yarısı Afganistan’da, yarısı da Pakistan’ın Kuzey–Batı Eyaleti denen bir nevi otonom bölgesinde yaşıyor.
Pakistan, Afgan Peştunları’na yeni düzende yeterli yer verilmediği takdirde bunun kendi Peştunları arasında derin rahatsızlıklara, karışıklıklara yol açabileceğini ve hatta bir zamanlar oldukça kuvvetli bir akım olan; ama şimdilerde zayıflamış görünen ayrı bir ‘Peştunistan akımı’nın yeniden hortlayabileceğinden de endişe ediyor.
Peştunistan akımı ya da fikri 40–50 yıl önce oldukça kuvvetliydi. Hatta Afganistan, Pakistan’ın Peştunların yaşadığı Kuzey–Batı Eyaleti’nin kendisine ait olduğunu iddia etmiş, fırsat bulduğunda burayı ilhak edeceğini açıklamıştı. Bu tavır yıllar içinde zayıfladı, Pakistan için bir milli tehdit olmaktan çıktı tabii. Ama yine de bugün Pakistan’da Peştunculuğu savunan oldukça güçlü bir akım var. Hatta Pakistan’da ANP kısa adlı Peştun Milliyetçi Partisi bile mevcut. Bu partinin liderlerinden Hacı Muhammed Adil bugün Taliban’a ateş püskürüyor, Taliban’ın yabancılara rol vererek Peştunlara hakaret ettiğini bile söylüyor.
Taliban’ın çöküşüne kadar Afganistan üzerinde oldukça önemli rol ve nüfuz sahibi olan Pakistan bugün yeni durum dolayısıyla çok rahatsız ve endişeli. General Pervez Müşerref yönetimi bugün eski yanlışları kabul edip bunları düzeltmeye çalışıyor ve bu bakımdan doğrusunu yapıyor.
Afganistan’daki yeni düzende bakalım Pakistan’ın sözü ve sesi olabilecek mi? Yoksa tamamen dışlanacak mı?..
f.ertan@zaman.com.tr
|
Tamer KORKMAZ
| |
|
“Aynı adamdan iki tane almışsınız!”
Osman Durmuş’un “Gelmiş geçmiş en sempatik Sağlık Bakanımız” olduğu yolunda ciddi iddialar var...İddia ne kelime, gerçekten öyle değil mi? Özellikle gülümserken verdiği fotoğrafı, bugün benim diyen devlet büyükleri veremiyor!
Bizdekiler bir yana; başkanlık seçimini oy sayımı karakolda bittikten sonra, “sevimlilik farkı” ile kazanmış olan Dabılyu Bush bile, geçenlerde “Ben, Mister Durmuş’un eline su bile dökemem” dememiş miydi?
El Cevap: Osman Durmuş, bir süre önce, hepimizi şaşırtarak, “Aynaya bakınca, korkuyorum” demişti! Elbette, sayın bakan, bu cümleyi sarf ederken, kendisine ne kadar büyük bir haksızlık yaptığının farkında değildi.
Bu arada birtakım art niyetliler, “Olur mu efendim, aynaya baktığınızda siz değil, biz korkuyoruz!” diyerek fesatlık yapsa da, bu durum Durmuş’un ‘en sempatik Sağlık Bakanı’ (hatta, en sempatik bakan) olduğu gerçeğini değiştirmez!
Zaten, kendisi de “insan klonlanması” tartışmalarına katılarak, bir anlamda bu gerçeğe parmak basmak istedi!
Sağlık Bakanı, klonlanmak istemiyor: “Benim kopyama gerek yok. Çünkü, ben tek örneğim!” diyor.
Bu açıklamadan sonra, “fesatlık potansiyeli fevkalade yüksek” birtakım kişiler, anında “Biz, ‘bir Osman Durmuş’la baş edemiyoruz. Kopyalansa halimiz nice olurdu?” falan diyeceklerdir.
Neyse, uzatmayalım, (Dabılyu Başkan kırmızı telefondan arıyor. Yine ne var, yav?) Osman Bey’in değil kızması, bir tek gülümsemesi bile bunların hepsine yeter!
Daha fazla gecikmeden sadede gelmeliyim: Efendim, bu “insan kopyalanması” muhabbeti, artık muhabbet olmaktan çıktı, fiiliyata geçti. Bu yolda çalışmalar yapan Amerikan şirketi “ilk kopya embriyonun başarıyla üretildikten sonra imha edildiğini” açıkladı.
Vatikan, kınamakta gecikmedi. Hem bilim dünyası, hem siyaset dünyası karıştı. Dabılyu Bush, dini çevrelerle birlikte sert çıktı. Başkan, “insan kopyalanmasıyla ilgili her türlü araştırmanın yasaklanması” konusunda Temsilciler Meclisi’nin geçen yıl imzalattığı karara “yüzde yüz” destek veriyor.
Bütün bunlar olurken, Severino Antinori (Yok yok, Milanlı değil, sadece genetik uzmanı) diye bir adam çıktı ve Amerikalıları “fikrini çalmakla” suçladı. Amcam, altı ay içinde üretime geçmeyi planlıyormuş, onun için fena bozulmuş!
Bence fikri çalınan İtalyan genetikçi Severino değil, bir Karadenizli vatandaşımız...
Nasıl mı? Gürcü Şota ve Arçil kardeşlerin (sempatik futbolcu ikizler) oynadığı dönemde yapılan bir Trabzonspor kongresinde, muhalif bir delege, kürsüde yönetimi, şu sözlerle eleştirmişti: “Kardeşim, ha bu nasıl iştir böyle? Aynı adamdan iki tane almışsınız, ayıptır daa!” (Lütfen alıcılarınızın ayarı ile oynamayınız, bu bir Laz fıkrası değildir!)
Ünlü İtalyan yazarı Umberto Eco ise, insan kopyalama hakkındaki “sorunlu haberler”in, bilim adamlarınca değil, gazetecilerce yazıldığına dikkat çekiyor...
Eco, “Kloncuların bir başka Hitler çıkarabilme noktasına geleceklerini sanmıyorum” diyor. Burada ister istemez “Bir başka Mussolini, bir başka Berlusconi, hatta bir başka Cecchi Gori!” akla geliyor! Eco, bunları da listeye eklemeliydi, değil mi?
Bu arada, ‘kopya insan’ haberlerinden birinin tepesine iliştirilen ‘Kopya Bush’ fotoğraflarının espriden ibaret olduğunu, neticede endişeye mahal bir durum bulunmadığını söylemek zorundayım. Yine de, ‘perde arkasında Baba Bush varken’, bunun da bir tür ‘kopya başkanlık’ olduğu tezinde ısrar edenler çıkacaktır.
Aslında, Dabılyu, Newsweek’e verdiği röportajda ‘bu gibilere’ fena halde yardımcı oluyor! Her sabah, babasını arıyormuş, başkan; babası ona “Savaş nasıl gidiyor?” diye soruyormuş: “İşte” diyor, Dabılyu, “Böyle havadan sudan şeyler konuşuyoruz, babamla!”
t.korkmaz@zaman.com.tr
|
Ali BULAÇ
| |
|
Kişilik ve dişilik (2)
Geçenlerde Lale Müldür, John Berger’den hareketle erkeğin ‘kadın algısı’nı ele alan bir yazı yayınladı (Radikal İki, 18 Kasım 2001.) Berger der ki: “Erkekler kadınlara bakarlar. Kadınlar kendilerine bakılmasını seyreder...
Kadının içindeki bakıcı erildir. Bakılan ise dişildir. Böylece kadın kendini bir nesneye dönüştürür, daha çok bir görü nesnesine; bir manzaraya.” Kadının erkeğin seyir alanında bakılan bir nesneye dönüşmesi doğanın verili sonuçlarına uygundur; ama iki cinsin asli ve nihai varoluş amacına aykırıdır. Kadın-erkek ilişkisi sadece bu ‘bakan eril-bakılan dişil’ çerçevesine hapsedilemez. Erkeğe zarar verdiği gibi, kadının kendine bakışını ve algı biçimini çarpıtır. Çünkü böylelikle ‘sonuçta erkeklerin onları nasıl gördüğü’ hayatlarının ‘başarısı’ açısında hayati derecede önemlidir. Bu süreçte kadınlar kendi varoluş duyularını yitirirler.
Kadının seyirlik nesne olma özelliğiyle sınırlandırılması Müldür’ün Lascault’ya katılarak belirttiği gibi makyaj üzerinden “doğayı deforme ederek, kendisi ve kendi bedeni arasına uzaklık koyar. Ve av alanında, erkeği kandırmak için makyaj kullanır.” Müldür, en son McLuhan’a başvurur: “Popüler, tüketimci kadınlık imajının manken imajıkadın cinselliğini bir sergi aracı olarak sunduğunu ve bu imajın yalnızca kadının total insancıllığını içermekte, başarmakta yenilmekle kalmayıp sömürmek amacında olduğu total erotizmi de temsil etmekte başarısız kaldığını öne sürer.”
Kadın bedeninin erkek-egemen kültürün dayatmacı araçları yoluyla terörize edilmesi sadece modern zamanlara özgü bir saldırıdır. Kadın bedeni bu sayede açıldıkça, üzerindeki giysiler tek tek çıkarıldıkça veya bedeni örten giysiler kısaltıldıkça (çıplak giyinik) cinsel tüketime sunulan bir metaa dönüşmüştür. Bu özel mahiyetteki tüketimin nesnesi kadın bedeni, yani fazlasıyla aşırılaştırılmış dişiliği, tüketici muhataplar ise kitlesel müşteriler olur.
Kadın bedenindeki her organ ve unsur tırnak, ayak, bacak, kalça, bel, el, kol, göğüs, sırt, boyun, yüz, saçlar ve her şey; hem endüstriyel çarkın dönüşünde kullanılmakta hem de kitlesel cinsel tüketime sunulmaktadır. Burada kadının modern sunumda sahip olduğu ve hak ettiği tek değer, ‘dişilik’ özellikleri abartılarak, öne çıkarılarak, erotize edilerek açık bir biçimde suiistimal edilmektedir. Endüstriyel üretimin her safhasında kullanım değerine göre kadının her organı devasa bir sektörün üretim, değişim ve tüketimin sürdüğü dolaşımda iş göreceği özel bir fonksiyona karşılık olmaktadır. İnsanın başını döndüren parfüm kullanımının sadece Avrupa’da bir yılda 13 milyar dolarlık parasal bir değeri vardır.
Bütün dinler ve -modern olanı hariç- bütün medeniyetler, kadının kişilik özelliklerini referans aldıklarından ev içinde ve dışında -özellikle kamusal hayatta- ‘tesettür’ü öne çıkarmış ve bunun zengin versiyonlarını geliştirmişlerdir. Giyim kuşam ve örtü ile sanat, estetik, incelik, insani maharet, ruhsal tekamül ve oturma biçimleri gibi medeniyetin temel parametreleri arasında doğrudan bir ilgi vardır. Medeniyetler geliştikçe kadının kişiliği öne çıkmış, dişiliği kitlesel tüketimden uzak ve sadece iki cins (evli kadın ve erkek) arasında süren, yaşanan ve paylaşılan mahrem alana çekilmiştir.
Tesettür, kadının dişiliğini kadına ve erkeğine tahsis etmekte, buna mukabil sosyal ve kamusal varlığı itibarıyla vurgunun kişiliğe yönelmesini temin etmektedir.
Eğer kadının bedensel çıplaklığı ‘medeniyet göstergesi’ olsaydı, halen Afrika’da çıplak yaşayan ‘ilkel kabileler’ en gelişmiş medeniler sayılırdı. Öyle olmadıklarını biliyoruz ve modern uygarlık ilkel Afrikalı beden vizyonuyla örtüşme halindedir.
a.bulac@zaman.com.tr
|
Mustafa ÜNAL
| |
|
Erdoğan: Devlet kendi evlatlarına düşman olmaz
Recep Tayyip Erdoğan ‘acelesi olmasına’ rağmen şoförüne ‘Aman dikkatli git, hızlı sürme.’ diyor. Haksız değil, Karadeniz’in dar, bol kıvrımlı yollarında ‘tehlike’ sürekli hayatla iç içe. Öğrenebildiğim kadarıyla Erdoğan, benzer duyarlılığı otobanda da gösteriyormuş.
Eski lideri Necmettin Erbakan’ın arabanın aşırı hızına ses çıkarmadığını, aksine ‘dahası’ için şoförünü teşvik ettiğini biliyorum. Yolun durumuna aldırmadan şoförüne şöyle seslendiğini duymuştum: Oğlum Osman gaza biraz daha bas. Arabayı yapanlar oraya 180200 boşuna mı yazmışlar?…
Erbakan, otoyoldaki aşırı hızını siyasi yolda da sürdürdü, ‘ömrü’ hep kazalarla geçti. Erdoğan’ın siyasi yolculuğu yeni başlıyor. Şu kesin ki, Erdoğan’ın yolu tekin değil, tıpkı Karadeniz’in dar, keskin virajlı yolları gibi ‘tehlikelerle’ dolu.
Erdoğan’ın özel aracında Rize’den Trabzon’a doğru yol alırken ‘tehlikeler’ üzerine konuşuyoruz. O çok rahat, iktidarının önündeki engelleri kolaylıkla aşacağına inanıyor. Hiç şüphe taşımıyor, meydanlardaki ilginin partisini tek başına iktidar yapacağından emin.…
Dünyanın her yerinde bir siyasi çizgi sadece bugünüyle değil dünüyle de değerlendiriliyor. AK Parti’nin lideri Erdoğan dahil, parti yönetiminde bulunan bazı isimlere ilişkin zihinlerden silinemeyen soru işaretlerinin nedenleri hep düne dair.
Bir insanın nasıl ki geçmişinden kurtulabilmesi mümkün değilse AK Parti’nin de bu şüphe içeren sorulardan yakasını kurtarabilmesi ve yalnızca bugünüyle değerlendirilmeye tabi tutulması elbette mümkün olmayacak.
Zihinlerdeki bazı soru işaretlerini ‘yersiz’ buluyor. Konjonktürün AK Parti’nin lehine geliştiğini anlatıyor:
Dünya Türkiye’yi de içine alacak biçimde 10 yıldır yapısal değişim içinde. İdeolojik ‘devlet yapılarının’ yerini artık insan hakları, daha geniş özgürlükler ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel demokratik değerleri alıyor.
Benzer gelişmeyi siyasi alanda da yaşıyoruz. Türkiye’de siyaset yeni trendlere göre yapılanmak durumunda. Günümüzde ideolojik partiler marjinal kaldı. Büyüyen, toplumda karşılık bulan partiler marjinalitenin dışında merkezde kalanlar.…
Erdoğan AK Parti’yi ‘merkezde’ tanımlıyor ve marjinalitenin dışına yerleştiriyor ve şöyle diyor:
Ekonomi Türkiye’nin en öncelikli sorunu. İşsizlik had safhada, hayat pahalılığı, enflasyon engellenemiyor, toplum derin bir yoksulluk içinde. Bu sorun ideolojik yaklaşımlarla değil, ekonomi kültürüyle çözülür. Biz toplumun öncelikli sorunlarını, partinin öncelikli sorunu olarak algılıyoruz.…
Erdoğan, AK Parti ve kendisine olumsuz bakışın temelinde başta toplumla siyaset kurumu arasındaki uçurum olmak üzere, siyasetin bugünkü yapısından kaynaklanan birtakım sorunların bulunduğunu düşünüyor.
AK Parti lideri çözümün ancak ‘büyük ve güçlü’ parti ile aşılacağını anlatıyor: 195060 yılları arasında iktidarda tek parti vardı. 1983 ile 1991’de de. Bugün karşımıza çıkan sorunlar büyük oranda Menderes ve Özal’ın kudretli iktidarlarıyla üstesinden gelindi. Ve siyaset yapı olarak güç kazandı.
Erdoğan, Menderes ve Özal örneğini verirken AK Parti’ye ilişkin şüpheleri sandıktan büyük güç elde edip, siyaseti kuvvetlendirerek kaldırabileceğini söylüyor. Şöyle diyor: AK Parti bugün siyasetle toplum arasındaki uçurumu kapatabilecek tek partidir. Devlet kendi evlatlarına düşman değil ki, böyle bir partiyi iktidardan uzak tutsun.…
Siyasetin gündemi üzerine konuşurken ‘İlk kez size söylüyorum.’ diyerek baraj ve ittifak sorununa partilerinin önereceği formülden söz ediyor. Henüz son şeklini almış değil, çalışmalar devam ediyor. Ancak çerçevesi aşağı yukarı belirlenmiş.
Buna göre… AK Parti, milletvekili sayısının 500 düşmesini istiyor. 400 milletvekili yüzde 10 barajını aşan partiler arasında dağıtılacak. Geriye kalan 100 milletvekiliyse seçime giren tüm partiler arasında oy oranlarına göre paylaşılacak. Ve Meclis’e giremeyen parti kalmayacak. Çok az sayıda da olsa her parti Meclis’te temsil edilecek.
Doğrusu AK Parti’nin baraja getirdiği formül oldukça ilginç.
Bakalım Erdoğan otoyoldaki dikkatli tavrını siyaset yolculuğunda da tekrarlayabilecek mi? Sadece siyaset değil, bütün Türkiye bu sorunun cevabını merak ediyor.
m.unal@zaman.com.tr
|
Hilmi YAVUZ
| |
|
Yerel Yönetimler ve Kültür (2)
Yerel yönetimlerin kültürel yapılanmaları konusunda SHP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 1989–1994 yılları arasındaki öncü çalışmalarından söz açmışken İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu yöndeki girişimlerine değinmek de, hakgözetirlik olacaktır.
Ahmet Piriştina’nın DSP’den İzmir Büyükşehir Belediye başkanlığına seçilmesiyle birlikte, İzmir’de de, sistemli bir kültürel yeniden yapılanma işine girişildiği gözlemleniyor. Piriştina’nın yaptığı iki tercihin bunda belirleyici bir rol oynadığı inkar edilemez. Murat Katoğlu ve Hasan Fehmi Mani... Piriştina görevi devraldıktan sonra ilk iş olarak, değerli bir sanat tarihçisi akademisyeni, Dr. Murat Katoğlu’nu ve yine değerli bir yerel yönetim uzmanı bürokratı, Hasan Fehmi Mani’yi, kadrosuna aldı. Katoğlu, başdanışman, Mani de genel sekreter vekili sıfatıyla, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki kültürel yeniden yapılanmanın, planlama ve uygulama evrelerinde, belirleyici roller üstlendiler. İzmir’in kültürel yaşamına yapılan katkılar, elbette Katoğlu’nun ve Mani’nin başarısı olduğu kadar, Ahmet Piriştina’nın firasetini de gösterir.
İzmir Büyükşehir Belediyesi, yayımladığı kitaplarla bir ‘Kent Kitaplığı’ oluşturuyor. Son yayımlanan kitaplardan biri, Raif Nezihi’nin İzmir’in Tarihi’dir. Kitabın bir de öyküsü var: Raif Nezihi’nin 1926–1928 yılları arasında, başlangıçta kendi parasıyla (daha sonra da İzmir Belediyesi’nin yardımlarıyla) fasiküller halinde yayımladığı ‘İzmir’in Tarihi’, değerli araştırmacı ve yazar Erol Üyepazarcı tarafından, açıklamalarıyla yayına hazırlanmış ve tamamlanmıştır.
Büyükşehir belediyesince son yayımlanan iki kitap, Dr. Ziya Somar’ın. Biri ‘Yakın Çağların Fikir ve Edebiyat Tarihimizde İzmir’, ötekiyse ‘Tevfik Nevzad’ın yeni basımlarıdır. Rahmetli Ziya Somar, benim Kabataş Erkek Lisesi’nde okuduğum yıllarda (1950–1954) felsefe öğretmeniydi. Gerçi benim hocam olmamıştır; ama kendisiyle ders saatleri dışında yaptığımız söyleşilerle, dünyaya bakışımda etkin olan öğretmenlerden biridir. (Ayraç içerisinde belirteyim: Kabataş’taki felsefe hocalarından üçünün doktoraları vardı: Dr. Ziya Somar, Dr. Faik Dranaz –ki, doktorasını İsviçre’de almıştır ve ‘Sartre ve Heidegger’de Ölüm’ üzerinedir– ve Dr. Münir Raşit Öymen... Düşünebiliyor musunuz!)
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 6 aylık periyodlarla yayımladığı bir de ‘İzmir Kent Kültürü Dergisi’ var. (Nurettin Sözen’in başkanlığı döneminde Tarih Vakfı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ortaklaşa yayımladıkları ‘İstanbul’ dergisi ile Murat Karayalçın’ın başkanlığı döneminde Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından yayımlanan ‘Ankara’ dergisini de hatırlamalı burada.) İlhan Pınar’ın, ‘hacılar, seyyahlar ve misyonerler’ gözüyle, 1608–1918 yılları arasında İzmir’i anlatan kitabı, A. Nedim Atilla’nın ‘Tarihten Günümüze İzmir Mutfağı’ ve Karl von Scherzer’in 1873 yılı İzmir’ine ilişkin kitabını da anmak gerekiyor.
Yerel yönetimlerin, şehrin belleğini oluşturan her şeyi kayda geçirmek gibi bir görevleri de var. İzmir Büyükşehir Belediyesi, Katoğlu ve Mani öncülüğünde bu görevi bihakkın yerine getiriyor.
h.yavuz@zaman.com.tr
|
Ahmed ŞAHİN
| |
|
Zekattan kaçan adamın akıbeti
İnsanın gözünü, gönlünü bir defa dünya hırsı bürümeye görsün. Sonrasını hesap etmesi mümkün değildir. İşte Sâlebe olayı bunun en ibretli misalidir. Medine halkından Sâlebe zengin olmak istiyordu.
Ama mutlaka zengin olacaktı. Hayırlısı zengin olması mıydı değil miydi, hiç düşünmüyor, ille de köşeyi dönmeyi istiyordu. Bu yüzden tam üç defa Efendimize müracaat ederek zengin olması için dua etmesini istemiş, hatta sonuncusunda da yemin ederek demişti ki:
–Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki zengin olursam fakirin de hakkını vereceğim, yardımda bulunacağım!
Bundan dolayı Efendimiz de istediği duayı yapmış:
–Sâlebe’ye istediği malı ver ya Rab! demişti.
Koyun alan Sâlebe’nin sürüsü kısa zamanda öylesine çoğaldı ki camiden çıkmayan Sâlebe, artık vakit namazlarını bırak cumalara da gelemiyor, çölde sürüsünün arkasında sürünüp gidiyordu. Efendimiz zaman zaman Sâlebe’yi soruyor, ‘Çölde koyunlarının peşindedir. Onun için camide görünmüyor.’ dediklerinde:
– Yazık oldu Sâlebe’ye! diye hayıflanıyordu.
İşte bu sıralarda zekat âyeti nâzil oldu.
Efendimiz imkan sahiplerine memurlar gönderdi. Zekatlarını toplayıp hazineye getirecekler, oradan da ihtiyaç sahibi fakirlere dağıtacaktı. Sâlebe’ye de memur gönderdi.
Onu çölde bulan memurlar anlattılar.
–Gelen ayetler malı çok olanın zekat vermesi gerektiğini bildirdi. Senin de zekat vermen gerekiyor. Resulüllah’ın emri böyledir, deyince öfkelenen Sâlebe:
–”Mal benim, çalışıp kazanma benim, size ne oluyor ki, gelip benden haraç istiyorsunuz? Bu sizin istediğiniz haraçtan başka bir şey değildir.” diyerek zekat memurlarını eli boş çevirdi. Sâlebe’nin bu tutumunu duyan Resulüllah (sas):
–Sâlebe’ye yazık oldu, yazık! diyerek üzüntüsünü bir daha izhâr etti.
Bu olay üzerine şu meâldeki âyet–i kerime nâzil oldu:
–Münâfıklardan bazıları da, mal mülk verip zengin ettiği takdirde Allah’a daha fazla bağlanıp, fakir fukaraya daha çok yardım edeceklerine dair söz verirler de, ne zaman ki Allah onlara isteklerini ihsan eder, zengin olurlar. O zaman Allah’a verdikleri sözü unuturlar, cahillik edip fukaranın hakkını vermezler... Tevbe Sûresi, âyet 76.
Meâlini okuduğumuz bu âyet–i kerime Sâlebe’nin münâfıklar sınıfına kaydığını gösteriyordu. Bunu anlayan akrabası, gidip ona derhal malının sadaka ve zekâtını vermesini yoksa gelen âyetle münâfıklardan biri olarak damgalanmış kalacağını hatırlattı. Akrabasının bu zorlaması üzerine zekâtını alıp Resulüllah’a gelen Sâlebe, fakir fukaranın hakkını getirdiğini söyleyince, Resulüllah üzüntülü bir edâ ile:
–Senin yardımını alamam artık Sâlebe. Allah Celle ve Alâ men’etti. Artık git! diyerek dışarıyı gösterdi. Bu dehşetli bir olaydı.
Resulüllah (sas) âhirete teşrif ettikten sonra, Hazreti Ebû Bekir’e müracaat eden Sâlebe, sırasıyla Hazreti Ömer ve Osman’a da müracaat ettiyse de hepsi de:
–Resulüllah’ın almadığı yardımı biz nasıl kabul edebiliriz? şeklinde bir reddiye ile karşılık verdiler. Hazreti Osman (ra) zamanında vefat eden Sâlebe’nin son anlarını yaşadığı sıralarda kulaklarına Resûlüllah’ın ilk ikâzları geliyordu:
–Yâ Sâlebe! Şükrünü yaptığın az mal, şükrünü yapmadığın çok maldan hayırlıdır! Ama iş işten geçmişti artık.
a.sahin@zaman.com.tr
|
Ömür GÖKSEL
| |
|
Favori hangisi?
Ceyhun ve Hakan Bayraktar’ın bayraktarlığında, forveti ile sağ gösterip orta sahası ile sol çakan F.Bahçe, Göztepe karşısında göze gelmedi. Rüzgarı arkasına alıp, ilk yarıda 3 gol bulan Sarı–Lacivertliler, İzmir’den rüzgar gibi geçti.
Sahadaki lodosu Serhat son dakikalarda fırtınaya döndürdü. Attığı 4 ve 5. goller Fenerbahçe pastasının kreması oluyordu. Andersson’a yapılan eleştirilere kesinlikle katılmıyorum. Her hareketi ile rakip defansları hırpalayan bir forvet. Ancak Türk çocuklarından kurulu F.Bahçe kadrosu bana daha çok keyif veriyor.
Hacizden kurtulan Göztepe; karşısında, önce rüzgarı sonra da F.Bahçe’yi bulunca adeta santra yapma idmanında idi.
Hakan Ünsal’la başlayan, Hasan Şaş ile gelişen Sergen’in kafası ile son bulan 2 pasla yaratılan gol, kaleci Ali Uyanık’ın uyuya kaldığı bir anda gerçekleşti.
Her zaman çok beğendiğim Samsunsporlu Ercan, ayağını eliyle karıştırınca G.Saray bir paket filtreli Samsun’u 35. dakikada içti, bitirdi. Hırslı Ertuğrul ikinci yarıda kazanılan penaltıyı kalenin üzerinde arka bahçeye atınca Kırmızı–Beyazlılar kaderlerine razı oldular.
Haftada 3 maç oynamaya mahkum Galatasaray seyircisine bir çift sözüm var. Bu kitlenin tümü G.Saraylı olamazlar. Lütfen gönül verdiğin, inanılmaz başarılara imza atan takımınızı alkışlayın. Başka kulüplerin başkanlarına veya sahada olmayan bir takımın aleyhine sövme hakkını kimse size vermez. Şampiyonlar Ligi'nde Barcelona mağlup, Bayern Münich sonuncu ile berabere kalıyor. 6 günde 3 maç oynama trafiği Galatasaray’ı müthiş yıpratırken, sahada ter akıtıp puan mücadelesi veren futbolcularınız yerine, kulübünü satan birine tezahürat yaparak, kendi takımınızın konsantrasyonunu berbat ediyorsunuz. Terazinin bir kefesine G.Saray’ı, diğer kefesine Fatih Akyel’i koyun, hangisini tutuyorsanız onun taraftarı olun. Yetiştiği yuvayı teşekkürsüz terk edenlerin aileleri içinde yeri olmaz.
Ziya Doğan’ı bağrına basan Beşiktaş seyircisini ayakta alkışlarken İlhan Mansız’ın, manasız kendini yere atışına penaltı çalmayan Serdar Tatlı’ya sarf ettikleri sövgülerden sonra alkışlarımı geri istiyorum. İlhan Mansız gol atıyor, ancak manasız hareketlerle, hakem aleyhine seyircisini tahrik ediyor. Tümer bu takımın dinamosu. Nihat kafasındaki karışıklığı atabilirse, bu hafta F.Bahçe defansını çok karıştırır. Hafta sonunda, savunma özürlü bu iki takımdan Beşiktaş mı yoksa Fenerbahçe mi favori? Bence sahasında Fenerbahçe favori, Beşiktaş bıyık...
o.goksel@zaman.com.tr
|
İbrahim KIBRIZLI
| |
|
Bıçak sırtında tango!
Sahasında oynadığı 24 maçı kaybetmeyen Fenerbahçe, bu hafta Beşiktaş’ı konuk ediyor. Kuşkusuz, favorisi olmayan bir derbi maçı. Zevkli ve kaliteli bir derbi yaşanması için tüm olumlu şartlar mevcut.
Mustafa Denizli, Fenerbahçe’ye 3/4/1/2 oyun sistemini uygulatıyor. Beşiktaş karşısında da bu sistem anlayışından taviz vermesi beklenmemeli. Doğrusu da bu zaten.
Fenerbahçe’nin önliberosuz oynaması, sarkık liberolu üçlü savunmasını ciddi bir biçimde sıkıntıya sokuyor. Özellikle, rakip takımların hücum adamları orta alanlarından destek alarak Sarı–Lacivertlilerin savunmasının üzerine yüklendiğinde bu tip savunma zaafiyetleri iyice belirginlik kazanıyor. Hakan Bayraktar’ın orta alanda Johnson’un yanına monte edilmesi ile bu sorun giderilmiş gibi görünüyor.
Vazgeçemediği aslarının cezalı veya sakat olmalarının sağladığı zorlama ile ister istemez Fenerbahçe’ye gençlik aşısı yapan Denizli, takımdaki asker oyuncu sayısının artması ile hücumda çabuk çoğalan, savunmada yardımlaşmayı önemseyen maçın genelinde savaşan bir takım yaratmış.
Ümit Özat’ın savunmanın en gerisinde sarkık libero olarak kullanılması ve yeteri kadar özgür oynama şansı verilmemesi Fenerbahçe’nin futbolunu daha da zenginleştirmesini engelliyor. Mustafa Denizli’nin artık Ümit’e güvenme ve onu oyuna doğrudan sokarak kullanma zamanı geldi. Hele, bu savunmanın önünde oynayan ideale en yakın dörtlü ortasaha kurgusu ve ortasahadan Ceyhun veya Yusuf destekli Oktay–Serhat gibi gol yollarında etkili forvet bloku yakalanmışken...
Beşiktaş önliberolu 4/3/1/2 oynuyor. Siyah–Beyazlıların derbi karşılaşmasında da alışılmış oyun sistemini uygulayacağı kesin.
Sağbek arayışını en sonunda Tayfur ile çözüm üretme noktasına taşıyan Daum, savunmayı dörtlü kuruyor. Solbek olarak İbrahim’i ve savunmanın göbeğinde Ronaldo’nun yanında Ahmet’i oynatması isabetli. Beşiktaş’ın Alman çalıştırıcısı, sarkık libero oynama niteliğine sahip, top tekniği yüksek bir Ümit Bozkurt’tan çok savunmanın önünde kesici olarak Yasin veya Tayfur’a şans tanıyor. Aynı katı tutumunu orta saha ile forvet blokları arasında Tümer yerine ısrarla Baya’yı oynatma noktasında da segilemişti.
Bu ısrarcılığını bırakarak Tümer’e şans vermesi nedenli yararlı oldu ise kuşkusuz aynı olumlu neticenin Ümit’le de yakalanması söz konusu. Aynı zamanda da Nihat’ın gitmesi ile boşalan konuma Yasin veya Baya çekilerek, çıkması muhtemel sorunlara kendi içerisinde çözüm bulunmuş olur.
Beşiktaş kanatları çok olumlu kullanıyor. Özellikle de sol kanadını. İbrahim, Bayram ve Tümer bu bölgede çok uyumlular. Aynı üçlü kombinasyonu sağkanatta Nihat, Tümer ve İlhan arasında yakalamak mümkün. Hücum hattında İlhan ve Stavrum’dan oluşan ikili giderek daha randıman veriyor. Ahmet Dursun’un da bu bölge için iyi bir alternatif olduğu unutulmamalı.
Beşiktaş üst sıralardan kopmamak ve zirve ile arasında oluşan 8 puanlık farkın daha da açılmaması için maça asılacak. Fenerbahçe ise zirve yarışında yakaladığı avantajlı konumunu yitirmemek ve Galatasaray’la arasındaki puan farkının açılmasına müsaade etmemek için kazanmak isteyecek. Son haftalardaki performanslarına bakıldığında her iki takımın da kağıt üzerinde şansları eşit görünüyor. Her ne kadar ibre biraz daha Sarı–Lacivertli takımdan yana ağır basıyor gibi olsa da...
i.kibrizli@zaman.com.tr
|
|