Erdem etiği, gizli oylama, temsil
"Lider sultası" deyip sorumluluktan kurtulmak mazur görülebilecek bir tutum değildir. Hiçbir lider veya yönetici, kitlenin meşrulaştırımı olmadan "sulta" kuramaz. Bu sebeple, psikolojik olarak "lider sultası" suçlamasıyla yaptığımız yansıtmadan önce, o sultayı ortaya çıkaran, pekiştiren davranışlarımızın ne olduğunu spot altına almamız daha uygun olur. Meclis'te Bayındırlık eski bakanı hakkında yapılan gizli oylama, bakan aleyhine sonuç verince "demokrasinin zaferi" olarak nitelendi. Bu nitelemede hem bir ironi, hem de "özrü kabahatinden büyük" bir tutum olduğu herhalde gözlerden kaçmamıştır.
Meclis'te Bayındırlık eski Bakanı hakkında yapılan gizli oylama, Bakan aleyhine sonuç verince "demokrasinin zaferi" olarak nitelendi. Bu nitelemede hem bir ironi, hem de "özrü kabahatinden büyük" bir tutum olduğu herhalde gözlerden kaçmamıştır. İroni şu noktada belirmiştir: "Açıklık" rejimi olan demokrasinin işleyişinin; ancak "gizlilik" sayesinde sağlanmış olması! Bu gizliliğin böyle bir sonucu "lider sultası"nı etkisizleştirerek doğurduğu iddiası; ülkenin kaderine hükmetme mevkiinde olan insanların, o sultaya "açık"ça tâbi oluş kabahatlerini mazur göstermeyecek bir iddia.
Parlamento, bazı istisnalar dışında (savaş durumu, vs.) her konunun açıkça tartışılması ve karara bağlanması gereken temsili bir politik kamusal alandır. Bu sebeple, parlamenterlerin tartıştıkları ve karar aldıkları konulardaki tutum ve davranışlarını, her şeyden ve herkesten önce, kendilerini seçenlerin bilme ve izleme hakları vardır; açıklık bunun için hayati önemdedir. Bu açıdan, parlamenterlerin öncelikle seçmenlerine mi, yoksa mensup oldukları partilerin genel başkanlarına mı sorumlu oldukları meselesi, esasen politik değil etik bir meseledir. Fakat, bu meselede de demokrasinin doğasına uygunluk noktasının dikkate alınması kaçınılmazdır. Bunun için yüzyıllardır tartışılan temel iki etik teorisine bakarak konuya yaklaşmak uygun olur. Bu teorilerden biri, fikir babalığı Kant'a bağlanan "Ödev Etiği" (Deontoloji); diğeri, Plato ve öğrencisi Aristoteles'e kadar geri götürülebilecek "Erdem Etiği" (Virtue Ethics)dir. 'Ödev Etiği'nde görevleri ve kuralları gözeten bir anlayış hâkimdir ve birey kendisine yüklenen görevin doğuracağı (olumlu, olumsuz) sonuçları düşünerek hareket eder. Bu açıdan, bireyin kendisinin ahlâklı olmasından çok, eyleminin doğuracağı sonuçların "faydalı" sayılıp sayılmaması daha önemlidir. Buna karşılık 'Erdem Etiği'nin dayandığı anlayış (erdemli eylemde; ancak erdemli insan bulunabilir) şeklinde formüle edilmektedir. Plato, insanın moral olarak bir iç güce sahip olduğunu düşünüyordu. Fakat, bu sadece kendini dinleyerek eylemde bulunmayı esas aldığından, diğer fikir ve görüşlerin etkisini bertaraf edici mahiyette sayılmıştır. Bu doğrultuda Aristoteles, ortamdan, başkalarından esinlenerek veya onların rehberliğinden yararlanarak da bireylerin erdemli eylemlerde bulunabileceğine dikkat çekmişti. Ona göre, toplumsal ve politik varlığını, mensup olduğu topluluğa borçlu olan birey için, söz konusu etkileşim, beraber yaşamanın, birbirine karşı sorumlu olmanın, nihayet topluluk için "ortak iyi"yi elde etmenin zorunlu bir koşuluydu. Şüphesiz, "kendi vicdanının sesi", bireylerin farklı kişisel tarihlerinin oluşturduğu bir gerçeklik; topluluk içinde yaşanan etkileşimin doğurduğu sonuç olması itibarıyla, bireyin kendi düşünceleri ve topluluğun dayatmaları arasında bir mesafenin var olması kaçınılmaz hale gelmekteydi. Böyle bir mesafeyi oluşturmak ve korumak "erdemli" bireylerin harcı ve 'Erdem Etiği'nin konusuydu.
Zaten, 'Erdem Etiği'ndeki "erdem" sözcüğü, Grekçe areté, Latince virtus olarak "yiğitlik", "cesaret", "güç", "özgürlük" anlamına gelmekteydi. Dolayısıyla, bugün "erdemli kişi", dediğimiz zaman, hâlâ yiğit ve özgür bir insandan söz ediyoruz. Aristoteles, böyle bir insanı tanımlarken şunları söylüyordu: "Yiğit kişi insan olarak kendini korkuya kaptırmaz... Korkulması gereken şeylerden ve gerekli nedenlerden dolayı gerektiği şekilde ve gerektiği zaman korkan, cesaret edilmesi gereken şeyleri yapmaya cesaret eden kişi yiğittir; çünkü yiğit kişi, yakışan biçimde ve aklın gösterdiği şekilde etkilenir ve eylemde bulunur."
Buraya kadar resmedilen çerçeve içinde düşünüldüğünde, "lider sultası"nın belirlediği anlaşılan 'Ödev Etiği'nden "gizli" olarak kurtulmuş olmak, kendiliğinden 'Erdem Etiği'ne dair tutum sergileme anlamına gelmemektedir. Ama, politika, son tahlilde 25 asır önce tanımlandığı gibi hâlâ yurttaşları nitelikli ve iyi insan kılmaya, insanların iyi eylemlerde bulunmaya çaba göstermeleri ise; bunun yolu, her kademede 'Erdem Etiği'nin kurallarına azami derecede duyarlı olmaktır.
Hal böyle olunca, demokrasinin de politik bir rejimden daha fazla bir şey olduğunun daima göz önünde tutulması gerekmektedir. Şüphesiz, kurumların ve kuralların etkin kılınması, demokrasinin politik rejim olarak işlemesinde son derece işlevseldir. Fakat, demokrasinin sadece kurumlara ve kurallara indirgenmesi, onun etik boyutunu ihmal etmemize yol açarak, kalıcılığını zorlaştırır, meşruiyetine gölge düşürür. Bunu önleyecek en önemli kuruluşlar politik partilerdir. Politik partilerin kendi içinde demokrasiyi gerçekleştirmelerinde ise parti mensuplarının 'Ödev Etiği'ne vücut veren anlayışla değil, 'Erdem Etiği'ni esas alan bir anlayışla hareket etmeleri gerekir.
"Lider sultası" deyip sorumluluktan kurtulmak mazur görülebilecek bir tutum değildir. Hiçbir lider veya yönetici, kitlenin meşrulaştırımı olmadan "sulta" kuramaz. Bu sebeple, psikolojik olarak "lider sultası" suçlamasıyla yaptığımız yansıtmadan önce, o sultayı ortaya çıkaran, pekiştiren davranışlarımızın ne olduğunu spot altına almamız daha uygun olur.
Tabii bu noktada belirtmek gerekir ki, söz ettiğimiz tutumların sadece politikacılara özgü olduğunu söylemek haksızlık olur. Politikacılar da bu toplumun insanlarıdır ve diğer insanlar toplumsal ve kültürel hayatın hangi eksiklikleriyle malulse onlar da aynı eksikliklerle maluldürler. Yalnız, yukarıda politikanın 25 yüzyıl önce yapılan tanımı hatırlandığında, politikacının seçkin ve öğretici konumu kendiliğinden ortaya çıkar. Bu öğretici konumda toplum kültürünün incelmiş (rafine olmuş) şekli içkindir. Nedense, biz temsil edilmeyi ayna metaforunu esas alarak düşünüyoruz: Toplum ne ise parlamento da odur. Bu anlayıştaki nispi doğruluk payı, toplumdaki eksikliklerin olduğu gibi parlamentoya da yansımasını gerektirmez. Parlamentodaki temsil, toplumsal kültürün tornadan geçirilmesi, yeniden tanımlanması ve son tahlilde estetize edilmesidir. Politikayı anlamlı ve politikacıyı değerli kılan budur. Aksi takdirde, politika bir "iş"ten, politikacı da bir "iş takipçisi"nden öteye geçemez.
Bu çerçevede politikanın, deyim yerindeyse, estetik bir faaliyet olarak algılanması, temsil eden ile edilen arasındaki ilişkiyi de kaba bir "hesap verme-hesap sorma" zemininden kaydırıp estetik ve etik hale getirebilir. Bu, aynı zamanda, yapılanın "neden öyle yapıldığını" sorgulamaya yönelmek, giderek temsili politik kamusal alanda bir söylem etiği yerleştirmeye de yönelmek, nihayet politik faaliyeti seçkinleştirmektir. Günlük hayattaki konuşmalara baktığımızda parlamenterlerin üslubundan ve davranışlarından şikayetler aslında seçkin, estetik ve etik politika anlayışına bir özlem değil midir? (Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay / Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi.)
okur hattı
Sesimizi duyun!..
Bizler, Türkiye'nin unutulmuş bir kesimini gün ışığına çıkarmak için gerçekten çok zor koşullarda mücadele veriyoruz. Kim ne derse desin, toplumumuzda dayanışma ve yardımlaşma ruhu hâlâ çok güçlü, insanlar ihtiyacı olana destek verebilmek için yarışıyorlar. Bizler de bu yarışın bedensel engelliler etabında, ihtiyaç sahiplerine tekerlekli sandalye ulaştırabilmek için var gücümüzle uğraşıyoruz. Dünyanın bir çok ülkesinde bu uğraşlar insanlara huzur ve sevgi yoğunluğu vermektedir. Ülkemizde bu duyguları tatmamıza bile izin verilmediğini umarız tahmin ediyorsunuzdur. Her dernek yöneticisinin potansiyel suçlu muamelesi gördüğü ülkemizde TC İçişleri Bakanlığı izni ve valiliklerin denetiminde yapılan kampanyaların incelenmelerinin maalesef muhasebe ve hukuk bilgisi hiç olmayan, sadece tayin edilerek dernekler masasında görev yapan memurların bilinçsiz ve keyfi kararlarına kalması, yardım bekleyen yüzbinlerce bedensel engellinin geleceğinin ne kadar karanlık olduğunu çok kolay açıklamaktadır.
Şu anda kayıtlarımızda tekerlekli sandalye bekleyen 2 bin 500'den fazla bedensel engelli bulunmaktadır. Bizler kuruluş yılımız olan 1993'ten bugüne ancak 15 bin tekerlekli sandalye dağıtabildik. Oysa ihtiyaç sahibi sayısı 250 bin civarında. Derneğimizin bağış dışında büfe kirası, otopark geliri vb. hiçbir geliri de bulunmamaktadır. Şu anda ilan vererek bağış yapmaya kimseyi davet edemiyoruz. Çünkü, Dernekler Kanununa göre yasak. Lütfen sesimizi duyurmamıza yardımcı olun.. Bize yardım edeceğinizi umarız, ama her ne olursa olsun bizler sizleri çok seviyoruz ve görüş ve kararlarınıza sonsuz saygı duyuyoruz.
Tüm bedensel engelliler adına, sevgi ve saygılarımızı sunarız.
Kemal Demirel
Bedensel Engellilerle Dayanışma
Derneği Genel Başkanı
düzeltme
3 Aralık / Sayfa 10
'Türkiye -Pakistan, Afganistan'ın
geleceği için aynı görüşe sahip' başlıklı haberde Pakistan Büyükelçisinin ismi yanlışlıkla Ahmet Asrar olarak girmiştir. Doğrusu Gazi Humayun olacaktır.
|