İktisadi kriz; sebepler ve çözüm yolları
Hiç kimse bir mucize beklememeli. Krizden tam olarak çıkış bugünden yarına ve her şeyi yerli yerinde bırakarak olacak bir şey değildir. Asıl önemli olan, bu krizden çıkıştan ziyade, kriz üreten yapılanmayı tasfiye etmek, dönüştürmektir. Ekonomide "devrim" olmayacağına ve iktisadî kurallar MGK'ya bile boyun eğmeyeceğine göre, kendimizi ve ülkemizi gerçekten seviyorsak, tedricî bir yeniden yapılanmayı hedeflemeliyiz. Yozlaşmış siyasî yapı ve halka hesap vermek mecburiyetinde olmayan, kendi kendini tayin eden, görevlendiren bürokratik oluşum Türkiye ekonomisini bir politik imtiyazlar yumağına çevirmiştir.
Türkiye'deki derin iktisadî krizi çözebilmek için ilk yapmamız gereken şey Türkiye ekonomisine isabetli bir teşhis koymaktır. Ekonomimiz nasıl bir ekonomidir? Ekonomimizi piyasa ekonomisinin kural, kurum ve dinamikleri mi yoksa siyasî ve bürokratik otorite mi yönlendirmektedir? Herhalde ikinci şıkkın doğru olduğunu herkes tespit ve tasdik edecektir. Türkiye'nin siyasî rejimi bürokratik tahakküm altındaysa, ekonomik sistemi de siyasî ve bürokratik tahakküm altındadır. Yozlaşmış siyasî yapı ve halka hesap vermek mecburiyetinde olmayan, kendi kendini tayin eden, görevlendiren bürokratik oluşum Türkiye ekonomisini bir politik imtiyazlar yumağına çevirmiştir. Bu imtiyazlar sisteminde, aralarında bazı politikacıların, bürokratların, işadamı ve çalışanların bulunduğu geniş bir kesime, toplumun diğer kesimlerinin, yani gerçekten çalışan, üreten, vergi ödeyen kesimlerinin gelirlerinin bir kısmına el koymak suretiyle oluşturulan fonlardan, zaman zaman tam ve açık bir yağmaya dönüşecek şekilde, imtiyaz sağlanmaktadır. Bu imtiyazlar stoku hiçbir şekilde gerilememekte, ya sabit durmakta ya da açık ve örtülü yollarla genişletilmektedir. Bundan dolayı kamu harcamaları devamlı artmaktadır. Bazılarının iddia ettiği gibi kamu harcamalarının artmasının sebebi kamu hizmetlerinin miktarının çoğalması veya kalitesinin yükselmesi değildir. Kamu hizmeti adı verilen şeylerin ve ilgili yapılanmaların şişmesidir.
Siyasî imtiyazlar ve dirigisme (devlet müdahaleleri) yüzünden mütemadiyen artan kamu harcamalarını karşılamanın en tabiî yolu, vergileri artırmaktır. Ancak, burada aşılamaz zorluklar ve sınırlılıklar vardır. Bir kere üretim tabanı dar olan bir ekonomide, kaçınılmaz olarak, vergileme tabanı da dar olacaktır. Böylesine küçük (sadece 150 milyar dolarlık) bir ekonominin üzerine oturmuş devasa bir siyasî-bürokratik yapıyı vergileme yoluyla finanse etmenin mümkünatı yoktur. İkincisi, vergi oranlarını yükseltme imkânınız veya vergileme tabanını genişletme çabanız, vergi gelirlerinin aynı oranda artacağını garanti etmez. Vergi oranlarını yükselttikçe üretim tabanı ve buna paralel olarak vergileme tabanı daralır. Kayıtlı olmanın maliyeti kayıtsız olmayı aştıkça, insanlar ekonomik faaliyetlerini kayıtdışına doğru taşır. Özetle, aşırı geniş ve hızla büyüyen bir kamu bürokrasisini ve siyasî yapılanmayı, fakir, üretemeyen bir ekonomide vergileme yoluyla besleme, ayakta tutma imkânı yoktur.
Vergileme yolu kapalı veya işe yaramaz olduğuna göre, geriye, artan devlet harcamalarını finanse etmenin üç yolu kalmaktadır: İç borçlanma, dış borçlanma ve enflasyonu vergi gibi kullanma.
Ulusal sermaye piyasaları yeterince gelişmediği için kamunun iç borçlanma sahasında sonsuz hareket alanı yoktur. Üstelik aşırı borçlanma ihtiyacı ve çoğu zaman borçlanmaların kısa vadeli olması mecburiyeti, iç borçlanmayı bir çeşit tuzağa dönüştürmekte, borçlanma ihtiyacının büyüklük ve aciliyeti faizleri aklın alamayacağı biçimde yukarı çekmekte ve her borçlanma, devleti daha yüksek bir maliyetle yeniden borçlanma mecburiyetiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Bütçenin büyük bölümü borçlanma sonucu doğan faiz yükünü karşılamaya ayrılmakta ve bu durum toplumsal gerginlikleri artırmaktadır. Uzaya tırmanan faizlerin bir diğer etkisi, reel ekonomiyi olumsuz etkilemesidir. İstatistikler ortadadır: Türkiye'de kâr açıklayan halka açık şirketlerin çoğu, kârlarının çoğunu devlete para satmaktan yani faizden elde etmektedir. Bu durum, teşebbüs kültürünü öldürmekte, müteşebbisi girişimden ve üretimden caydırmakta, yatırımcıyı spekülatif kazanca doğru çekmektedir. Böyle bir ortamda bir fabrika-işyeri işletip üretim yapmak yerine fizikî varlıkları ve üretim tesislerini nakde çevirip devlete garantili yüksek faizle borç vermek, daha kolay yoldan çok daha fazla para kazanmanın en akıllıca yolu haline gelmektedir.
Dış borçlanma veya dış kaynak temininin de belli başlı üç yolu mevcuttur. Birincisi ve en çok arzuya şayan olanı, doğrudan yabancı sermaye girişidir. Yabancı sermaye yatırım olarak ülkeye girdiğinde ülkeye sadece yabancı para taşımakla kalmamakta, yanında know-how getirmekte, istihdam yaratmakta ve ekonominin üretim tabanını genişletmektedir. Ne yazık ki yabancı sermaye girişi yönünden Türkiye'nin durumu çok üzücüdür. Son zamanlarda ülkeye yıllık yabancı sermaye girişi yaklaşık 800-1000 milyon dolar civarındadır. Fakat, her yıl bir o kadar yerli sermaye yurtdışına gitmektedir. Her ikisinde de etkili olan çeşitli faktörler vardır. Hâlâ ilkel bir yabancı sermaye düşmanlığının itibar bulması, işletme maliyetlerinin artması, siyasî istikrarsızlık, devletin aşırı müdahaleciliği, iç hukuk sisteminin yetersizliği ve yüksek yargıçların ekonomiden bîhaberlik kokan devletçiliği bunlar arasındadır. Komünist Çin'e yılda 50 milyar dolar civarında yabancı sermaye girdiği hatırlanırsa, durumumuzun ne kadar vahim olduğu daha iyi anlaşılır. Sonuç olarak, Türkiye doğrudan yabancı sermaye girişinden yeterince yararlanamamaktadır. Kısa vadede bunun değişeceğine dair bir işaret de yoktur.
Bu alandaki ikinci yol, uluslararası piyasalarda borçlanmaktır. Türkiye'nin burada da şansı sınırlıdır. Ülkenin üretim gücünün gelişmemesi ve ekonominin borç ödeme kapasitesinin sınırlı olması uluslararası piyasalarda gerek devletin gerekse işletmelerin borçlanma imkânını daraltmakta, hem de, olduğu kadarında, yabancı sermayenin riski yüksek olduğundan, vadenin kısalmasına ve maliyetin artırılmasına sebep olmaktadır. IMF ve Dünya Bankası gibi güçlü siyasî motivasyonları da olan kuruluşların devlete borç vermesi ise kamusal başarısızlıkları bir bakıma ödüllendirmekte ve devletin ekonomideki ağır elini kuvvetlendirmektedir.
Dış kaynak bulmanın üçüncü yolu, ülkenin hinterlandından istifade etmektir. Başka bir deyişle yurtdışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının döviz cinsinden tasarruflarından yararlanmaktır. Bunun en iyi yolu, bu tasarrufların ülkedeki yatırımlara akmasıdır. Bu kısmen olmuştur, olmaktadır. Ama son yıllardaki 28 Şubat çılgınlığı ve Türkiye'deki resmî ideoloji muhafızı çevrelerin genellikle dindar olan bu insanların sadece kendilerini değil paralarını da, "yeşil sermaye" mantıksız etiketi altında, negatif ayrımcılığa tâbi tutması bu kaynağın da kuruması tehlikesini yaratmaktadır. Rakamlar gerçeği söylemektedir. Son beş yılda Türkiye'ye giren yabancı sermaye miktarı 5 milyar dolar, Avrupa'daki dindar işçilerin ülkeye gönderdiği para miktarı ise 10 milyar dolardır. "Bin yıl" devam etmesine gerek yok, 28 Şubat süreci sadece "birkaç" yıl daha devam ederse, bu kaynaklar önce doğrudan yatırımdan kısa vadeli borçlara dönüşecek ve sonra tamamen kaçacaktır. Türkiye asıllı olsa da hiçbir sermaye sahibi Türkiye'ye mahkûm değildir ve sermayeye dünyanın her tarafında yatırım ve iş imkânları vardır.
Arsızca büyüyen kamu harcamalarını karşılamanın son yolu, enflasyonu vergi olarak kullanmaktır. Türkiye zaten bunu 20 yıldır yapmaktadır. Ancak bunun da maliyeti yüksektir. Üstelik bu maliyet sadece ekonomik hayatı etkilemekle sınırlı kalmamakta, toplumsal hayatın diğer alanlarında da ağır tahribat yapmaktadır. Herhalde hiç kimse yüksek enflasyonun normal bir şey olduğunu ve Türkiye'nin devleti finansmanı yöntemi olarak enflasyona başvurmasını tavsiye edecek veya savunacak durumda değildir.
Görüldüğü üzere, Türkiye çok ağır, son derece ciddi bir krizle karşı karşıyadır. Hiç kimse bir mucize beklememelidir. Krizden tam olarak çıkış bugünden yarına ve her şeyi yerli yerinde bırakarak olacak bir şey değildir. Üstelik asıl önemli olan, bu krizden çıkıştan ziyade, kriz üreten yapılanmayı tasfiye etmek, dönüştürmektir. Ekonomide "devrim" olmayacağına ve iktisadî kurallar MGK'ya bile boyun eğmeyeceğine göre, kendimizi ve ülkemizi gerçekten seviyorsak, tedricî bir yeniden yapılanmayı hedeflemeliyiz. İlk yapılması gereken, mevcut yangının dışa vuran alevlerini süratle söndürmek; ama bunu yangından tamamen kurtulduğumuz hayaline kapılmadan ve böyle bir hayali topluma satmadan yapmaktır. Bu çerçevede Kemal Derviş'in yaptıkları genel olarak doğrudur, eksikleri bile olsa, ana çizgisi isabetlidir. Doğalgaz, pancar, şeker gibi alanlarda devlet tekelini kaldırılıp piyasaların açılması, bankacılık sektörüne dünya standartlarının taşınmak istenmesi, özelleştirmenin önünün açılmasına çalışılması, şeffaf devlet vaadi gayet isabetlidir.
Ancak, Türkiye'nin asıl ihtiyacının yapısal dönüşüm olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Siyasetin, ekonominin dinamiklerini çarpıtma gücünün budanması gerektiği piyasa ekonomisinin mantığını bilenlerin tartışmaya gerek duymayacakları bir gerçektir. Bu doğrultudaki her gelişme hem yozlaşmaya alet edilecek kaynakları azaltacak hem de toplumun en çok ihtiyaç duyacağı güveni destekleyecektir. Lâkin, problem sadece siyasetçiyle sınırlı değildir, hem toplumun değişik kesimlerini hem de bilhassa bürokrasiyi ilgilendirmektedir. Devlet uzun vadede paternalizmini asgariye indirmeye çalışmalı, kısa vadede ise, fakiri ve zayıfı destekliyorum diye faktör piyasalarını çarpıtmaktan vazgeçip fakir ve zayıfları doğrudan desteklemeye geçmelidir. Aynı şekilde, bürokratların imtiyaz alanları da daraltılmalıdır. Memur maaşlarında ve emekli maaşlarında önemli bir artış yapmaya yeterli kaynağın olmadığının birçok ağız tarafından tekrarlandığı günlerde emekli askerlere ödenen tazminatın, 3 katrilyonluk yıllık maliyetle, % 50 ile % 100 arasında artırılması herhalde dokunulması zor siyasî imtiyaz adacıklarının nereler olduğu konusunda fikir vermeye yeterlidir. Kamu harcamalarını azaltmada dikkatler öncelikle, en kolay tespit edilebilecek alanlara çevrilmelidir. Bunların en başında ise savunma harcamaları gelmektedir. Nitekim, IMF de savunma harcamalarının kısılmasını, kapalı kapılar ardında, ısrarla istemektedir. Aslında Türkiye'de bu alanda daha yapılması gereken çok şey vardır ve onları yapmadan Türkiye ne bir piyasa ekonomisi sistemine geçebilecek ne de gerçek bir demokrasi olabilecektir.
Sonuç olarak, bu kriz; Türkiye'ye, ekonomisini ciddi bir reforma tâbi tutarak devlet ağırlıklı karma ekonomiden piyasa ekonomisi ağırlıklı bir ekonomik modele geçme imkânı sağlayabilir. Türkiye bunu eninde sonunda yapmaya mecburdur; yoksa tam bir çöküşe gidebilir. Yapılması gerekeni ne kadar çabuk yaparsa maliyet de o oranda düşük olacaktır. Umarım bu gerçeği herkes, her toplum kesimi, her bürokratik ve siyasî kesim anlamıştır veya anlama sürecindedir. Açıktır ki, fakir bir ülke, zengin bürokratik ve siyasî yapılanmaları-adacıkları uzun süre ayakta tutamaz. (Prof. Dr. Atilla Yayla / Gazi Üniversitesi, İİBF öğretim üyesi)
okur hattı
Milli Eğitim Bakanlığı'ndan haberler...
Okurlarımızdan, öğretmen atamaları ile ilgili çok sayıda e-posta veya faks yoluyla sorular geliyor. Milli Eğitim Bakanlığı'ndan (MEB) öğretmen atamaları ile ilgili aldığımız bilgileri okuyucularımızla paylaşmak istiyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı geçtiğimiz günlerde Maliye Bakanlığı'ndan 2001 yılında kullanılmak üzere 5 bin ek öğretmen kadrosu istedi. Maliye Bakanlığı'nın bu talebe bugünlerde cevap vermesi bekleniyor. Şayet Milli Eğitim Bakanlığı'nın talebi uygun görülür ve kadro verilirse bakanlık 5 bin öğretmenin atamasını aralık ayı içinde yapacak. Milli Eğitim Bakanlığı, atama için yeni başvuru almayacak.
Atamalar, Ağustos 2001'de başvuran öğretmen adayları arasından yapılacak. Ağustos 2001'de öğretmenlik için başvuran adaylardan halen 20 bine yakını atanmayı bekliyor. Bunlardan 18 bine yakını üniversitelerin öğretmenlik ile ilgili bölümler dışındaki bölümlerinden mezun olan ve öğretmenlik sertifikası alan adaylardan oluşuyor. Bakanlık bilgisayar, sınıf öğretmenliği, özel eğitim öğretmenliği, rehberlik ve iş teknik gibi branşlarda atama yapmayı planlıyor. İngilizce ile Türk dili ve edebiyatı branşlarında başvuru sayısı yetersiz kaldığı için atama yapılamıyor. Fen-edebiyat fakültesi mezunları ile eğitim fakültesi
mezunu olduğu halde kendi branşı dışında sınıf öğretmenliğine başvuru yapanların durumu ise belli değil. Bakanlık hangi branştan ne kadar öğretmen alacağını da açıklamıyor. Daha ayrıntılı bilgiler, Maliye Bakanlığı'nın kadro vermesi ve alımlarla ilgili açıklamanın yapılmasından sonra
ortaya çıkacak.
Tuncer Çetinkaya / Eğitim Editörü
|