Nazım’ın şiirinde devrimci olan, içerik değil, biçimdir (1)
(Doğumunun 100. yıldönümü dolayısıyla)
Modern Türk şiirinde, şiirini belirli bir düzeye geldikten sonra hiç değiştirmeyenlerin yanı sıra, şiirini sürekli olarak değiştiren şairler var. İlkine Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı ve Attila İlhan’ı örnek gösterebiliriz. Dağlarca, 1955’lerde gerçekten büyük bir yetkinliğe ulaşan şiirini, o günden bu yana sürekli olarak yeniden çoğaltmaktan öte bir şiirsel etkinliğin içinde olamadı; şiirini dönüştürmedi ve ustalığını, giderek kötüleşip mekanikleşen bir tekdüzelikte tekrarladı durdu. Hiç kuşku yok, aynı şeyler Attila İlhan için de söylenebilir.
Ama bir de ötekiler var. Wittengenstein’in felsefe bağlamında kullandığı o benzersiz metaforu (aslını öğrenmek için Tractatus’ta 6.54’e bakılsın!), biraz değiştirip şiire uyarlayarak söylersem, şiirini bir merdiven gibi kullanıp belirli bir düzeye yükseldikten sonra, ya da onların üstüne çıktığında, tırmandığı merdiveni itip deviren şairler! Nazım Hikmet bunlardan biridir, Oktay Rifat da öyledir, Behçet Necatigil de!
Nazım’ın, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında yazdığı şiirleri saymıyorum elbet, Rus fütüristlerinin etkisinde yazmaya başladığı şiirlerden, son şiirlerine uzanan tırmanışta, merdivenleri yıka yıka yükseldiğini görmemek olanaksızdır. Ama elbette, aşma’yı, avangardizmin kaba yıkıcılığı ile özdeşleştirmeden!
Nazım’ın ‘aşma’ konusundaki tavrının diyalektik bağlamını göz ardı etmememiz gerekiyor. Bursa Cezaevi’nden Kemal Tahir’e gönderdiği mektupta, ‘kendi kendini tekrarlamaktan sakın ve kork!’ dediğini aktardıktan sonra şunları yazar: ‘Haşim’de bu korkuyu anlıyorum. O, hakikaten kendi kendini tekrarladığı için değil, tekrarladığı şey, yani kendisi, yani şiirinin ana hattı çok basit, tekrarlanmaya değmeyecek ve tekrarlandığı zaman yaldızını kaybediveren bir nesne olduğundan böyle bir korkuya düşebilir ve bana bu halden sakınmamı söyleyebilirdi. Fakat ben şahsen bizim için –diyalektik materyalist muharrir olmak isteyenler için– böyle bir korkunun varit olamayacağını sanıyorum. Söylemek istediğimiz şey ve iddiamız öyle çok taraflı, öyle derin ve mürekkep ki, biz kendimizi tekrar etmekten değil, bilakis edememekten korkmalıyız. Çünkü ancak bu tekrarla, pratikte, o tükenmez kaynağın işlenmesi kabil olur.’
Burada söz konusu edilen ‘tekrar’, elbette, ideolojik konumun şiirde dışa vurulmasına ilişkindir. Nazım, Ahmet Haşim’in ‘tekrardan kork!’ sözünü, şiirin matrisini temellendiren ideolojik arkaplana atfedilmiş bir söz olarak ele aldığı için, yinelemeyi savunur gözüküyor. Doğrudur. İdeolojik tekrar ‘pratikte o tükenmez kaynağın işlenmesini’ olanaklı kılar. Ama ‘aşma’, ideoloji’ye değil, form’a ilişkindir. Nazım, ideolojide ne kertede ‘tekrar’dan yanaysa, form’da da o kertede ‘aşma’dan yanadır. Dolayısıyla, Nazım’ın ‘putları yıkıyoruz!’ kampanyası, bir avangard çıkıştır; verili şiire bir başkaldırmadır; şairin kendi şiirine değil! Belki de ‘aşma’ ile avangard arasındaki ayrım böyle konumlandırılabilir: ‘Aşma’, şairin kendi şiirine başkaldırmasıdır; avangard, öteki’nin şiirine! Nazım, şiirinin bir evresinde hem aşma’dır, hem avangard!
(Bu konuya önümüzdeki hafta da devam edeceğim.)
09.01.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.yavuz@zaman.com.tr
|