Geleceğe ümitle bakabiliriz
Rahmetli Menderes iktidara geldiğinde üç üniversitemiz vardı. Onun gayretleriyle üniversitelerimiz çeşitlenerek değişik illerimize yayıldı. Bugün bir bilim ordusuna sahibiz. Ama maalesef üniversitelerimizin bilim insanlarımızın bu çoğalmalarına karşılık, nitelik itibarıyla bir gelişme olduğunu söyleyemiyoruz. Ziya Gökalp, modern anlamda ilk sosyoloğumuz kabul edilir; Fuad Köprülü de ilk Türkologlarımızdan biridir. Bu iki insanımızın hâlâ aşılamamaları bilim yuvalarımızın seviyelerini gösterir.
Koyu bir Cermen, tavizsiz bir Katolik olan Hammer tarihimizi modern anlayışla 1774 yılına kadar yazdı. Ziya Nur Aksun’un altı ciltlik eserini bir kenara koyarsak, ondan sonra kaleme alınan bütün Osmanlı tarihlerinde Hammer’in etkisini görüyoruz. Onun yaptığı yanlışlar hiçbir süzgece tabi tutulmadan diğerlerine geçti; ünlü Bernard Lewis bile bundan payını aldı. 1768–1774 yıllarındaki savaşta Ruslar bir baskınla Çeşme’de donanmamızın büyük çoğunluğunu batırdılar. Cebelitarık Boğazı’nın varlığından habersiz olan Osmanlıların şaşkına döndüğünü Hammer belirtti, diğerleri, Lewis de gözü kapalı olarak tekrarladı. Genç bilim insanlarımızdan Sayın Erhan Afyoncu yayınladığı “Sorularla Osmanlı İmparatorluğu” kitabında kesin hüküm haline gelmiş bu görüşe karşı çıkıyor. Fas’a kadar egemenliğine almış Osmanlı’nın Cebelitarık Boğazı’ndan haberinin olmadığını söylemeyi haklı olarak gülünç buluyor. Bu boğazın Piri Reis’in Kitab–ı Bahriyesi’nde ve 1768 yılında Enderunlu Mustafa’nın çizdiği haritada açıkça göründüğünü, hatta Osmanlı’nın bu boğazı bilmesi bir yana, Batı dillerinde adının “Giltabar” olduğunu bildiklerinin, Türkçede de buna “Septe Boğazı” dediklerinin altını çiziyor. Hammer’in hatasını Vasıf Tarihi’ni yanlış anlamaya bağlıyor. Halbuki o kaynakta Osmanlıların Cebelitarık Boğazı’nı bilmedikleri değil, Rus donanmasının zayıf olduğunun, Baltık’tan kalkıp gelebileceğine ihtimal vermediklerinin ifade edildiğini vurguluyor. İki bin Osmanlı şairini Almancaya tercüme eden Hammer’in Vasıf Tarihi’ni yeterince anlamadığına ihtimal vermek güçtür. Küçük düşürme kastını da göz önünde bulundurmak gerekir.
Afyoncu, tarihimize ne kadar yabancı olduğumuzu belirtmek için daha pek çok konunun üzerinde durmaktadır. Mesela, bunlardan birisi geri kalışımızdan söz edilince, temcit pilavı gibi, öne sürülen matbaanın ülkemize geç girmesidir. Kendilerini devrimci kabul edenler, bunu Osmanlı’nın tutucu olduğuna örnek gösterirler. Halbuki 1879’da Paris’te hayata giren telefonun, 29 yıl sonra İstanbul’da devreye konduğunu, 1926’da Londra’da başlayan televizyon yayınının ülkemizde 44 yıl sonra başladığını düşünürsek, Osmanlı’nın hiç de tutucu olmadığını teslim ederiz. Bunun sebebinin tutuculuk değil de, İstanbul’daki doksan bin hattatın ekonomik menfaatini korumak olduğunu söyleyenleri de, o zamanki İstanbul’un nüfusunu göz önüne getirerek Afyoncu inandırıcı bulmuyor. Müteakiben de “İbrahim Müteferrika matbaayı getirdi de ne oldu?” diye soruyor. Aslında matbaanın geç gelişinin cevabı bu soruda gizlidir. Müteferrika’nın yirmi yıllık çalışma hayatında on yedi kitap bastığına, Müteferrika’dan sonra da kırk altı yıl kitap basmaya ara verildiğine, kitaba talep olmadığına işaret ediyor. Kanaatimizce geç gelişinde şu faktör de önemli rol oynamıştır. Harfler tahtadan yapıldığı için 60–70 kitap bastıktan sonra, bir daha harflerin oyulması, kalıpların bağlanması gerekmektedir. O dönemdeki matbaa Latin harflerinde zamandan tasarruf sağlanmasına rağmen, Arap harflerinde ise zaman israfına yol açıyordu.
İçinde yaşadığımız hayhuylu dönemde Erhan Afyoncu ve onun bilimle uğraşan nesli günlük politikaya bulaşmaz, bilim vadisinde ömürlerini tüketirlerse, bize yepyeni bir dünya sunacaklarından kimsenin kuşkusu olmasın.
12.01.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.niyazi@zaman.com.tr
|