Müzik ve evren
Müziğin soyut, tamamen spekülatif ve hatta “uçuk” bir düşünce tarzına konu olabileceğini çoktan unuttuk.
Müziğin İlahi, semavi ve metafizik kaynakları, evrende olan bütünsel uyumu, kozmik dengedeki yeri gibi şeylere hemen hiç kimse kafa yormuyor artık. Müziğin felsefeyle, ilâhiyatla, tıpla ilişkisi, insan bedenine, sağlığına etkisi pek az kişiyi ilgilendiriyor. Müziğin rakamlarla, nümerolojiyle, harflerle, gün ve saatlerle, güneş, ay ve gezegenlerin hareketleriyle münasebeti gibi konular çoktan eskimiş. Günün hangi saatinde hangi makamın dinlenmesi gerektiği, hangi makamın veya hangi sesin dört unsurun (yani su, hava, ateş, toprak) hangisine denk düştüğü, hangi makamın hangi hastalıklara iyi geldiği, hangi makam veya perdenin ne tür bir insan karakteriyle bağdaştığı gibi konular artık birer fantezi. Yani sesler ve âhenkler evrenin neresinde duruyor? Bu soruya cevap vermeye çalışan bağlantılar bugünkü anlamda bilimsel sayılamaz. Ne var ki, asırlar boyu müziği anlamak için gerekli görülmüşler. Müziğin canlı ve cansızlar evreninde işgal ettiği yer uzun uzadıya yazılmış çizilmiş.
Ortadoğu ve İslâm dünyasında musıkiye bu açılardan bakan ve Yunan felsefesine dayanan önemli bir spekülatif düşünce damarı vardı. Müzik yapmanın ya da dinlemenin dinen mubah olup olmadığı tartışmasından tamamen bağımsız, saf bir metafizik tartışmaydı bu. Eflâtun’un ve İskenderiye’deki yeni Eflâtuncuların etkisiyle müziğe bu yaklaşımı benimseyen birçok Müslüman fikir adamı oldu. Bunlar arasında birçok eski Yunanca felsefe metnini Arapçaya çeviren Huneyn bin İshak’ı (808–873), El Kindî’yi (öl. 870), Farabî’yi ve İhvan’üs Safâ’yı sayabiliriz. Farabî musıkiyi, matematik, astronomi ve geometriyle birlikte zikreder. Ortaçağ Avrupa’sının eğitim sisteminde de bu böyleydi zaten. Batı müziğinde çeşitli majör ve minör tonların duygusal karşılıklarının aranması da böyle bir çabanın ürünü.
İhvan’üs Safâ bu spekülatif düşüncenin çok önemli bir halkası. İhvan’üs Safâ adını alan grubun kimlerden oluştuğu tam olarak bilinmiyor. Onuncu yüzyılın ikinci yarısında Basra’da faal olan ve bir tür Akademi gibi çalışan bir fikir adamı grubu bu adı almış. Elli iki bölümlük Resail–i İhvan’üs Safâ dönemin tüm bilimsel ve felsefî birikimini içermeyi amaçlayan ansiklopedik bir eser. Birçok yabancı dile, kısmen de Türkçeye çevrilmiş. Risâle’lerden biri doğrudan doğruya musıkiyle ilgili. Musıkinin Tanrısal kökeni, matematiği, diğer bilimlerle olan ilişkisi, faydaları, musıki aletleri, musıkinin çeşitli fizik, fizyolojik ve astronomik olaylarla ilişkisi söz konusu edilir.
On dördüncü yüzyıldan sonra, yani büyük müzik teorisyeni Safiyüddin Abdülmü’min’den itibaren, müzikte perde ve makamların analizine dayanan “sistemci” düşüncenin egemen olmasıyla Ortadoğu’da bu spekülatif düşünce damarı tıkandı. Zamanla bu düşünceler kendini geliştiremedi; ama musıki literatüründen de tamamen silinemedi. Bu “pozitif bilim dışı” görüşler asırlar boyunca birçok müzik teorisi kitabına taşındı durdu. Osmanlı dünyasına da yansıdı bu temalar. 15’inci ve 16’ncı yüzyıllardan itibaren birçok Türkçe müzik kitabında (örneğin Yusuf bin Nizameddin ve Hızır bin Abdullah’ın kitaplarında) bu spekülasyonların benzerine rastlanır. Bunun bize en yakın misâli ise Haşim Bey mecmuasında görülüyor. 1854 yılında basılmış bu mecmuada musıki makamlarının saatler, günler, gezegenlerle, insanın vücudu ve doğasıyla ilişkisi sayfalar boyunca şekil ve figürlerle anlatılıyor.
Bir entelektüel uğraş olarak müziğin artık sadece bilim konusu olması, spekülatif fantezilerden kurtulmuş olması olumlu bir şey midir, bilinmez. Ama müzikal seslerin evrendeki yerlerinin saptanması çabasına son verilmiş olmasına da belki hayıflanmak gerekiyor.
13.01.2002
Yazarımızın E-Postası:
c.behar@zaman.com.tr
|