Modernleşme ve Bilim
Türk Modernleşmesi, Aydınlanma’nın Akıl’ı öne çıkaran tavrını, ‘Akl’ın yerine ‘Bilim’i koyarak aktardı;– (belki de ‘tercüme etti’ demek daha doğru!). Dolayısıyla, Aydınlanma’da Akıl’ın yolgöstericiliği, modern Türkiye’de ‘Hayatta En Hakiki Mürşit, İlimdir’e dönüştü.
Hiç şüphe yok, Bilim’le akıl, ya da Akıl’la Matematik Doğa Bilimleri Metodu, Türk Modernleşmesinin örnek aldığı 18. yüzyıl Aydınlanma düşüncesinin temelkoyucu ilkeleridir. Ancak, birinin ötekinin yerine geçmesi, Akıl’ın Bilim olarak ‘tercüme edilmesi’, ‘Aydınlanma düşüncesiyle bağdaşmaz. Dahası, Aydınlanma’nın Felsefi Kritik Akıl’ını değil, Jakobenlerin Dogmatik Akıl’ını ilke edinmiş olduğu için Türk modernleşmesi, Akıl’ın yerine koyduğu Bilim’i de dogmalaştırmakta gecikmemiştir. Bilimin rasyonalitesi, Akıl’la özdeşleştirilmiş; Bilimsel rasyonalitenin dışında, başka rasyonaliteler, bütünüyle akıl–dışı sayılmıştır. Mesela Din, mesela Büyü gibi birtakım pratikler, Bilim–dışı oldukları için rasyonel pratikler olarak görülmemişlerdir. Kısaca, Bilim–dışı demek, Akıl–dışı demektir onlar için... Modern Türkiye’de sekülerleşmenin bu kadar şedit, sancılı ve problemli olmasının, bana göre elbet, asıl sebebi budur: Din’i rasyonel bir pratik kabul etmemek! Bu durum, mesela Mu’tezile kelamını Türk Müslümanlığında hegemonik bir Kelam doktrini haline getirmeye çaba sarf eden Neo–Mu’tezili çabaların niçin sonuçsuz kalmaya mahkum olduğunun da gerekçesidir... Neo–Mutezililer, istedikleri kadar, Vahiy ile Akıl’ın birbirine karşıt olmadığını, Vahyin rasyonel olduğunu iddia etsinler, Rasyonaliteyi Bilimsel rasyonaliteye irca eden ‘resmi ideoloji’, Din’i rasyonel bir pratik saymayacaktır nasılsa... Oysa Akıl’ın yolu bir değildir. Çoğul bir rasyonaliteler dünyası söz konusudur ve Bilimsel rasyonalitenin yanı sıra, öteki pratiklerin (Din, Büyü) de rasyonalitelerinden söz edilebilir;– edilmektedir. Bilimin rasyonalitesini tek rasyonalite olarak dayatmanın, Türk modernleşmesi bağlamında ciddi içermeleri vardır ve bunların en başında Bilim’in, tıpkı jakoben Akıl gibi, dogmalaştırılması gelmektedir. Türkiye’de ‘Bilim’ kavramının alımlanış biçimi, Akıl’ın jakobenleştirilmesine, dolayısıyla dogmalaştırılıp bir fetiş objesine dönüştürülmesine paralel bir seyir izlemiştir. Fransız Devrimi’nin jakobenleri Akıl’ı nasıl Allah’ın yerine koydularsa (Robespierre’in ‘Deesse–Raison’/’Tanrıça Akıl’ sözünü hatırlayalım!), Türk jakobenler de Bilim’i, onunkinden başka bir rasyonalitenin kabul edilmediği Bilim’i, fetişleştirmekte gecikmemişlerdir. Bu fetişleştirmenin son örneği, YÖK’ün, Akademik kariyerde ilerleyebilmek için, yurtdışında bilimsel yayın yapma mükellefiyetini getirmiş olmasıdır. Bilimsel çalışmalar, böylece, akademik yükselmeye endekslenmiş; doçent ya da profesör olmak için ‘bilimsel’(?) yayınlar yapılmaya başlanmıştır. YÖK için önemli olan, yapılan yayının niteliği ya da onun hangi koşullarda yayınlandığı değildir. Bir yabancı bilim dergisinde yayımlanmıştır ya, bu YÖK için, söz konusu akademisyeni terfi ettirmeye yeterlidir. Bilimin nasıl bir fetiş nesnesine dönüştüğü apaçık görülmüyor mu burada? Batılı ülkelerde Bilimsel yayınlar, terfi etmek için yapılmaz; tam aksine, unvan, yapılan bilimsel yayınlara bakılarak verilir. Kısaca liyakattir, önemli olan. Bakınız, mesela, İngiltere’de profesör olmak için, doktora, hatta master tezi bile vermiş olmak gerekmez. Benim Londra Üniversitesi’nde (‘University College’) okuduğum yıllarda, Felsefe bölümü’nün başında olan hocamın, Prof. Richard Wollheim’ın ne masteri vardı ne de doktorası! İngilizler, Wollheim’a, ‘profesörlük’ unvanını, akademik bir konuma gelmek için yapılan çalışmalara bakarak değil, unvan kaygısından bağımsız olarak yaptığı yayınlara bakarak vermişlerdi çünkü...
Sonuç mu? Sonuç şu: Bilimi jakoben anlayıştan kurtarmadan, Türkiye’de Bilimsel düşüncenin ilerlemesinden söz etme imkanı yoktur...
18.01.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.yavuz@zaman.com.tr
|