Altın Kapısı’nın cübbe çıkartan hikâyeleri
Kutsalın kutsallığını olduğu kadar kendisine atfedilen anlatıların otantikliğini sorgulamak da abesle iştigaldir. Kuds (ya da Kudüs) kelimesi veya ondan türeyen sıfatlarla tanımlanan “kendinden kutsallar” bir yana bırakılırsa Makdis ya da Mukaddes kelimeleriyle tanımlanan “Hz. Kuddüs’ün ya da inananların sonradan takdisine binaen kutsallar”ın hemen tamamı insan ihtiyaçlarının bir tezahürü olarak ortaya çıkarlar ve onlara takıştırılan hikayelerin de insan endeksli, dolayısıyla da insanî zaaflara duçar olmaları kaçınılmazdır. Söz konusu olan aslen Beytü’l–Makdis veya Beytü’l–Mukaddes adlarının işmam ettiği üzere insan endeksli bir kutsallıklar şehri olduğu halde 9. yüzyılda adı El–Kuds olarak değişip kutsallığını aslileştirmiş olan Kudüs olunca mekanlar çoğunu idrak kaldırmaz hikayeler sunar. Hadîs (sonradan çıkma) kutsallığın aslî kutsallığa terfi etmesi için ona takılan çoğu iğreti; ancak hepsi parıltılı kanatların “yalancı yüzlerine” takılan gözler, kutsalı tümden inkar edebileceği gibi o pırıltılara takılıp kalanlar da kutsalın asıl simasını idrakten aciz kalabilirler. İbn Teymiye’nin “Kudüs’te kutsal Müslüman mekanı yoktur.” fetvası ile Mukaddesî’nin “Gerçi Mekke ve Medine kutsallıkta racihtirler; ancak mahşer günü her ikisi de kalkıp Kudüs’e geleceklerine göre Beytü’l–Makdis kutsallığın merkezidir denilebilir.” fehvası bu iki ekstremi ne güzel örneklemektedir.
Bu ifrat–tefrit düalitesinin ortasındaki sırat–ı müstakimi Mevlâna’nın “yalan; ama güzel haber karşısında cübbe çıkarma prensibi” diyebileceğimiz edebi öğretir bize. Mevlana’nın Şems–i Tebrizî’ye olan muhabbeti ve Şems’in Konya’ya gelişinden sonra Mevlana’nın eskiden Konyalılara ayırdığı ekser vaktini bu garib (ve garip) ziyaretçi ile geçirdiği malum. Anlatıldığına göre günün birinde, Mevlana’nın ahaliye karşı bu kat–ı alakasından rahatsız olan had bilmezin biri, heyecanlı bir seyirtme ile Mevlana’nın dergahına girerek “Müjde Mevlana, Şems geliyor.” diye bir yalan atmış. Müjdeli haberi duyan Mevlana yerinden fırlayarak sırtındaki cübbesini haberi getiren adama hediye etmeye kalkmış. Tasavvufta şeyhin cübbesi en büyük hediye demek. Mevlana’nın bu davranışı karşısında yalanından bin pişman olan adam yerlere kapanarak başlamış yalvarmaya, “Haberim yalandı, affet ne olur.” diyerek. Mevlana demiş ki: “Evladım, ben o haberin yalan olduğunu biliyorum. Bu haberin yalanına cübbe çıkarılır, doğrusuna can verilir.”
Kudüs’teki kutsallar gezintisinde uğradığımız duraklar, doğrusuna can verilecek nice “tarihsellikten yoksun” haberler sunar bize. İsa hakikaten Zeytindağı’ndan yükseldiyse göklere, Meryem hakikaten aşağıdaki vadide gömülüyse, Zekeriya’nın kanı hakikaten Harem–i Şerif’teki taşları kırmızıya boyadıysa, İdris buradan uruc ettiyse, İbrahim’in İsmail’in (ya da İshak’ın) boğazını kesmeyen bıçağının kestiği taş şu Muallak Kayası’ysa bize düşen bu şehrin her taşını bir Saadetli Taş gibi takdis ve tehrim etmektir. Hayır bunların çoğu, zaman, mekan ve içerik kaymasına uğramış “güzel; ama tarihsellik yoksunu” hikayelerse bize düşen onların parıltılı simalarının arkasındaki hakikate hürmeten “cübbe çıkarmaktır”.
Altın Kapısı nice cübbe çıkartan hikayeler sunar bize. İkinci Beytü’l–Makdis’in bütün kapıları altından olduğu halde kendisi bronzdan olup; fakat diğer bütün kapılardan daha güzel parlayan bu kapısını İskenderiyeli bir zengin olan Nikanor yaptırır. Nikanor aslen mabedin bütün kapılarını yaptırmış ve Kudüs’e ulaşmak üzere gemilere yüklemiştir; ancak çıkan bir fırtına gemiyi batırır. Sert Lübnan abanozundan yapılmış kapılar üzerlerindeki metal işlemelerin etkisiyle batarlar. Ancak Altın Kapısı’nın iki kanadı mucizevi bir şekilde sahile çıkar. Asırlar boyu temelsiz bir halk destanı gibi anlatılan bu hikayenin içinde tatlı bir hakikati sakladığı gerçeği Nikanor’un mezarının 2000 yıl sonra Kudüs İbrani Üniversitesi’nin bahçesinde bulunmasıyla anlaşılır. Nikanor’un mezar taşında “İskenderiyeli Nikanor’un mezarı, Mabed’in kapılarının banisi” diye yazmaktadır.
Cübbe çıkarma edebinin hikayesi cübbe çıkarılacak hikayelere yer bırakmadı. Kağıt bitti; ama mana bitmedi. Gelecek hafta kurduğumuz bu prensip üzerine hikayelere devam edeceğiz.
20.01.2002
Yazarımızın E-Postası:
k.balci@zaman.com.tr
|