Liberalizm, devlet ve adalet
“Bir ördek dedi:
Hızır divanından bir ferman çıktı:
‘Bütün sular serbesttir’
Timsah ona cevap verdi:
“Unutma ki, benim için de serbesttir.”
Muhammet İkbal’in dile getirdiği bu serbestlik temel varsayımları ve uygulamada ortaya çıkan sonuçları itibarıyla liberalizm için de geçerli mi? Eğer savunucularının bütün iyi niyetlerine rağmen, zayıf ve yoksul kesimleri koruyucu mekanizmalar yoksa ve aslolanın herkese, hareket ve teşebbüslerinde tam özgürlük ve serbestlik tanınmasıysa, elbette bu herkes için serbest olan sularda timsahlar ve ördekler birlikte yüzecek ve fakat çok kısa zamanda timsahlar ördekleri midelerine indireceklerdir.
Hukukun liberalizmle bağlantısı mülkiyet ve teşebbüs haklarının güvence altına alınmasını sağlamaktır. Kendi başına ele alındığında, mülkiyet hakkı ve teşebbüs özgürlüğü elbette çok değerlidirler. Çünkü insanın kendi ürettiği değerlere malik olması ile devamlı değer üretmek için teşebbüs özgürlüğüne sahip olması onun kendi varoluş anlamıyla yakından ilgilidir. İnsan sahip olduğu zengin potansiyelleri yetilerini kullanmak suretiyle ortaya çıkarmak ve çeşitli biçimlerde değerler üreterek kendini gerçekleştirmek ister. Bunun için iradesini kullanabileceği özgürlüğe muhtaçtır. Ancak tabii ki bu herkes için söz konusudur. İnsanlar arasında fırsat eşitliğinin korunduğu bir sosyal düzene ihtiyaç var. Eşitlik insan teki bireyin diğerleriyle aynı düzeyde, aynı oranda ve aynı biçimlerde değer üretmesi değil, farklı değerlerin ortaya çıkmasını sağlayan bir düzende adaletin temel referans alınmasıdır.
İşte tam bu noktada liberalizmle ilgili sorunlu alanlar başlamaktadır. Adalet her hak sahibinin hakkına sahip olması ve bunun kamu otoritesi tarafından hukuki güvence altına alınması demektir. Liberal hukuk felsefesi, ahlaki ve teorik düzeyde temel hak ve özgürlükleri öne çıkarırken, acaba bu çerçeveyi ördeklerden mi, yoksa timsahlardan mı yana şekillendiriyor? Devlet fırsat ve imkanların dağıtılması konusunda bütün bireyler ve sosyal gruplar karşısında eşit mesafede durmak zorundadır. Ama başkalarına göre daha fazla avantaj elde etmek isteyenler ile haksızlığa maruz kalanlar söz konusu olduğunda devlet tarafsız bir konum ve tutuma sahip olamaz. Hz. Ebu Bekir’in formüle ettiği üzere “Hak sahibi hakkını elde edinceye kadar zayıf da olsa yönetim nezdinde güçlüdür.”
Liberal teori bunun zaten böyle olduğunu, böyle olması gerektiğini iddia etse de, uygulamada sosyopolitik düzen, neredeyse istisnası olmamak üzere hep güçlülerin yanında şekillenir. Kapitalist sınıf, hiçbir şekilde açıkça telaffuz etmediği halde aslında tarihsel olarak ve bugün de avantajlarının tümünü devletin kendisine sağladığı avantajlar sayesinde elde etmiştir.
Devletin aylık geliri 200 dolar olan bir insanın güvenliğini korumasıyla aylık kazancı iki milyon ve hatta iki milyar dolar olan birini veya firmayı koruması arasında muazzam fark var. Bugüne kadar modern devletlerin yoksul sınıflar adına herhangi bir savaşa giriştikleri görülmemiştir; ama sömürge savaşlarından iki büyük dünya savaşına kadar milyonlarca yoksul ve masum insanın hayatını kaybettiği savaşların sebebi büyük sermaye sahiplerinin çıkar ilişkilerindeki sorunlar olmuştur. Devletin her yurttaştan topladığı vergilerle bir otoyol, bir liman, havaalanı veya köprü inşa ederken, bu yatırım ve hizmetlerden işçi ve memurlarla büyük sermaye sahiplerinin eşit düzeyde yararlandıkları söylenemez. İşçi metro güzergahını takip ederek evden işe, işten eve gider gelir, dev tröstler büyük yatırımlarla inşa edilmiş yolları ve tesisleri kullanarak dünya pazarlarına mal sürer. Eğer bu yatırımları onlardan en çok yararlanan kapitalist firmalar inşa edecek olsa ki adil olanı budur bunların hiçbirinin bu boyutlarda sermaye ve güç sahibi olması mümkün olamazdı.
23.01.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|