Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Strateji Tüketici Masası

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
 Okur Hattı
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

AHMET SELİM



Usûl hakkında (3)

Bazı sonuçlar:

Kaynaklarının bulanıklığına ve onunla ilgili olarak düşünce metodunun bir ifrattan diğerine sürüklenerek “sentezi” kendiliğinden oluşacak bir şeymiş gibi muallakta bırakan bir mâhiyet taşıyor olmasına rağmen, birbirinin yanlışını ortaya koyucu fakat doğruyu özel emekle inşa etme itidâlini kınayıcı bir nobran dialektikle oluşturduğu o kanlı harman manzarasındaki fikrî varlığına dağınık sentez unsurlarını gelişigüzel serpiştiren, teorik köklerinde Hıristiyanlığın izlerini ve ilhamlarını barındırdığı halde uygulamada “kapitalizmi” bir kültürsüz medeniyet sürüklenişinin icbarlarına râm edip birçok yönden kendi başının belâsı haline getiren, Doğu’dan aldığı yardımlarla ve aşılarla meydana getirdiği ve de bizim aydınlarımızın hiç fark etmediği, zaten kendisinin de ihmal ettiği ince tekamül damarını sömürüyle ve “öteki” telakkisine dayalı oryantalist ikiyüzlülüklerle tamamen kurutan BATI; bir tek şeyi iyi başardı ve bu sayede ayakta kaldı: Manevî–millî, liberal (pozitif) siyasî yelpaze disiplinini dengede tuttu, solunu da o çerçeveye tâbi kıldı; bu sayede de “düşünce ilgisi”ni “uzlaşma tahammül” hasletini “medenî (fikrî) cesaret” dinamizmini, kısıtlamalara ihtiyaç bırakmayan “koruma” dikkatini ve “özeleştiri” terbiyesini siyasî hayatına yerleştirmeyi bildi. Ve biz Batı’nın bu müspet tarafına daima bigâne kaldık!

... Manevî–millî değerleri horlama pozitivizmi ve onun üzerine oturan sol, siyasete, demokrasiye ne verebilirdi? Aynı değerleri horlama liberalizmi ne verebilirdi? Buna gösterilen tepkiselliklerin bazı sapmalara düşmesi tabiidir. İtidal zaruretinin ve sorumluluğunun hayati önem kazandığı noktalarda; tepkisel ifratların, bazı sapmalara yol açmaması mümkün değil. Aydın olmak, bunu görebilmek ve gösterebilmek görevinin (misyonunun) adamı olmak demektir.

Ruhumuz ve aklımız, hayatın ve hakikatin bütünlüğüne erişebilmek yolunda bu toprağın, bu milletin hakkını vermeyi gerektirir. Vefadan değil, rasyonaliteden söz ediyorum! Aksi halde zaman ve mekân kavramlarını kaybedersiniz; ufkunuz kararır, tarih de gelecek de ânın iç derinliği de “insan”la beraber anlamsızlaşır (“Yerim dar” sözü mizahta kullanılır; ama sahiden de yerim dar. Örneklemeyi bu yüzden atlıyorum.)

... Hayatın, insanın, dünyanın anlamı ve varoluşu ile amacı konusunda yapılabilecek üst açıklamaya “dünya görüşü” diyebiliriz. Batı’da üç dünya görüşünden söz edilir. Hıristiyanlık, liberalizm, sosyalizm. Aslında liberalizm başlı başına bir dünya görüşü değil, farklı dünya görüşlerine istinad etmesi mümkün bir akımdır. Mesela siyasi liberalizmin fikir babası Locke inanmış bir Hıristiyan’dı. Fakat deist, panteist, ateist temsilcileri de vardır liberalizmin. Bir dünya görüşü, bir inançla, bir inançtan alınan tesirlerle ilhamlarla, yahut bir inanç karşısında takınılan (eleştirel, itirazcı) tavırlarla oluşur. Milliyetçilik de öyledir; bizâtihi bir dünya görüşü değildir, bir dünya görüşüne istinad etmek durumundadır; etmezse, kendisi bir dünya görüşü halini almaya çalışır ve mahiyeti de adı da değişir. Şu noktaya dikkat edilmeli: Liberalizm bir dünya görüşü değildir; ama klasik–liberal demokrasi için Anayasa Hukuku Kitapları (Prof. Başgil, Prof. Kubalı) “spritüalisttir” diye yazar! Çünkü, demokrasi siyasi müessesedir, siyaset reeldir, siyaset millettir, siyaset insandır, siyaset yaşanan hayattır. Evet, klasik–liberal demokrasi spritüalisttir; ve Pirenne’ye göre, liberal ekonomik gelişme “millî” gerçekten ayrılmaz. A. Comte, Fransız İhtilâli’nden sonraki din düşmanlığı furyasına “zemin çökmemeli” diyerek karşı çıkmıştır.

... “Üç (4–5) Tarz–ı Siyaset” değil; adam gibi, sorumlu, şuurlu, fikirli, ufuklu, tarz–ı siyaset. Müspet ve mutedil etkileşimlerin dengesini gözeten, menfî ve ifratçı tepkileşimlerin yozlaştırıcı kavgasından uzak duran akıllı ve samimi siyaset. Aslî (sahih) terkip, kimyevî reaksiyonlarda olduğu gibi asliyetlerin mahiyet değiştirmesi değil; hasretlerine kavuşturulmasıdır, hayatın bütünlüğüne eş bir “algılama” ile içselleştirilmesidir, yaşanılmasıdır. Modernite yakıştırması ile nitelediğimiz olguyu takliden, bazen de inkâren; ama Batı’yı hiç anlamaksızın (Meşrutiyet takıntılı olarak) paylaştığımız trajikomik ifnâ rollerinin üzerine bir de postmodernite şaşkınlığının tüyünü dikerek son şansımızı da harcamayalım. Kıralım artık bize her dönemde ayrı bir ifrat dogmatizmini yaşatan şu gaflet dialektiğini. Adrese lüzum yok, bu uyarının muhâtabı bütün aydınlarımız.

24.01.2002

Yazarımızın E-Postası: a.selim@zaman.com.tr


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Önceki Yazıları

> (20.01.2002) - Usul hakkında (2)

> (17.01.2002) - Usul hakkında (1)

> (13.01.2002) - İyice tuhaflaştık

> (10.01.2002) - İnsanlar ve mevsimler

> (06.01.2002) - Ayrıntılar...

> (03.01.2002) - Anlamaya çalışıyorum (3)





24 Ocak 2002
Zaman'da Bugün

Yazarlar

Bütün yazılar


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

Copyright© 1995-2001 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.