Filozoflar ve gerçekler
Nietzsche (Niçe), 1844 senesinde doğdu. Babası rahipti. Hıristiyan telkinleri içinde büyüdü. Sık sık hastalanırdı. 9 yaşında iken hem sıtma nöbetlerine tutulur, hem de piyano çalardı.
Hastalığı derecesinde hassas idi. Kolej sıralarında okurken bile neşesizdi. Daima büyüklerle arkadaş olmaya çalışır ve bol bol İncil okurdu.
Kendine güvenen gururlu bir insandı. Her hususta önde olmak isterdi. Mozart, Bach ve Beethoven gibi bir müzisyen olamayacağını anlayınca, müzik ile arayı açtı.
İç dünyası çok genişti. Hıristiyanlık, ona fazla bir şey vermemişti. Bir de hastalıklar yakasını bırakmayınca; Nietzsche, 18 yaşında Hıristiyanlığını kaybetti, başka bir din de aramadı. Böylece bir rahibin oğlu dinsiz kalıp, kendi iç dünyasının bataklığına saplandı. Kurtuluş yolu ararken Schopenhauer’ın “İrade ve Tasavvur Yönünden Dünya” isimli kitabıyla karşılaştı. O zamanlar daha 21 yaşında idi. Bu kitabı okudukça kendini bulmaya başladı. Sanki Schopenhauer, ona hitap ediyordu. Bu keskin zeka hakikati aramak üzere yola çıktı. Hıristiyanlıkta bulamadığını Zerdüşt’te, Buda’da bulamadı. Zaten Müslümanlara düşmandı. Sinirleriyle beraber midesi de bozuldu.
Gözleri miyoptu. 23 yaşında asker oldu. Attan düşerek sakatlandı. Askerlikten ayrılarak, Bale Üniversitesi’nde ders vermeye başladı. Kısa bir zaman sonra buradan da ayrılarak eser yazmaya koyuldu.
1870 Alman–Fransız savaşı onu rahat bırakmadı. Hastabakıcılığa başladı. Gerçi savaş meydanını görmedi; ama insanların, insanlara açtığı yaraları gördü, dayanamadı ve o işten de ayrıldı. Işıktan gözleri rahatsız olan Nietzsche, loş odalarda, düşündü ve yazmaya çalıştı. Onun üç hocası vardı: Wagner, Schopenhauer ve ıstırap...
Gururlu adam, uzun müddet talebe hüviyeti içinde kalamazdı. Dolayısı ile hocalarından ilk ikisini bir zaman sonra bıraktı. Istırap isimli hocasını bir ömür boyu dinledi.
Istırap, onun iç dünyasında küllenen hislerini alevlendiriyordu. Böylece, hayalin atına binip hakikati aramaya çıkıyordu. Miyoplu gözleriyle okudu, yazdı. Hayatı olduğu gibi kabul etti, hastalıklar denizine düşmüşken intiharı düşünmedi. O, sakin akan bir nehir değildi, şelaleydi.
1871’de Facianın Kaynağı’nı ve 1888’de Kudretin İradesi’ni yazdı. Bunlar fiske ile fırlatılan fikirler, tükürür gibi söylenen sözler ve kırbaç gibi hicivler taşıyordu. Her şeye rağmen, “okunmayan kitaplar”dı.
Nietzsche, Yunan filozoflarından tutun, yaşadığı günlerdeki bütün filozoflara kadar, herkesten az çok nasibini almış bir insandır.
Schopenhauer, Nietzsche, Diderot bunlar büyük mustariplerdir. Okumuşlar, düşünmüşler, yazmışlar, bu sebeple yalnız yaşayıp ıstırap çekmişler. Kendilerini anlayan taraftarlar da bulamamışlar. Niçe 1889’da çıldırdı, bu şekilde hayata gözlerini yumdu.
Avrupa filozoflarının ekserisi, kiliseye göre münkirdir. Bu filozofların fikirleri kiliseden ne kadar uzaksa İslam’a o kadar yakındır. Ne yazık ki bunların eserlerini İslamî açıdan ele alan olmadı.
Filozofların bir kısım fikirleri, bir kısım ayet ve hadise uygun düşerken; Avrupa yazarlarının eserlerinde de bol bol ayet ve hadis meali bulabiliriz.
Bu yazarlar, kültürün akıcılığıyla İslam’dan faydalandıkları gibi; Allah’ın yarattığı beyinler, Allah’ın dinini düşünerek de bulabilir. Bu sebeple münkir filozoflarda İslamî esaslara (naslara) rastlanır. Pascal gibi reddedemeyeceğimiz kimseler de vardır. Onlar akla uygun diye İslam’dan istifade etmişler, biz de İslam’a uygun diye onların bir kısım görüş ve düşüncelerine önem veririz. Ne filozoflar, ne de Avrupa bütünüyle bir tarafa atılacak nesne değildir. Onlardan alacağımız, bizden de atacağımız çok şey var.
25.01.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.ismail@zaman.com.tr
|