Liberalizmin öngördüğü dünya
Liberalizmin refah ve zenginlik sağladığı doğrudur. Ancak bu refah toplumsal değil, sınıfsal/zümreseldir. Tarihi örnekler ile bugünkü eşitsiz gelir dağılımı bunun somut kanıtıdır. Avrupa ve Amerika’da eğer ulusal düzeyde genel bir refahtan söz etmek mümkünse, burada hem ulusal düzeyde refahın dağılımında büyük bir eşitsizlik var –mesela bir kişinin veya bir şirketin serveti milyonlarca insanın yıllık gelirinden daha büyüktür– hem de ulusal düzeydeki genel refah küresel yoksullaşmaya bağlı olarak gerçekleşmiştir.
Kısaca sınırsız kazanç ve servet biriktirme esasına dayalı bu sistem, küçük bir azınlığın refah ve gücünü esas alırken milyarlarca insanın açlık ve yoksulluğuna sebep olmaktadır. Temel espri, yoksullardan alıp güç ve servet sahiplerine aktarmaktır. Oysa aksi olması gereken şudur: “Zenginlerden alıp yoksullara aktarmak”. Bu, meşru ve adil çerçevede elde edilmiş servete el koymak değil, zayıf ve yoksulları belli oranda hak sahibi kılmaktır. İslam’da zekat bunu öngörmektedir.
Dünyadaki bu verili trajik durumdan daha vahim olanı, görünürdeki iddialarına ve baskıcı rejimlerle mukayese edildiğinde çekici retoriğine rağmen, liberalizmin gerçekte insanı ve kültürü yozlaştırma pahasına küresel düzeyde derinlemesine işleyen bir totalitarizmi öngörmesidir.
Liberal teorinin bireyi referans aldığı söylenir. Bugün devasa devlet aygıtı ve buna bağlı özerkleşme yolunda ilerleyen kurumlar karşısında sahiden “birey” denen bir şeyin olup olmadığı sorulabilir. Atomize olmuş ve güçten düşürülmüş insan teki varlıklar gerçekten Aydınlanma’nın ve liberal teorisyenlerin vaat ettiği bireyler mi? Ortada olan gerçekler bunun boş bir vaat olduğunu göstermektedir.
Teorinin kavramsallaştırıldığı ilk dönemde bile temel vurgu iktisadi hayat ve iktisadi teşebbüsün önündeki engellerin ortadan kaldırılmasına yönelik olduğundan, bunun sonuçta bütün diğer entelektüel, manevi ve ahlaki boyutları zayıflatılmış, sadece iktisadi faaliyet, rasyonel üretim ve sınırsız tüketimle koşullanmış bir insan anlayışının amaçlandığı açıkça belliydi. Teorideki formülü “homo–economicus” denen iktisadi alana indirgenmiş insan modeliydi.
Geleneksel sınıflar, din ve yerleşik anlayışların kayıtlarına karşı “bırakın geçsinler, bırakın yapsınlar” istenen müteşebbis sınıfların kurduğu dünyada sonuçta insan sadece üreten, değiş tokuş yapan ve tüketen, yani yiyen, içen, giyinen, çiftleşen ve dışkı atan bir yaratığa dönüştü.
Üretim, mübadele ve tüketimin, başka bir deyişle iktisadın dominant değer ve meşgale olduğu bir kültürde diğer bütün insani faaliyetler kaçınılmaz olarak iktisada kodlanmış bulunmaktadır. Yeni iktisadi biçimler bilimsel faaliyeti gerektirir, bilimsel araştırmalar teknolojik gelişmeye ivme kazandırır ve her yeni teknolojik gelişme iktisadi faaliyetin insan hayatında daha yaygın ve derinlemesine nüfuz etmesini, bütün insani durum ve hayat biçimlerinin bu fasit daire içine hapsedilmesi sonucunu doğurur.
Bilim ve teknolojik gelişmenin desteğinde artan üretim tek boyutlu bir dünya kurdu, bütün farklı yaşama ve oturma biçimlerini, mutfak zevkini, giyim kuşamı tek biçime indirgedi ve diğer bütün kültürleri arkaik değer veya folklorik gösteri malzemesine çevirdi. Hak anlayışı, özgürlük tanımı, kadının toplumsal ve kamusal konumu, eğitim ve hukuk telakkisi, kısaca her şey sürecin işlemesi üzerine inşa edildiğinden, bütün dünyanın gönüllü veya baskıya maruz kalması pahasına bu sürece dahil olması esastır. Böylelikle bu sistemde ortaya çıkan fiili durum, aslında düpedüz bir materyalizm olan hazcılığın, nefsin krallığının bütün dünyayı istila etmesi ve bunun küresel bir totalitarizme yönelmiş olmasıdır.
26.01.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|