Salem sendromu
1692’de Massachussets’in Salem köyünde ‘cadıların’ tacizine uğradığını iddia eden bir grup genç kızın Amerikan tarihindeki en büyük ‘toplumsal histeri’ olaylarından birini başlatacağını kim tahmin edebilirdi ki?
O yıl yapılan mahkemeler sürecinde ‘cadılık yapmak’ ve ‘cadılara yardım ve yataklık etmek’ suçlarından en az 20 kişi idam edilir, 100'ü aşkın kimse de hapsedilir. Cadı operasyonları Salem köyünden başlayıp tüm Amerika’ya yayılma istidadı göstermeye başlayınca New England kolonisi liderleri, bu hukuksuz duruşmalara son verme kararı alır.
O gün bugündür Amerikan siyasi jargonunda, geniş bir kesime haksız suçlamalar yapmanın karşılığı olarak ‘cadı avı’ tabiri kullanılmaktadır.
ABD’nin 11 Eylül sonrasındaki durumunu özellikle sosyo–psikolojik boyutu ile 1692’nin Salem köyündekine benzetiyorum.
Kanlı 11 Eylül eylemlerini gerçekleştiren ya da destekleyenlerin konumu, ‘cadılık’ gibi mevhum bir suç isnat edilenlere denk değil mutlaka. Ancak her yöne çekilebilen bir ‘terörist’ tanımıyla ve paranoid derecede bir ‘terörizm’ vehmiyle geniş Müslüman kitleleri zan altında bırakan, insan haklarını ve hukuku çiğnemekte beis görmeyen yaklaşımlar, ülkede ‘Salem ruhu’nun yeniden hortladığının göstergeleri.
Sivil hak ve özgürlükleri kısıtlayan yeni Amerikan anti–terör yasasını ve uluslararası hukuku zorlayan Guantanamo rezaletini gerçekleştiren ya da içselleştiren zihniyeti ‘Salem sendromu’ndan başka neyle izah edebiliriz?
Bu tür uygulamalarla insanlık tarihinin en mükemmel hukuki metinlerinden olan özgürlükçü, eşitlikçi ve adaletçi Amerikan Anayasası, popülist kaygılarla toplumsal histerileri tatmin edici şekilde çiğnenmek ya da ekarte edilmek isteniyor. Amerika gibi bir dev, dizginlerini korku, öfke ve intikama kaptırmış gidiyor. Terörden korunayım derken ‘psikolojik terör’ batağına giriyor. Adalet, muvazene, sabır gibi kalıcı liderliğin temel faziletlerinden uzaklaşıyor. Bir yandan dünyadaki Amerikan karşıtlığından şikayet edip, diğer yandan bunu körükleyici tavırlar sergilemeye devam ediyor.
ABD’ye karşı birikmiş ve artık terör şeklinde kendini ifade etme noktasına kadar gelmiş olan nefretin nedenlerini anlamaya çalışma yönünde ciddi bir gayret de göremiyorum buralarda. Sinek öldürme kaygısı, bataklığı kurutma düşüncesini unutturmuş. Bataklığın tanımı da genelde yanlış yapılıyor. ‘Bizden, biz olduğumuz için nefret ediyorlar’ söylemi ile dünyadaki Amerikan karşıtlığının en büyük sebebi olan dış politika yanlışlarından sarf–ı nazar ediliyor. Bu mantık, ‘o halde biz de onlardan onlar oldukları için nefret edebiliriz’ mantığını doğuruyor. Ve dolaylı olarak medeniyetler çatışmasına psikolojik zemin hazırlıyor.
Gerçek aydınların, sağduyulu kesimlerin sesleri savaş tacirlerinin tamtamları arasında pek duyulmuyor. Medya, özellikle de görüntülü basın, histeriyi bastırmak şöyle dursun, zaman zaman körüklüyor bile.
Bu arada, bunu fırsat bilen bazı iç ve dış şer güçler, olanları kendi çıkarları istikametinde kullanmaya çalışıyor. Uçan süpürgesine binmiş kara şapkalı cadı eşkalinin yerine, seccadeye oturmuş sarıklı ya da çarşaflı Müslüman imajı yerleştirilmek isteniyor. ‘Dindar olan, potansiyel fundamentalisttir. Fundamentalist de, potansiyel fanatiktir. Fanatik ise, potansiyel teröristtir.’ İşte bu şuuraltı mantık silsilesiyle global bir Müslüman ‘cadı avı’nın temelleri atılıyor.
Ümidimiz, bütün bu senaryoların akim kalması. Ancak bunun ilk şartı, dünya lideri ABD’nin ‘Salem sendromu’ndan bir an evvel kurtulması. Aksi halde hem kendisinin hem de dünyanın selameti tehlikeye girebilir. Kısacası bu işin sonu ya Salem, ya selamet...
27.01.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.aslan@zaman.com.tr
|