Neyi tartışıyoruz?
“Dilediğin kadar ve dilediğin her şeyi tartış; ama, boyun eğmeyi unutma!”
II. Frederick
Gerçi alıntıladığımız cümleyi bize aktaran Kant, özgürleşmenin bu noktadan başladığını söyler; ancak aydın despotizmine yol açacak bu teslimiyetçiliğin bir süre sonra nasıl bir beyin nasırına döneceğini tahmin bile edemez.
Aslında aşk üzerine yazacaktım. Duyuların, reflekslerin, his konumlamalarının medya eksenli, inanılmaz sentetize edildiği bir ülkede, gazete sayfalarında orta yaş sınırını çoktan aşmış ak saçlı–sakallı yazarların satırlarında karton bir Hollywood filminin altyazısı gibi sırıtarak duran aşk yazılarından, karın ve soğuğun iteledeği bahardan, bahar aşklarından, aşkın baharından, sevginin gücünden vs...
Gözyaşının merkezinden mesela... İbrahim Tatlıses’in gözlerine gündem, an, ortam beklemeksizin akın eden gözyaşlarının, BBG Hülya’nın anneliği iğdiş ederek sakıza çevirdiği kalp kabarıklığının, ‘Memedali Bey’in yattığı hastanenin lobisine yığılan renk renk çiçek demetlerine iliştirilen küçük kartlarda neler yazdığının tahminlerinden bahsedecektim.
Sonra birden bu kadar lüksümüzün olup olmayacağını irdelemeye başladım. Taliban rejiminden sonra oluşan alabildiğince şekilci özgürlük ortamına bile iç geçiren bir ülkenin, her geçen gün içine kapandığı, toplumsal nefes borularımızın birer birer tıkanmaya devam edildiğini görünce, bütün bu kavramların adam gibisinin bu ülkeye lüks olduğuna inandım.
Bir ülke düşünün ki; inanca, düşünceye, farklılığa baskıyı, sindirmeyi kendi ülkesindeki gerçekleri karşısına almayı yıllarca denedikten sonra başaramayacağını anlayınca, haftalarca ‘ülkemizi misyonerler istila ediyor’ paranoyasını deniyor. Belli ki bir iktidar kazası olarak gördükleri ‘141, 142 ve 163’ün kaldırılışı’nı hâlâ içlerine sindiremeyenler var. Belli ki tarihi geri çevirmek için, en komik olan seçiliyor; yasaklamalar ve baskı, traji–komik bir başlıkla geri çağrılıyor: Özgürlük için yasaklıyoruz!
312. madde tartışmalarını izlerken aklıma şimdi emekli olmuş bir savcı geldi. O günlerde henüz görevinin başında olan sayın savcı, kendisine sorulan bir sorudan yola çıkarak ‘Kimler vatan hainidir?’ sorusuna cevap vermişti. Sonrasında tüyler ürperten bir küme ortaya çıkardı. Sayın savcıya göre, başta o stüdyoda bulunan, kendisinin dışındaki herkes olmak üzere Türk toplumunun küçük bir azınlığının dışında herkes vatan haini olabilirdi. Bırakın yürürlükte olan bir yasaya ters düşünmek, savcının kendi fikirlerine ters gelen herkes ona göre vatan hainiydi. Benzeri hisleri, bugün bir ilahiyat fakültesinin başında görevlendirilen ‘Profesör’ü izlerken de yaşamıştım. Bu dekanımıza göre de, başta aydınlar ve öğrenciler olmak üzere, toplumumuzun büyük bir bölümü bu ülkenin düşmanı ve Türkiye’yi bölmek için yanıp tutuşanlardan oluşuyordu. Ve en acıklı olan kısmı ise, bu iki şahıs da anlattıklarına tüm kalpleriyle inanıyorlardı.
Şimdi düşünelim...
Sokakta günübirlik karşılaştıkları, okudukları, izledikleri, gördükleri herkese şüpheyle, hatta şüpheyi aşan bir korku ve tedirginlikle bakanların ruh haliyle ne kadar sağlıklı yaşayabilir aşk, şefkat, merhamet, huzur, özgürlük gibi kavramları hissedip, yaşayabilirsiniz? Gördüğünüz herkesi potansiyel bölücü, fikrini beyan eden herkesi organize vatan haini, en masum isteğiniz bile bu ülkeyi bölmek için kurgulanan bir senaryonun uygulama aşaması olarak algılanıyorsa ve tüm bunlardan en kötüsü siz bu hastalığınızın farkında olmayıp, tersine sizin gibi olmayanları hasta ve sağlıksız olarak görüyorsanız manzaranın halini bir düşünün. Hele bir de bu sağlıksız organizmanın bir devlete ait olduğunu görüyorsak!!!
Bugünlerde tartışılan 312. maddenin içeriğini hazırlayanların ruh halini anlamaya çalışırken, bir taraftan akıp giden toplumsal yaşamda olup bitenleri çözümlemeye, anlamaya çalışmak Televoleleri anlamaya çalışmak gibi bir şey geliyor bana. En basit ifadeyle Rus İmparatoriçesi II. Catherine’nin Rusya’yı bir Avrupa devleti yapmak için 1767 yılında (yaklaşık 250 sene önce) hazırlattığı Yeni Yasa Sistemi’nden bile geriye düşen mantığının, bunu uygulamaya çalışanları anlamanın, boyun eğmenin nesini tartışacağız ki?
Hangisine yanalım?
Özgürlük ve açık toplum adına bir adanın daha batırılmasına mı? Ada batırılırken, yok olma pahasına çığlık atarak adaya inmek isteyen kimsenin olmamasına mı?
Yoksa bütün bunlar olurken hâlâ börtü–böcek edebiyatı yapıp, “mutlu–ymuş, üzülüyor–muş, normal–miş” gibi davranıp, yaşayıp yazanlara mı?
27.01.2002
Yazarımızın E-Postası:
n.hazar@zaman.com.tr
|