Beyinsiz Aşil’in topuğu
Basit bir hayal kuralım: Siyasiler bürokrasiyle el ele vermiş, ülkeyi her alanda günümüzün ‘gelişmişlik’ standartlarına uygun hale getirmeye çalışıyorlar... Ekonomi ve siyasette şeffaflık, denetime açıklık, hesap verme gibi normlar oturtuluyor; yargı bağımsızlığını temellendiren adımlar atılıyor; düşünce, inanç ve örgütlenme özgürlüklerinin önündeki pürüzler giderilirken, ‘anayasal’ bir vatandaşlık tanımı tüm devlet–toplum ilişkilerinin referansı haline getiriliyor. Böyle bir tablonun iki sonucu olurdu: Öncelikle yurtiçinde onyıllardır tanık olunmayan geniş bir iyimserlik, umut ve gayret dalgası doğardı. Bu motivasyon insanları sahip çıkmaya, değişimi taşımaya ve paylaşmaya iterdi. Bu ülkenin vatandaşı olmaktan gelen gurur ve özgüven her yere sirayet ederdi.
Söz konusu tablonun ikinci sonucu ise, böyle bir ülkenin yaratacağı kaçınılmaz çekim gücüyle bağlantılı olurdu. Yaratıcılığın önünün açılması ve yaratılacak değerlerin hukuki ve felsefi koruma altına alınması, büyük bir dış sermaye ve teknoloji akımına yol açardı. Böylesi bir Türkiye’nin, tarihi coğrafyası ve yetişmiş insan gücüyle birlikte değerlendirildiğinde, dünyanın en çekici yatırım ve yaşama alanlarından biri olacağını tahmin etmek zor değil.
Hangi ülke böylesi bir refah, huzur ve dinamizm potansiyelini reddedebilir? Aynı şans başkalarında olsa kim bilir neler yaparlardı. Doğu Avrupa ülkelerinin kendilerini paralarcasına sürdürdükleri gayreti hepimiz görüyoruz. Ama biz bu anlatılan tabloyu istemiyoruz! Bu tablonun içinde bize uymayan bir şeyler var; ve bunlar öyle şeyler ki, onlar uğruna tüm diğer olumlulukları rahatlıkla gözden çıkarabiliyoruz.
Efsanede Aşil ancak topuğundan vurulduğunda ölürdü; bu onun hayati noktasıydı. Yoksa bizim de yokluğunda tüm benliğimizi yitireceğimiz böyle hayati bir niteliğimiz mi var? Öyle bir nitelik ki, şeffaflık, yargı bağımsızlığı, özgürlük gibi kavramlar işin içine girdiğinde birden tehlikeye giriyor... Öyle bir nitelik ki ya onu seçmek zorunda kalıyoruz; ya da refah, huzur ve mutluluğu. Ama böyle bir maliyeti kabullenmek de çok zor. Dolayısıyla formülasyonu biraz değiştirip söz konusu vazgeçilmez niteliğimizi refah, huzur ve mutluluğun önkoşulu yapıyoruz. “Biz öyle bir toplumuz ki” diyoruz, “o nitelik olmasaydı hiçbir koşulda mutlu olamazdık.”
Bahsedilen niteliği tabii ki gayet iyi biliyoruz. Bu toplumun Aşil topuğu ‘resmi ideolojik kimliği’dir. Kürtçe etrafında yaşanan basiretsizliğin; Ceza Yasası’ndaki keyfiliğin alanını genişleten, manipülasyona davet çıkartan ‘düzeltmelerin’; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları doğrultusunda sanıklara yeniden yargılanma hakkı verilmesine karşı çıkılmasının; altında 145 ülkenin imzası bulunan Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin hâlâ onaylanmamasının nedeni budur.
Bizim tek kaygumuz ‘resmi ideolojik kimliği’mizin korunmasıdır. Bu tespit ülkenin yönetim anlayışının ve yöneticilerinin niçin hiç değişmemesi gerektiğini de açıklar. Çünkü bu kimliğin karşısındaki esas tehlike içimizdedir! Bizler, hepimiz ‘resmi ideolojik kimlik’ açısından potansiyel birer tehlikeyiz. Yöneticilerimiz ‘resmi ideolojik kimliği’ korurken gerçekte bizi bize karşı korumakta, bizleri ehlileştirmeye çalışmaktadır.
Kendi yönetimi tarafından beyninden vurulan her toplum kafasını topuğuna takabilir; umalım ki geçici olsun.
28.01.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|