Kıbrıs görüşmeleri
Uzunca bir süredir beklenen doğrudan Kıbrıs görüşmeleri yaklaşık iki hafta önce başladı. Görüşmelerin basına açıklanması şimdilik yasak. İçeride neler konuşulduğunu birinci elden öğrenme imkanı yok gibi. Ancak görüşmelerde tarafların muhtemelen ne tür tavırlarla ise başlayacağı ve bu tavırlarını nasıl devam ettireceğine dair spekülasyonlar yapmak mümkün.
Türk tarafı muhtemelen görüşmelere egemen, iki eşit tarafın bu egemen ve eşit statülerini perçinleyen ve bu iki taraftan birinin, diğeri üzerinde başlangıçta veya zaman içerisinde hukuki veya fiili otorite kurmasını engelleyecek bir çözüm çerçevesi talep edecektir. Bu gevşek, bir araya gelme modeline gevşek federasyon denilebileceği gibi konfederasyon da denilebilir. Veya Bosna’daki savaşı sona erdiren Dayton Anlaşmaları örneğinde olduğu gibi uzlaşmanın adı konulmayabilir.
Türk tarafı, böyle bir uzlaşmaya ilaveler de talep etmelidir ve muhtemelen edecektir. Mesela, İngiltere ve Yunanistan’la birlikte Türkiye’nin garantörlüğünü düzenleyen 1960 Antlaşmaları’nın özellikle Garanti ve İttifak kısımlarının bu anlaşmanın ana unsurları haline getirilmesini şart koşacaktır. Daha açık bir ifadeyle, Türkiye’nin tek başına müdahalesini meşru kılan ve Türk toplumunun yegane güvenlik mekanizması olan bu anlaşmalar yeni düzenleme ile sınırlandırılmayacağı gibi sulandırılmamalıdır da...
Buna karşılık Rum tarafı ise egemen iki taraf tezini olabildiğince muğlak ve müphem kılacak formüller ileri sürecektir. Hatta görüşmelere, ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ olarak faaliyet gösteren Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin mevcut anayasasının bir miktar tadil edilerek, bunun içine aslında kendisine ait olduğu iddiasını sürdürdüğü Kuzey Kıbrıs’ın da ilave edilmesini isteyecektir. Garanti ve İttifak antlaşmalarının ise ya doğrudan ortadan kaldırılmasını talep edecek ya da olabildiğince sulandırılmasını temin edecek pek de yeni olmayan tezlerini belki aynen belki de bir miktar cilalanmış bir tarzda masaya sürecektir.
Örneğin, bu garantörlük hakkının BM Güvenlik Konseyi’ne devredilmesini veya halihazırdaki garantör ülkelerin bu statüleri devam ettirilse bile, bu hakkın kullanılmasının mutlaka bir BM Güvenlik Konseyi kararını gerektirecek şekilde yeniden düzenlenmesini talep edebilirler. Veya eğer çözümden hemen sonra Ada’nın tamamının AB’ye üyeliği öngörülüyorsa, o zaman garantörlük müessesesinin AB Konseyi’ne ve/veya AGSP’ye devredilmesini isteyebilirler. Ve hatta bütün bu manevralarının sonunda Türk tarafının tezlerini aynen kabul edebilirler ve bunun belirli bir süre ile sınırlandırılmasını talep ederler. Mesela, bu garanti sisteminin on yıllığına geçerli olmasında ısrar edebilirler. Rumlar AB’ye girecek bir Kıbrıs üzerinde AB üyesi olmayan ve olamayacağı düşünülen bir Türkiye’nin garantörlüğünün zaman içinde işlemez hale gelebileceğini düşüneceklerdir.
Bu tavırlarını diğer konularda da sergileyebilirler. Başlangıçta gevşek federasyon veya konfederasyon modellerine tamamen karşı çıkabilirler; ancak, zamanla Türk tezlerine yakın bir noktaya gelebilirler. Buradaki dayanakları ise AB üyeliğidir; çünkü, çözüm modeli AB üyeliği çerçevesine sokulacaksa ve Ada’nın tamamı çözümden hemen sonra AB’ye üye yapılacaksa, o zaman Türk tarafının hakları zaman içinde hem AB hukuku hem de AB uygulamaları dolayısıyla sulandırılabilir. Veya Türk tarafının hakları kağıt üzerinde baki kalabilir; ama, bu haklar uygulamada fazlaca bir şey ifade etmez hale gelebilir veya getirilebilir. Dolayısıyla başlangıçta Türk tezlerinin tamamen aksini savunarak masaya gelecek olan Rumların zaman içerisinde Türk tezlerine çok yakın bir noktaya gelmeleri ihtimali üzerine hesap yapılmalıdır. Ayrıca Türk tarafının kağıt üzerinde elde edeceği hakların AB içerisinde erozyona uğrayacağı da iyi düşünülmeli. Bizden söylemesi...
28.01.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.unal@zaman.com.tr
|