159’dan yargılanmak
Geçen hafta Üsküdar Adliyesi’nin koridorlarındaydık. “Düşünce Ekseni” adlı televizyon programında yaptığımız konuşmadan dolayı hakkımızda dava açılmıştı. Etyen Mahçupyan ve Kürşat Bumin’le yargılandığımız madde meşhur 159. Davanın ilk duruşmasıydı, nisan ayının ilk haftasına ertelendi.
Medyadan hiç kimse duruşmayı izlemedi. Ne bir gazete muhabiri ne bir televizyon kameramanı. Sıramızı beklerken bizi tanıyıp da görenler şaşkınlıkla “Hayrola burada ne arıyorsunuz?” diye sordu. Yargılandığımız 2. Ağır Ceza’nın kapısında sanıkların ve davaların listesi asılı. Bakınca insanın içi bir tuhaf oluyor. Bizden önce yargılananlara isnat edilen suçlar şöyle sıralanıyor: Kasten adam öldürmek, sahtecilik, dolandırıcılık ve yağma.
Netice ne olursa olsun “ağır cezalık bir dava” önemlidir. Psikolojik etkisi var. Adam öldürmek, sahtecilik, dolandırıcılık, gasp tabii ki ağır cezaya konu olan, olması gereken davalar. Ama televizyonda yaptığı bir konuşmadan veya yazdığı bir yazıdan dolayı insanın katillerle, gaspçılarla, dolandırıcılarla aynı safa düşmesi gurur incitici. İnsanda kirlilik duygusu uyandırıyor. İster istemez ‘Benim bu sanıkların bulunduğu yerde işim ne?’ diye içinden geçiriyor.
Bir düşüncenin açığa vurulmasını ağır cezalık kılan gerekçenin mantığı nedir? Otoriter ve totaliter rejimlerde bu mantığı anlamak mümkün. Hukukun üstünlüğünün olmadığı ve kanunların herkese eşit uygulanmadığı baskıcı rejimlerde eleştiri zaten bir hak veya bir özgürlüğün kullanımı kabul edilmemiştir. Herkesten istenen, merkezden dikte edilen şeylere sorgusuz sualsiz boyun eğmesidir.
Demokratik bir ülkede rejimin meşruiyeti ve haklılığı, bireyin temel hak ve özgürlüklerinin hukukun güvencesi altına alınmasıdır. Bir hukuk devletini diğerlerinden ayıran temel kriter budur. Bireyler ve sosyal–sivil gruplar, demokratik teşekküller, dernekler, sendikalar özgürce düşüncelerini dile getirecekler. Rejimin ruhunu ifade özgürlüğü teşkil eder. Düşünce ve ifade özgürlüğü hukukun teminatı altında değilse böyle bir siyasi rejime demokrasi denmeyeceği izahtan varestedir.
Bu konuda kimsenin ihtilafı yok. İhtilaf konusu olan mesele, ifadeye mazhar düşüncenin niteliğidir. Bazıları zanneder ki, düşünce ve ifade özgürlüğü demek son derece orijinal, soyut, spekülatif ve kimsenin aklından geçmeyen şeylerin ifade edilmesi demektir. Özgürlüğün bu şekilde ele alınması yanlıştır. Anayasa hukukçusu Mustafa Erdoğan’ın da işaret ettiği üzere, “ifade özgürlüğü” kamu otoritesinin eleştirilebilmesini mümkün kılan ve bunu güvence altına alan hukuki çerçevedir.
İşte Türkiye’de özgürlüğün kullanımına konu kabul edilmeyen temel husus budur. Hukuk ve yasama üzerinde etkili ve yönlendirici rol oynayan ve bu konuda ısrarlı olan çevreler, kamu otoritesinin eleştiri konusu olmasını istemediklerinden, bunu “hakaret” kategorisine sokmakta ve kim eleştiri yapmayı göze alıyorsa hemen onu ceza tehdidiyle karşı karşıya getirmektedirler. Oysa kamu otoritesi her karar ve icraatında eleştiriye muhatap olur. Aksi durumda “faallün lima yurid” yani “her istediğini yapan” ve “la yüs’el” yani yaptıklarından dolayı “sorulmaz” bir kimliğe bürünür. Bu kimlikteki bir kamu otoritesi, siyasi rejimi yozlaştırdığı gibi hukuku ve toplumsal hayatı da yozlaştırır. Bu yüzden uzun tarihi mücadele ve münakaşalardan sonra ifade özgürlüğü temel bir hak olarak tanınmış ve bu hak hukukun güvencesi altına alınmıştır.
312 ve 159. maddelerde öngörülen değişiklik düşünce ve ifade özgürlüğünün alanını öylesine daraltıyor ki, bundan sonra değil eleştiri yapmak, eleştiri yapma isteğini belirtmek bile genişletilmiş kapsam ve esas alınan “olasılık” dolayısıyla suç sayılmaktadır.
29.01.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|