Ya ayrılmak istemezlerse?
Son iki yüzyıl, ulus–devlet biçimindeki siyasi yapılanmanın en üst yaşama modalitesi olduğu inancını yaratmıştı. Bunun anlaşılır gerekçeleri de mevcuttu; çünkü daha önceki emperyal yapılar birden fazla cemaatten yarı amorf bir toplum ürettiği için, bu alt birimlerin devlet karşısında fazla gücü veya meşruiyeti olamıyordu. Dolayısıyla ulus–devletler kurucu cemaatler için özgürleşme, kimlik ve kişilik kazanma fırsatını temsil etmekteydi.
Diğer taraftan her ulus–devlet kendi meşruiyetini üç kanaldan sağlamaktaydı: Birincisi ezilen bir halkın kendini emperyal boyunduruktan kurtarma arayışıydı; ikincisi diğer ulus–devletlerin varlığından hareketle her cemaatin diğerine eşitliği fikrinin yeni bir ulus–devletle sonuçlanmasıydı; nihayet üçüncüsü ise her cemaatin kendini tarihe ve geleceğe yerleştiren bir ‘uluslaşma’ üretmesi için gerekli olan milliyetçilikti. Böylece sürekli bölünen imparatorluklara ve pıtrak gibi çoğalan ulus–devletlere tanık olundu.
Ne var ki ‘devlet’ kavramı aynı zamanda belirli sınırları ve bir toprak bütünlüğünü ifade etmek zorundaydı. Bu nedenle cemaatlerin bir yerleşim bölgesiyle özdeşleştiği durumlarda imparatorluklardan kopuşlar kolay oldu. Yaygın yerleşime sahip cemaatlerin ise ulus–devlet kurma şansı olamadı.
Söz konusu değişim dalgası belirgin bir zihniyet farklılaşmasını da ifade etti: Emperyal dokuların taşıdığı ataerkil anlayış gerilerken, ‘liberal’ dünya algılamasını vazeden otoriter bir yönetim ve iktidar yapısı doğdu. Çok iyi bilindiği gibi de, liberallik bir parça Batı’da kaldı; Avrupa’nın doğusuna gelindiğinde kapitalizmin içindeki ülkelerde bile hakim zihni unsur otoriterlik oldu. 20. yüzyılda yaşanan büyük savaşların ardından gelen ve halen devam eden dönem ise bu zihni yapıyı sarstı. Uluslarüstü siyasi kurumsallaşmalar ulus–devletlerin manevi otoritesini sarsarken, özgürlük ve hak talepleri de ‘devlet’ olma hayalinden kültürel alan genişlemesine kaydı. Hak arayışlarını farklı ve yeni bir otoriter yapı özlemine dayandırmak günümüzde artık meşru görülmüyor. ‘Özgürlük mücadelesi’ adı verilen eylemlerin meşruiyeti sadece yaşanmış olan haksızlıklara değil, istenen ‘çözümün’ ne derece demokratça olduğuna bağlı.
Bunun anlamı, henüz literatüre geçmiş olmasa da, siyasi ayağı bilinçli olarak budanmış bir ‘toplumsal/kültürel federasyon’ anlayışının gelecekteki taleplerin çerçevesini oluşturacağıdır. Örneğin Kuzey Kıbrıs, toprak–cemaat bütünleşmesine sahip olmasına rağmen, ulus–devlet olmakta zorlanmıştır ve muhtemelen bir federasyon modelini kabullenmek durumunda kalacaktır.
Bütün bunlar, Türkiye’deki Kürt hareketleri için de sayısız ipuçları içermektedir: Ulus–devlet kurmaya yönelik ayrılıkçı hareketlerin şansı hemen hemen hiç yoktur. Eğer hak ve özgürlük eksikliği olduğu düşünülmekteyse, çare siyaseti tamamen vatandaşlık kavramı ve anlayışı üzerine oturtmaktan geçmektedir. Buna karşılık devletin de karşısında sürekli bölücüler ve ayrılıkçılar hayal etmesi inandırıcı değildir; çünkü bu bakış Kürt kesiminin gerçekçilikten uzak davrandığı ve davranacağı varsayımını ima eder. Karşısında ayrılıkçıların olması, toplumsal taleplerin ayrılıkçı bir görünüm alması muhtemelen her ulus–devleti rahatlatır. Ama ya ayrılmak istemezlerse? Ya değişimi burada kalarak, yeni bir vatandaşlık yaratarak yaşamak isterlerse?
31.01.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|