Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

NURİYE AKMAN



Bir Kar yağar Pamuk’un itirafları üstüne...

Merhaba

Zaman okurlarıyla tanışma zamanı geldi. Bir kısmınız beni iyi tanıyorsunuz, bir kısmınız ise kısmen. Zaman’la daha çok tanıyacağız birbirimizi. Hepinizi sevgiyle selamlıyorum. Her cumartesi ve pazar bu sayfada buluşacağımız için heyecanlıyım. Milliyet, Hürriyet ve Sabah’ta geçen 20 yıllık birikimimi, Zaman’ın zemininde sizlerle zenginleştireceğim. Artık sorularımı sizler için soracağım. Bilgimizin, sezgimizin topraklarını birlikte genişleteceğiz.

İlk konuğum Orhan Pamuk... Onunla daha önce de iki kez konuştum. Bir röportajcı için iyi malzemedir. İlginç fikirleri, sözünün anlaşılırlığı, akıcılığı, röportajcının doymak bilmez sorma iştihasına karşı sabrı, sıkıştığı anlarda soğukkanlılığını ve şakacılığını kaybetmemesi, çok özel olanların dışında hemen her soruyu heyecanla yanıtlaması takdire şayandır. Yine öyle oldu. Fikirlerine katılıp katılmamamın hiç önemi yok. Hem verdiği şeffaf yanıtlar için, hem de Zaman’da ilk konuğum olduğu için kendisine teşekkür ediyorum.

Söyleşinin hareket noktası tabii ki son çıkan “Kar” romanı. 200 bin basılan, daha şimdiden 60 bine çıkan satış rakamlarıyla geçtiğimiz hafta en çok konuşulan konuydu. Artık herkes tebrik ve eleştirisini bitirdi. Ve şimdi sıra bana geldiiiiii!

Kar; Almanya’daki 12 yıllık sürgün hayatından dönen, Kars’a arkadaşı İpek’i bulmaya giden eski solcu Ka’nın öyküsüdür. Ka, şehirde siyasi, dini ve ideolojik grupların karanlık ilişkileri ve türbanlı intiharların arasında kalmasına rağmen, inatla Allah’ı ve aşkı aramaktadır. Kar ise, şehirdeki “bütün pisliklerin” üzerine, yazarının tabiriyle “Tanrısal bir sabırla” yağmaktadır.

Ben, Pamuk’un “İlk ve son siyasi romanım” dediği kitabını, bu yönüyle ele almadım. Kitaptaki diğer temalardan Allah, aşk ve ölüm kavramlarından yararlandım. Romanın baş kahramanı Ka’nın ardındaki Orhan Pamuk’u aradım.

Yarın, bu iki saat süren konuşmanın bir özetini okuyacak, bugün bir bölümünü aktaracağım Pamuk’un özel yaşamına dair çok özel itiraflar bulacaksınız. Şimdi size görüşmemizin atmosferine dair bazı detaylar aktaracağım:

50 yaşındaki romancımızın yazıhanesi Cihangir’de. Bir apartman dairesinin üst katı. İçeri girer girmez bütün güzelliğiyle boğaz karşınızdadır. Gözler manzaraya alışınca, algının elleri salonun dağınıklığına uzanır. Masa, raflar, koltuklar, sehpalar, döşeme, her taraf kitaplarla doludur. Birkaç dakika sonra dağınıklığın esas sebebinin kitap bolluğu olmadığını anlarsınız. Ev sahibinin ruhudur gördüğünüz:

Yaşlı iskeletlerini saran kırmızı entarileri sökük–dökük, öksürükten ciğerleri parçalanmış acuzelere benzer koltuklar.

Üzerindeki onca kâğıda rağmen, kahve, çay, sigara, mürekkep ve yemek lekelerini saklayamayan yeşil çuha örtülü masa.

Kitap yığınlarının en üstünde bir yemek tabağı. İçinde corn–flakes tarzı bir yiyeceğe eklenmiş elma parçaları. Tabağın ortasında bir çorba kaşığı.

İki kedi. Kedilerin sepetleri, minik oyuncakları, tabakları, her tarafa saçılan mamaları...

Ben ve foto muhabiri arkadaşım Selahattin Sevi acaba çay mı, kahve mi içeriz?

Benim, “Orhan Bey, yardıma geleyim” teklifimin reddi: “Yok gelme. Girme mutfağa. Girersen kahveni içemezsin.”

Ama ben nasıl olsa mutfağın kirliliğine daha önceki gelişlerimde de tanık oldum. Neyse ki dış etkilere karşı içimin dengesini koruyan bir mekanizmam var. İstersem, çöplükte gül kokuları duyabilirim. Hem zaten o büyük bir yazar. Olacak o kadar. Bakış açısının ufacık bir değişimi, anlayış kapasitesini olağanüstü büyütebilir. Pamuk’un eşyaya karşı bu kayıtsızlığı, onun “doygunluğu”, tüketimde değil, üretimde aradığını da düşündürebilir.

Ama kedi tüyleri uslu durmuyor. Fincanların içine içine koşuyor. Giysilerime bulaşıyor. Burnumun deliklerinden boğazıma yapışıyor.

Gözüm, yazarımızın taraklara “müzmin küs” saçlarına takılıyor. Gri–beyaz kırçılların arasında kızıl teller de var. Bunu daha önce fark etmemiştim. Tabii pantolon her zamanki gibi ütüsüz, bol, eski. Siyah kadifenin üstüne kırmızı gömlek iyi gitmiş ama.



Bir iktidar mücadelesi olarak RÖPORTAJ

Röportaj bir iktidar mücadelesidir. Soranla sorulan arasında, üstünü “nezaketin” örttüğü gizli bir rekabet vardır. İki taraf da mümkün olduğunca ileri gitmek ister. İplerin ne zaman gerileceği, ne zaman esnetileceğini o anki ruh hali belirler. Bazen sorular derindir, cevaplar inemez dibine. Bazen de sorular yetişemez yanıtların güzelliğine.

Eğer sorular kendisine sorulmuş izlenimi veriyorsa zafer okurundur. Eğer okur yanıtlardan yeni sorular çıkarıyorsa, zafer yine onundur. Gökten üç elma düşer her röportajın sonunda. Biri sorana, biri sorulana, biri de okura. Elmayı ısıran üç zihne; şu cümleler akar:

Ne kadar bilirsen bil, bilinmeyen azalmaz. Gerçek, ona yaklaştıkça senden kaçar. Arkasından binlerce soruyla koşulur. Ama sonsuzdan neyi çıkarırsan çıkar, sonuç yine sonsuzdur.



“Karımla mutlu oldum diye kendimi suçladım. Çünkü mutluluk aptallara özgüdür”

Romandaki imam hatip lisesinin müdürü öğrencileri sıkıştırmak, anneleriyle yalnız kalmak, bir öğretmenin parasını çalmak gibi günahları işlerken övünüyordu. Peki senin işlerken övündüğün günahlar neler?

Günah işlerken övünmem; ama genellikle suçluluk duygusu yaşarım. Gençliğimde solcuydum ve zengince bir aileden olduğum için suçluluk duyardım. 20–30 yaş arasında hiçbir işte çalışmayıp, evde roman yazdığım için, 30–40 yaş arasında karımla mutlu olduğum için, 40–50 yaş arasındaysa Türkiye’de öteki yazarların olmadığı kadar başarılı olduğum için suçluluk duydum.

Bunların arasında ilgimi en çok karından dolayı duyduğun suçluluk çekti. “Ancak aptal erkekler karılarıyla mutlu olurlar” diye mi düşündün?

Evet, mutluluk yüzeysel insanlara yöneliktir, diye bir iddiam var.

Yani “Ben o kadar derinim ki mutlu olmamalıyım” dedin! Seni gidi narsisist seni!

Hah hah ha! Benim de böyle bir yanım var. Aslında günahı işlerim; ama “Eyvah cezamı bulacağım” diye korkarım. Ben daha pısırık tiplerdenim. Pervasızlardan değilim.

50 yaşına da gelseler, çocuklar önce anneleri kafalarını okşasın isterler. Annen senin takdir edilme ihtiyacını gideriyor mu?

Korkunç böyle bir ihtiyacım vardır. Yeterince gidermez. O da bana acı verir.

Sevgiye çok mu açsın, sevgi oburu musun yoksa?

Geçelim. Pas.

Peki takdir ihtiyacını baban karşılıyor mu?

Babam daha iyi karşılar.

Peki abin? Gözlerini devirdiğine göre asla ha!

Onunla korkunç bir rekabet içerisindeyizdir. Artık saklanabilecek bir şey değildir. Hayatta hep anne–babalar çocukları ezer, hırpalar ya, benim sıkıntılarım abimledir.

Belki de annen arada taraf tuttuğu içindir.

Bilemiyorum o konular doktorluk konular.

Babanla ilişkin nasıl?

Karışık. Anlatmak zor. Çok iyi bir babadır. Baba deyince nedir? Herkese baskı yapar, şunu olamazsın, bunu olamazsın! Yanlış yaptın! Oradan yürüme, buradan yürü! Babam hiç öyle yapmadı. Babam, ben çocukken bana dahi gibi davranmıştır. Ne yapsam babam destekler. Yanlış bir şey yapsam bile söylemezdi.

Bu iyi mi kötü mü oldu senin için?

İyi oldu.

Demek bilinçaltına “dahi” modeli yerleştiren baban! Seni anlamak adına ne kadar değerli bir malzeme verdin bana. Peki dayak yedin mi ömründe?

Yedim tabii. Öğrenciyken de, çocukken de, askerdeyken bile yedim. Bana kızar insanlar. Kıskanan erkekler her zaman çıkar. Hırpalamaya başlarlar. Bileğim kuvvetli değildir. Büküp döverler, iterler.

Bu sende çok büyük bir öfke yarattı belki de bu yüzden kafa yapın böyle.

Tam doktorsun ya! Yaratmadı bende öfke!

Dövülmek nasıl öfke yaratmaz?

Ne aptal insanlardır diye düşünmüşümdür. Dayağı sürdürmem. Kaçarım ben. Bana el kaldıranlar hep benim kim olduğumu tanımayan, anlamayan aptallardır. Hocalarımsa her zaman beni severler ve öperlerdi.

Kitabını adadığın kızın Rüya’nın bilinçaltına, kadın olduğunda ortaya çıkacak nasıl bir “erkek modeli” yerleştirdin?

Sorumsuz, aklına geleni yapan, yaratıcı, eğlenceli, parlak, güvenilmez yanları olabilen biri gibi görmüştür herhalde babasını.

Bütün kızlar babaları gibi bir erkek isterler. Rüya’nın mutsuz olacağı garanti gibi mi görünüyor?

Hayır. Rüya, fena halde ısırır beni. “Aptal! Çekil oradan!” diye bağırır. Hayatta hiç hırpalayamam onu. O beni hırpalar. Burada belki aşırıya gittim. Ne dese o haklıdır. Erkeklere de öyle yapacağına eminim. İstemediği bir şey yaparsa çat çut falan yapar onlara. Hayatımda ilk defa görüyorum babasına bu kadar hakaret eden bir kız ama çekerim. Ona hiçbir zaman “Höt! Bunu yapma!” falan yapmadım.

Belki en yakınındaki insanların duygularını yansıtıyor sana?

Yok. Değil.

YARIN: AŞK, ÖLÜM VE ALLAH



E-Posta: n.akman@zaman.com.tr


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Önceki Röportaj





Zaman'da Bugün
02 Şubat 2002


Zaman Spor

Röportaj


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.