Bölge Haberleri |
|
|
|
|
FATİH URAZ |
 |
Kaybetmeyi bilmek
Ülke insanına en soğuk ve anlamsız gelen kelimelerden birisi hiç şüphesiz ki “kaybetmek”. Doğal olarak da kelimenin kendisine bile tahammül edemeyenlerin “kaybetmeyi bilmeyi” bilebilmeleri mümkün olamıyor.
Ne okul yıllarımızda ne de sporun içinde geçen senelerimizde bize kimse, kaybederken ne yapmamız gerektiğini söylemedi, göstermedi. “Kazan, yen, kazanacaksın, öleceksin; ama yenilmeyeceksin.” gibi sözcükler bilhassa futbol dünyamızda çok sık duyulan kelimelerdir. Hem yeneceksiniz, hem fedakârlık edeceksiniz, hem sızlanmayacaksınız, hem de iyi örnek olacaksınız.
Yenmek tek amaç olunca haliyle her yol meşrulaştığı gibi maazallah yenilgi esnasında da çok hırçın oluyoruz. Nice efendi, beyefendi sporcunun yenilgi sonrasındaki yüzlerini bir hatırlasanıza!.. Kendilerine düşüncelerini soran televizyoncuların uzattıkları mikrofonları nasıl sertçe ittiklerine bir baksanıza!.. Sanki sakin bir şekilde “karşı takımı tebrik ediyorum. Hak ettiler” deseler karizmaları sıfırlanacak.
Kimseye yenilmeyi tavsiye etmiyoruz bilakis yenilmek için her türlü meşru çabayı müsabaka öncesi ve sonrasında göstermeyi salık veriyoruz. Ama elinden geleni yaptıktan sonra mağlubiyeti olgunlukla karşılamalarını istiyoruz. Zaten ünlü bir düşünür diyor ki; “Tüm çabanı sarf ettikten sonra başına gelen kaderdir.”
Özellikle gençler ve çocuklar devamlı 'kazan' baskısının altında inim inim inliyorlar. Matematikten 4 alıyorlar. "Niye 5 almadın?" sorusu soruluyor. 2 gol atıyorlar, "O son pozisyonda niye pas vermedin?" eleştirisine maruz kalıyorlar. Rakip oyuncu tekme atıyor, çocuk karşılık veriyor; ama soyunma odasında, "Topla karışık niye vurmuyorsun?" azarını işitiyorlar. Kısacası kaldırabileceklerinin çok üzerinde yükü üstlenmek zorunda kalınca ruh sağlıklarını kolaylıkla yitirebiliyorlar. Çocuklarınıza spor yaptırın diyoruz sonra da onlara hayatları boyunca rahat etmelerini sağlayacak en önemli şeylerden birini öğretmeyi unutuyoruz. ‘Kaybetmesini bilmeyen’ insanların ömürlerinin çok zor geçeceğini nedense onlara bir türlü söylemiyoruz. Belki konunun ehemmiyetini anlayamıyoruz, belki de konu bizim insanlık anlayışımızın ötesine taşıyor.
Gencecik çocuklarımızın art arda intihar ettikleri bir ortamda, onlara acaba eksik eğitim mi veriyoruz sorusunu tartışmaya açmalıyız. Nietzsche (Niçe) diyor ki: “Niceleri kendi zincirlerini çözemezler de, dostlarının azatçısıdırlar.”
02.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
f.uraz@zaman.com.tr
|
|
|
ÖZCAN PEHLİVANOĞLU |
 |
Alman’ın oyunu
Bahardan kalma bir İstanbul gecesinde ayaklarımız Kadıköy’e doğru giderken, F.Bahçe’yi nasıl bulacağımız konusunda kafamızda soru işaretleri ve endişeler vardı.
Mirkoviç, Yusuf, Abdullah cezalı, Mustafa Doğan sakat, yeni transfer tekaüt Simao, ikinci yarıdaki üç maçtan alınan iki mağlubiyet, liderden 9 puan geride kalmak maç öncesi handikaplardı.
Werner Lorant hepimizin bildiği gibi bir Alman. Malumunuz Alman disiplini diye bir kavram vardır. Lorant, işte bu Alman disiplinini geldiği günden beri öne çıkartıyor. Takımına bunu tam yerleştirirse kendisiyle uğraşmaya hazırlananları güzelce vernelleyiverecek.
F.Bahçe, Alman hocasının taktiği olan 3/4/1/2 şeklinde sahaya dizildi. Revivo önceki maçlarda olduğu gibi Andersson–Serhat ikilisinin arkasındaydı. Yeni transfer Simao da hareketliydi ve sempatik hareketleriyle göze hoş geldi. Sarı–Lacivertli takım hiç yılmadan, sebatla hocasının taktiğini uyguladı. Kocaelispor kalesine getirebildiği yan toplarda da gol buldu. Uche herhalde hayatında böyle goller atmamıştı.
Lorant’ın F.Bahçe’ye oynatmak istediği oyun basit. Sahaya dizilişi koruyacaksın, mücadele edeceksin, taktiği oyun süresince bozmadan tekrar tekrar deneyeceksin, sabırlı olacaksın, rakibe oyun oynanacak alan bırakmayacaksın, muhakkak rakip yılacak, açık verecek, böylece de galip geleceksin. İşte Alman ekolü ve Alman disiplininin makina nizamında uygulanması sonucu gelen başarı. Lorant bunu tutturursa F.Bahçe kazanır.
Kocaeli, yıllardır seyrettiğim en kötü oyununu oynadı. Hikmet Karaman böyle kaliteli bir takıma istediği futbolu oynatamıyorsa başka sorunlar vardır. Kocaelispor’a yaptığı futbol diyetiyle bu zayıflamış hal hiç yakışmıyor.
Hakem Bitirim, böyle maçların hakemi. Zaten onun da hiçbir iddiası yok.
02.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
o.pehlivanoglu@zaman.com.tr
|
|
|
ALİ ÇOLAK |
 |
Düşüncenin ışığı söner mi?
Arkadaşımız Mustafa Yüksel’in bugün gazetemizde yayımlanan haberi, düşündürücü ve yürek aydınlatıcı bir insan öyküsü içeriyor. Habere konu olan Aslı Dinçman Ertuna, spastik özürlü bir bayan, 29 yaşında. Aslı, fiziki olarak engelli. Elleri, ayakları işlemiyor; fakat beyni ışıl ışıl. Düşünüyor, okuyor ve düşüncelerini, beyninin söz geçirebildiği tek parmağıyla yazıya geçiriyor. İlk kitabı ‘Yedi Temel Tutum’ yayımlanmış. Şimdi, “Bir Gün Ben de Hastalandım” adlı ikinci kitabının hazırlığını yapıyor Aslı. Gazete ve dergiler için köşeler hazırlıyor. Bu da çoğu zaman sağlığını yitirmesine yol açıyor onun. Doktorlara kulak asmayınca yedi ameliyat geçiriyor. Yılmıyor, yine yazıyor... Aslı’nın yaşam öyküsü ve yaptıkları, düşünceyi hiçbir engelin susturamayacağını gösteren en canlı, en çarpıcı örnek. Düşünme ve yazma tutkusu sarmayagörsün bir kere insanı; işlemeyen bir vücut, tutmayan eller bile engelleyemiyor onun gün ışığına çıkmasını. Dağlarca, ne diyordu hani, “Bir gün ölsem, beni gömseler; bir tek elim bile dışarıda kalsa yine yazmaya devam ederim.”
Okuyan, düşünen, yazan ve müzik dinleyen Aslı, kendisine “özürlü bir yazar” denmesini istemiyor. “Düşünce”sinde bir engel yok çünkü onun. Özürlü bir bedene sahip olmaksa düşünmesine, üretmesine engel değil. İçindeki ışığın gücü “özürlü” olmanın bütün olumsuzluklarını yenmesini sağlamış. Spastik olduğundan okula alınmamış; ama o, 5 yaşında okuma yazmayı öğrenmiş; ilk, orta, lise ve yüksekokul eğitimini evde annesi vermiş.
Aslı’nın öyküsü, yıllar önce bu sayfada yazdığım İrlandalı yazar Christy Brown’ı (1932–1981) hatırlattı bana. Onun, “Sol Ayağım” romanına konu olan yaşamını... Brown da spastik özürlü olarak dünyaya geliyor, 23 çocuklu bir duvar ustasının çocuğu... Bütün spastikler gibi o da evde saklanan bir çocuk. Boynu sarkık, elleri ve ayakları işlemiyor ve konuşamıyor. Yiğit ve özverili bir kadın olan annesi, oğlunun “işe yaramaz bir et ve kas yığını” olduğu fikrini kabullenmiyor. Sol ayak parmaklarını kullanarak yazmayı ve resim yapmayı öğretiyor oğluna. Christy, resim yarışmalarına katılıp ödül alıyor. Yüzlerce sayfa tutan öyküler, romanlar yazıyor sonra. Yazmak onun da başına dertler açıyor. Doktorlar yasaklıyor ayak parmaklarını kullanmasını. Dünyaya açılan tek penceresi kapanıyor. Yıllarca tedavi görüyor. Ve uzun tedavilerden sonra yazmaya başlıyor... Harflerden kurduğu dünya, onu yalnız yaşama bağlamakla kalmıyor, İrlanda edebiyatının devleri arasında yer almasını sağlıyor.
Christy Brown ile Aslı’nın kaderi ne kadar birbirine benziyor! Okuyor, yazıyor ve nihayet biri sol ayağının parmaklarıyla diğeri de bir elinin tek parmağıyla düşüncelerini romana, yaşamöyküsüne döküyor. Vücutlarının karanlığından düşüncenin aydınlığına kanat çırpıyorlar.
Aslı’nın öyküsünü anlatan haber ne ilginç bir zamana rastladı! Geçtiğimiz hafta boyunca, toplatılan kitapların ve DGM’lerde yargılanan yazarların haberleri aktı gazetelere. Daha trajik olanıysa, hükümetin 312. ve 159. maddelerle ilgili getirmeye çalıştığı yasakçı düzenlemeydi. Bir yanda düşünceden korkan ve sürekli kendini koruma refleksleri geliştiren bir devlet... Sözde sağlam vücuda ve “sağlam!” bir beyne sahip siyasetçiler, devlet erkanı... Öbür yanda spastik özürlü, dünya ile bağını yalnız bir parmağıyla kurabilen ve fakat düşünen yazan; beyni dipdiri, ışıl ışıl bir genç kız... Felçli bir vücudun, üst üste ameliyatların engel olamadığı düşünme ve yazma eylemini hangi kanun, hangi güç engelleyebilir?
Yasaklar, kovuşturmalar, hapisler güçlendirir ancak düşünceyi. Gün gelir, yasakçılar unutulur, “yasaklı” düşüncelerin sahipleri baştacı edilir. İşte Bediüzzaman!.. Hapishanelerde, Risalelerini sigara ve kese kağıtlarına yazabiliyordu. Mahkemeler binlerce dava açmıştı hakkında... Şimdi eserleri bütün dünyada okunuyor. İşte Nazım!.. Hapislerde yattı, vatan haini ilan edildi, kitapları yasaklandı... Şimdi devlet, 100. doğum yılında anıyor onu; el üstünde tutuluyor ve alkışlanıyor.
Gün ışığına benzer düşünce, iğne ucu kadar bir delik buldu mu sızar oradan. Ve bir gün, bir yerde ortaya çıkar mutlaka... Aslı’nın öyküsü de düşünce yasakçısı “sağlam adamlar!”ın uykusunu kaçıracak cinsten...
02.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.colak@zaman.com.tr
|
|
|
İDRİS GÜRSOY |
 |
Kütüphane kuralım
Telefonun ucundaki ses, tâ Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesinden geliyor. Bir okul müdürü Abdülkadir Ergün... Yardım istiyor. Üç köyden öğrencilerin devam ettiği, taşımalı eğitim yapılan okullarında bir kütüphane kurmak için kolları sıvamışlar.
449 öğrencili Mehmet Akif Ersoy İlköğretim Okulu’nda zor şartlarda eğitim yaptıklarını anlatan Müdür Ergün, öğretmenlerin gayreti ile bir kütüphane kurmak için kolları sıvadıklarını söylüyor. Zaman’ın yayınlarından, öğrencilere kaynak eser olabilecek bir koli kitabı gönderme sözü verdim kendisine. Buradan okuyuculara da çağrıda bulunuyorum. Karanlığa sövme yerine bir mum yakalım, etrafımız aydınlansın. Kitap, ışık demektir. Eğer kütüphanenizin kıyısında köşesinde kalmış, çocukların yararlanabileceği kitaplarınız varsa onları bize (Zaman Gazetesi Ege Bölge Temsilciliği, Gaziosmanpaşa Bulvarı No: 10–1, Batı İşhanı, Alsancak–İZMİR) gönderin ya da doğrudan okula (Mehmet Akif Ersoy İlköğretim Okulu, Afşin Kahramanmaraş (Tel: 344–5114611) ulaştırın. Elbirliğiyle bir kütüphane kurmaya var mısınız?
Emniyetten açıklama
Polislere siyasi baskı haberi üzerine İzmir Emniyet Müdürü Halil Tataş telefon etti. Eskiden bu tür baskılar olduğunu ancak İzmir’de şu anda polisin, hiçbir etki altında kalmadan görevini sürdürdüğünü söyledi. Tataş, polise dağıtılmayan parkalar konusunda da ihalelerde çıkan aksaklıklar sebebiyle zaman zaman alımı gerçekleştirilen malzemede problemler çıkabildiğini belirtti. Tataş, bütün personele parka dağıtılacağını umduğunu bildirdi.
Trafikte kargaşa
Polislerle ilgili yazım üzerine bir okuyucumdan da faks geldi. Akyaka’dan yazan Dr. Med. A. Erdoğan Karslıoğlu, yazısında trafikte yaşanan kargaşadan dert yanıyor ve özetle şu tespitlerde bulunuyor: “Trafik probleminin çözülememesinin sebepleri şunlar: 1– Aileden başlayan ve okulda devam eden eğitimsizlik. 2– Hükümetin çıkardığı kanunların uygulanmaması. 3– Bazı sürücü kurslarındaki yetersizlikler ve trafik imtihanları. 4– Trafik kontrollerindeki çifte standartlar.” Okuyucum, trafikteki diğer problemler olarak da şunları sıralıyor: “Trafik cezaları tahsil edilemiyor. Askerî araçlara trafik cezası yazılamıyor. Trafik kurallarına, trafik polisleri uymuyor.”
Manisa Valiliği’nden teşekkür
Son mesaj, Manisa Valiliği’nden. Manisa Valisi M. Rasih Özbek, gazetemizde 9 Aralık 2001’de yayınlanan, “Misyoner faaliyetlerine kaymakamlık el koydu” başlıkla haberle ilgili teşekkür mektubu göndermiş. Yazıda, Turgutlu merkez ilköğretim okullarında misyonerlik amaçlı bazı kişilerin öğrencilere kitap dağıttığının duyulması üzerine ilçe emniyet ve Millî Eğitim müdürlüklerinin harekete geçirildiği belirtiliyor. İlk ve orta dereceli okul müdürleriyle toplantı yapılarak müdürlerin uyarıldığını belirten Vali Özbek, Zaman’ın misyoner haberiyle konuya ilgisine teşekkür ediyor. Özbek, mektubunda bu tür faaliyetlere karşı hassasiyetin artarak süreceğini haber veriyor.
02.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
i.gursoy@zaman.com.tr
|
|
|
ALİ BULAÇ |
 |
Yasakların hukukîliği
Düşünceyi ve düşünceyi ifade özgürlüğünü yasaklayan maddelerin “ceza hukuku” içine konulması hukuka ne kadar uygundur? Batı’dan aldığımız hukuki çerçeve esas alındığında bunun anlaşılabilir bir mantığı vardır. Ancak bu “anlaşılabilir mantık” hukukun ruhu ve gözettiği amaçlar bakımından sorgulanmaya değer bir konudur.
Tarih içinde Roma’dan, Ortaçağ’dan ve modern zamanların gelişmesinden derin etkiler alan modern hukuk, Aydınlanma ile öne çıkardığı bütün iddialara rağmen “birey”in veya “toplumsal gruplar”ın değil, “devlet”in gücünü ve çıkarlarını esas almaktadır.
Modern devlet, insanı sahip olduğu geleneksel kimliği dışında modern formatta yeni bir tanımlama işlemine tabi tutmak istediğinden ve nihai amacı “ulus” ve “toplum” inşa etmek olduğundan, bütün bu süreçte rol alacak ana aktör olarak kendisini düşünmüştür. Diğerleriyle birlikte ve bariz olarak ceza hukukunun “kamu hukuku” içinde mütalaa edilmesi bunun sonucudur.
İster İslam’da ister diğer geleneksel hukuk sistemlerinde ceza hukukunun devletin kamusal görevleri içinde yer aldığı, kanunlarla açıkça tanımı yapılmış olan suçların ve cezaların devlet tarafından belirlendiği, cezaların sadece kamu görevlilerince uygulanıp infaz edildiği doğrudur. Gözden kaçan husus, geleneksel toplumlarda ceza hukukunun sadece bireyler ve toplumsal gruplar arasında adaleti tesis etmek üzere kullanılma gibi bir amaca hizmet ederken, modern zamanlarda bunun niyet ve amaç bakımından devletin güvenliğini, gücünü ve kamu otoritesinin konumunu takviye ve tahkim eden bir amaca hizmet eder şekilde düzenlenmiş olmasıdır. Geçmişte siyasi iktidarlar, demokratik olmayan yönetimlerini tehditlere karşı korumak için ceza hukukundan yararlanmışlar, çoğu zaman suiistimal de etmişlerdir. Ancak zaten bu yönetimlerin “demokratik yönetim” olma gibi bir iddiaları yoktu ve bağlı oldukları dini, felsefi meşruiyet çerçevelerine rağmen bunu yapıyorlardı.
Modern devlet kamu hukukunu, kendi güvenliğini, gücünü ve görevlilerinin konumunu tahkim etmek üzere şekillendirdiğinden, hem bir yandan “devlete karşı suç” kategorisi ihdas etmiş, hem de bu bağlamda bazı düşünceleri ve bu düşünceleri ifade etme özgürlüğünü kısıtlama yoluna gitmiştir.
Oysa “temel hak ve özgürlükleri koruma” iddiasında olan demokratik bir devlet, –ne olursa olsun– hiçbir şekilde ve hiçbir düşünceyi ve onu ifade etme özgürlüğünü yasaklayamaz, sınırlandıramaz. Bir düşünce yasaklanıyorsa onun etkileme gücünden korkuluyor ve herkese empoze edilen düşünceye güven duyulmuyor demektir. Bir düşüncenin arkasında sığınanlar ve muhalif düşünceleri yasaklayanların toplumu suiistimal, baskı ve yolsuzluklarla hangi düzeylerde yozlaştırdıkları deneysel olarak kanıtlanmış bulunmaktadır.
Yasaklanması gereken hakaret ve küfürdür. Ancak ahlaki suç sayılan hakaret ve küfrün, başkasına açıktan ve dolaylı yollardan sövüp saymanın cezası yine de “ağır ceza” kapsamında ele alınamaz. Sıradan ve onur sahibi insanları her türlü hakarete, sövüp saymaya karşı korumak elbette devletin görevleri arasındadır; ancak bu koruma görevi sadece kamu otoriteleri, devlet görevlileri ve kurumları için herkes ve her sivil kurum ve kuruluş için söz konusu olmalıdır.
Eğer bir ülkede sadece kamu otoriteleri hakarete karşı –üstelik ağır cezalarla– korunuyorsa, buna karşılık sıradan yurttaşlar ve gruplar aynı düzeyde korumaya mazhar olmuyorlarsa, burada yönetici konumunda olan yurttaşlar ile yönetilme konumunda olan yurttaşlar arasında ayrımcılık yapılmakta; yurttaşların bir kısmı diğerlerine göre kanuni imtiyaz ve avantajlarla donatılmaktadır. Eleştirinin hakaret olarak algılanmasının sebebi budur.
312 ve 159 bağlamında süren tartışmayı yurttaşlık ve demokrasi teorisi açısından ele almakta ve örnekleri Batı hukukunda da olan uygulamaları sorgulamakta yarar var.
02.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|
|
|
MEHMED NİYAZİ |
 |
Mânâsız bir tartışma
Bir televizyon kanalında Necip Fazıl, Nazım Hikmet tartışması yapıldı. İki şairi de değerli insanlar savundu. Fakat iş çığırından çıktığı için ne dedikleri pek anlaşılamadı.
Necip Fazıl Müslüman, Nazım Hikmet komünist bir şair. İkisi de dünya görüşlerini ilan etmekten çekinmediler, cesaretleri saygıya layıktır. Necip Fazıl için hadiste belirtildiğinden “Vatan sevgisi imandandır.” Yanlış bilmiyorsam, Kur’an’da üç ayette milletin önemi ve lüzumundan bahsedilir; “Kimse kavmini sevmekten kınanamaz.” hadisi gereğince de, Necip Fazıl, İslam’ın cevaz verdiği ölçüde milliyetçidir. Necip Fazıl her şeyi İslam’da arar; ona göre değerlendirir. Bunun için milliyetçilik ümmetin aleyhine bir tavır alıyor, bölücülüğe sebep oluyorsa, elbette ki Necip Fazıl buna karşıdır. Milletini koruduğu, kolladığı, onun medeni hamlelerine yardımcı olduğu ölçüde de devletine sahip çıkar. Fakat “Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa” diyerek soygun sisteminin amansız bir düşmanı olduğunu da ilan eder.
Nazım Hikmet, komünist olduğu için vatan kavramı nezdinde fazla bir anlam ifade etmez. Çünkü toprağı vatan yapan millettir; millet ise bir üst yapı ürünüdür, sun’îdir. Ekonomik ilişkilerden ibaret olan altyapı değişince, kapitalist ilişkilerin ortaya çıkardığı millet de silinip gidecektir. İnandığı komünizme göre insanlığın huzuru da milletin silinmesine bağlıdır. Ama bu noktada Nazım’ı biraz çelişkili görüyoruz. Madem ki milliyet önemli değil, Sovyet Rusya’ya kaçınca, diğerleri nasıl eski soyadlarını devam ettirmişse, o da “Ran”ı devam ettirebilirdi; fakat o atalarının soyadı olan “Versanski”yi aldı. Devlet de millet gibidir; Marksizm’e göre insanlığın saadeti devletin ölümüne bağlıdır. Nazım da devletle, aynı zamanda rejimle mücadele etti. Mücadelesini milletimiz için değil, sadece ve sadece işçi sınıfı uğruna yaptı.
İkisi de sanatın değişik dallarında ürünler verdi. Tiyatro eserleri, denemeler, fıkralar, hatıralar yazdılar. Necip Fazıl’ın bir de tefekkür tarafından söz etmek gerekir. Ama ikisi de şair olarak temayüz etmiştir. Her ne kadar Necip Fazıl, “Verin cüceye, onun olsun şairlik” diyorsa da ikisinin de adı geçince hemen akla şairlikleri gelir.
Nazım Hikmet Türkçeyi iyi kullanmıştır. “Salkım Söğüt”, “Bahr–ı Hazer”, “Karıma Mektup”, “Bugün Pazar” ve benzeri birkaç şiirinde bunu görüyoruz. Musıki ve ahenkle de sanatını beslemeyi bilmiştir. Ama ideolojisinin emrine verince sanatı yayvanlaştı, hatta sığlaştı. Zaman zaman işi proleter nutkuna çevirdi, materyalizmin vaizliği rolünü üstlendi. Gençliğinde yazdığı şiirlerle, sonra yazdığı şiirleri mukayese edersek, ilk ürünlerinin çok daha sanat değeri taşıdığına şahit oluruz. Şeyh Bedreddin Destanı’nda canlı mısralar, beyitler, parçalar var. Ne yazık ki ideolojisinin samyelinden tiyatro eserlerini de kurtaramamıştır.
Necip Fazıl sanat dünyasına Baudelaire, Rimbaut, Hölderling, Kleist gibi hafakan şairi olarak girer. Diğer hafakan şairleri hayatta telef olurlar; Necip Fazıl ise “Kurtarıcım” dediği Abdulhakim Arvasi’nin iman telkinlerine tutunarak o akrep kuyusundan çıkar. Anlatmak istediğinde zıtları çok iyi kullanır. “Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim! Minicik gövdeme yüklü Kaf Dağı! Bir zerreciğim ki arşa gebeyim! Dev sancılarımın budur kaynağı.” Her şairde doldurma beyitler, mısralar vardır; fakat Necip Fazıl da saf şiir Nazım’la mukayese edilemiyecek kadar çoktur. Dilimizi tarihte en iyi kullanan birkaç şairden biridir. “Bir Adam Yaratmak” piyesine belki dünyada ancak Shakespeare imza atabilir.
Sanatın subjektif bir özellik taşıdığını da unutmamak gerekir. Kabaca hoşa gitme meselesidir. Şair olarak ne Necip Fazıl Nazım Hikmet’e, ne de Nazım Hikmet Necip Fazıl’a muhtaçtır. Birisi heceyi asıl alır, diğeri genellikle serbest yazar; vadileri de değişiktir. Ne gaye ile olursa olsun karşı karşıya getirilmeleri doğru olmasa gerek. Nazım Hikmet’in dili bizdendir; Necip Fazıl’ın hem dili, hem ruhu bizdendir.
02.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.niyazi@zaman.com.tr
|
|
|
İBRAHİM KARAYEĞEN |
 |
MHP'nin demokrasi sınavı
Türk Ceza Kanunu 312 ve 159. maddeler Türk siyaseti açısından gerçek bir sınav haline geldi. ANAP ile MHP arasındaki büyük kavga Başbakan Bülent Ecevit’in Bulgaristan’dan dönüşüyle birlikte şimdilik dondu. Nice badireleri hükümeti bozmadan atlatan koalisyonun, bunun da üstesinden gelmesi, mart ayına kadar bir uzlaşma sağlanması bekleniyor. Yoksa eski şekli yürürlükte kalacak.
Suç kapsamını alabildiğine genişleten, sivil ve siyasal alanı daraltan bu düzenlemeye MHP hariç toplum topyekün karşı çıktı. Sadece sivil toplum örgütleri ve siyasi partiler değil, Avrupa Birliği temsilcileri resmen hükümete ‘olumsuz’ görüş bildirdi. AB sürecinde demokratik kriterleri yerine getirme sözü veren hükümetin düşünce ve ifade özgürlüğünü daha da daraltmayı hedeflemesi hükümetin kendini inkar anlamına gelecekti. Böyle bir yasanın geçmesi, ülkenin geleceğine konacak ipotektir. Türkiye’nin 150 yıllık Avrupa macerasını noktalaması anlamı taşır.
Şimdiye kadar seçim meydanlarında verdiği en büyük sözlerinden vazgeçen MHP’nin bu konuda şahin kesilmesi şaşırtıcı. Apo ve başörtüsü konusunda erkek–ürkek söylemini benimseyen MHP yönetiminin, tabanı bütünüyle mağdur edecek bu maddelerin demokrasi ve insan hakları açısından ülkeyi nereye götüreceğini bilmemesi düşünülemez. ‘Vuruşa vuruşa çekilme’ söylemini siyasi kültürümüze sol kazandırmıştı. MHP'nin stratejisi bu mu acaba? Partiye çeşitli çevreler tarafından ‘faşist’ suçlaması yapılınca MHP’nin içine kapandığı söylenebilir. Ancak, ne MHP’nin haksız suçlanması ne de Mesut Yılmaz’ın ‘siyaset’ yapması yasadaki vahim hatayı örtmez. Tabana mesaj verecek konu bu olmamalıdır. Böyle bir değişiklik doğrudan davayı mağdur edecek, ülkücülerin sesini kısacaktır.
En masum demeç ve eylemlerin suç kapsamına alınmasını getirecek bu süreçte en büyük darbeyi MHP’nin alma olasılığı yüksektir. Bu noktada Taha Akyol’un Milliyet’teki köşesinde yer verdiği anekdotu hatırlatmak isterim: 12 Eylül’de, MHP yönetimi 313. maddedeki ‘silahlı çete kurmak’ suçundan tutuklanıyor. Ve suçun cezası çok ağır. Bu maddenin 1978’deMeclis’te MHP’nin aktif desteğiyle kabul edildiği hukukçular tarafından hatırlatılınca, Türkeş şu cevabı veriyor: Ne bilelim, bizim çetemiz yok ki! Silahlı komünistlere daha çok ceza verilecek zannetmiştik.
Söz konusu düzenlemelerin mart ayına bırakılmasıyla dün polemiksiz geçti, yetkili mercilerden sağduyulu açıklamalar geldi. Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün metinde ısrarcı olmayacaklarını söylemesi ve bir uzlaşma sağlanacağını duyurması yüreklere su serpti. AKP Grup Başkanı Bülent Arınç, yanlıştan dönülmesinin ‘ayıp’ sayılmamasını isterken, Cumhurbaşkanı Sezer’in de bireysel özgürlüklerin genişletilmesi görüşünde olduğu belirtildi.
MHP lideri Devlet Bahçeli'nin, "Çarpık kafalı ve seviyesizler." şeklindeki hitabı çok ağır. MHP'nin 'demokrasi sınavı'ndan başarıyla çıkması, bu maddelerdeki tavrına bağlı. MHP'nin yanlışta ısrarının, uzun vadede kendisi aleyhine olacağı kuşku götürmez bir gerçek.
02.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
i.karayegen@zaman.com.tr
|
|
|
A. TURAN ALKAN |
 |
Şeytan bunun neresinde?
İş zülfiyâre dokununca bir kısım medyanın gözleri faltaşı gibi açılıveriyor: Şeytana taptığını zanneden gençlerin acıklı hikâyesinden bahsediyorum. Bu meselede belki herkesin feryâd ü figân etmeğe hakkı var ama bizatihi Türkiye’nin belli başlı zihnî illetlerinden birini teşkil eden bir kısım medyanın bu meselede bilirkişi pozlarına bürünmesi dayanılır gibi değil.
Aile kavramına ve değerlerine saygı göstermeleri gerekiyordu ama alafrangalık olsun diye Türkiye’de ancak birkaç bin kişiye hitab eden dejenere hayat tarzını tabii bir şeymiş gibi topluma reklâm ettiler; öyle ki yüceltip durdukları ve topluma model diye gösterdikleri hayat tarzında din faktörü, ancak bir şampuan markası kadar ikame edilebilir bir şey olarak yer aldı. Aile hayatının temelinde dini değerler bulunduğunu görmezden geldiler. Karşılıklı saygı, anlayış, sevecenlik, hoşgörü yeter sandılar ama hâlâ farkında değillerdir ki herhangi bir ilahi doktrine dayanmayan ahlâk, kendi iskeletini taşıyamaz. Ahlâk’ın profan yorumu yok mudur? Teorik olarak elbette vardır ama bu ahlâk çerçevesinde olsun sâbit ve namuslu kalabilmek için gerekli altyapı sağlamlığı kimde var? Eğitimimizin kalitesi, böyle tek başına ayakta kalabilen fert yetiştirecek bir seviyeyi tutturabilmiş midir? Din, müeyyide gücüyle insanları ahlâkî bir tutarlılık içinde bulunmaya zorlar; dinden yalıtılmış ahlâk tek başına ayakta kalamayacağı için bu defa tabii bir sevk ile kendi “din”ini aramaya ve inşa etmeye koyulacaktır: Satanizm veya bir başkası, ne fark eder?
Sürmanşetlere çıkarılan magazin haberleri, üçüncü sayfa rezillikleri, son sayfa güzelleri, haftasonu ilavelerinde telkin edilen tüketim alışkanlıkları, yeni cinsî muaşeret kalıpları boşa gitmedi; onların boşalttığı ve anlamsızlaştırdığı alanları sevk–i tabiinin doldurması normaldir. Televizyon dizilerinde özendirilen ailelerin hayat tarzına bakınız: Akşam eve yorgun gelen erkeğe her ne hikmetse buzlu viski ikram edilir çünkü viski Türk an’anesinin bir icabıdır! Evin her yerinde ayakkabı ile dolaşılır zira eve girerken ayakkabı çıkarmak şarklılığın, daha doğrusu Müslümanlığın göstergesi sayılır. Dizi oyuncuları, ara sıra olsun ibadet etmek bir yana, dini kimliklerini belirtecek davranışlardan özel bir itina ile uzak dururlar. Gün geçmez ki gazete köşelerinde kırmızı şarabın kan dolaşımına iyi geldiğine dair bilimsel görüşler yayınlanmasın. Medyaya akseden Müslüman imajı nadiren müsbet ama kahir ekseriyetle olumsuzdur: Cinci hoca, sahtekâr hacı, tacizci imam, bunak babaanne vesaire. “Siyasi İslâm”ın tehdit sıralamasında birinci sıraya yerleşmesinden sonra bilerek veya bilmeyerek milyonlarca insanın kaba–saba ifadelerle rencide edilmesi ise cabadan.
Netice itibariyle bu tip yayınlar toplumu Satanizm’e sürüklüyor değildir. Toplumun kahir ekseriyeti, dinini doğru öğrenmek imkânlarından mahrum ise de en azından kulak ve göz terbiyesine dayanan bir aile iklimi içinde her şeye rağmen bu gibi aşırılıklara rağbet göstermiyor. Asıl tehlike, Türkiye ortalamasının çok üstünde yaşayan o üç–beş bin ailenin evladını tehdid ediyor. Satanizm benzeri aşırılıklar, Türkiye’yi bir kısım medyanın penceresinden gördüğüyle tanıdığını zanneden orta ve yüksek burjuva ailelerin çocuklarında taban buluyor; niçin?
Türkiye’de örtülü veya açık bir Ateizm salgını artık kaale alınması gereken miktarlara ulaşmış olmalıdır. Herkes dindar olsun veya İslâm’a yönelsin diye bir derdim yok ama herkesin bir dünya görüşüne sahip olması ve aynı zamanda bir ahlâkî tutarlılık içinde bulunması, kamu nizamı açısından lâzım.Türkiye’yi bir hamlede Arjantin’e benzemekten hangi güç koruyor zannediyordunuz?
02.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
t.alkan@zaman.com.tr
|
|
|
FİKRET ERTAN |
 |
İran ve Afganistan
Taliban’ın yıkılıp Afganistan’da yeni bir dönem ve yönetimin ortaya çıkmasıyla birlikte ülke üzerindeki milletlerarası nüfuz mücadelesi de hızlanarak çeşitli boyutlar kazanmaya başladı. Bu mücadelede bazı ülkeler zaten var olan nüfuzlarını korumaya, bazıları da yeni nüfuz alanları kazanmaya çalışıyorlar.
Amerika ve İngiltere’yi Batı kampının temsilcileri olarak bir kenara koyarsak Hindistan, Çin, Rusya, Pakistan, Türkiye ve İran’ı bu mücadelenin önde gelen diğer aktörleri olarak kabul edebiliriz. Bu aktörlerden Pakistan ve Hindistan’ın bu mücadeledeki amaç ve rollerini bu köşede daha önce yazdım. Bugün ise İran’a bakmak istiyorum biraz...
İran, malum, Afganistan ile öteden beri yakından ilgilenen bir ülke. Taliban öncesi dönemde de, Sovyet işgali döneminde de İran Afganistan’ın yönünü, yönetimini yakından takip etti, bu ülkede bulunan kendine yakın etnik ve dini grupları her yönden korumaya, himaye etmeye çalıştı; özellikle Şii Hazaraları destekledi ve kendi sınırlarına bitişik geleneksel nüfuz alanı Herat Eyaleti’ni hiç boş bırakmadı; burada faaliyetlerine hiç ara vermedi.
İran, Taliban sonrası dönemde yeniden kendisine yakın İsmail Han ve taraftarlarının kontrolüne geçen Herat’ta yeniden nüfuz atağına geçmiş bulunuyor son iki aydır. Herat eski Valisi, Tacik asıllı Sünni İsmail Han bugün Afganistan’da Hazara lideri Kerim Halil’den sonra İran’ı kuvvetle destekleyen en önemli bölgesel lider sayılır. Her ne kadar oğlu Mir Veis Sadık’a bugünkü geçici Afgan hükümetinde bakanlık verilmişse de İsmail Han henüz geçici hükümeti ne kabul etmiş ne de tamamıyla reddetmiş bulunuyor. Gerçekte, Herat’taki uygulama ve İran’ın nüfuzunu artırma çabalarına destek vererek Hamit Karzai başkanlığındaki geçici hükümetin otoritesini tanımamış oluyor tabii. Bugünkü faaliyetleri başka türlü zaten izah edilemez.
İsmail Han’ın verdiği açık çek sayesinde İran, bugün Herat’ta Taliban öncesi dönemdeki nüfuzuna birçok bakımdan kavuşmuş bulunuyor. Çeşitli kaynaklar İran’ın İsmail Han’a oldukça önemli miktarlarda ve çok çeşitli silah, askeri üniforma ve para yardımı yaptığını, Herat’a istihbarat ajanları ve askeri eğitmenler gönderdiklerini bildiriyorlar. Hatta İran’ın eyaletin okul kitaplarını da sağlamayı teklif ettiği de söyleniyor.
Herat’taki İran varlığı ve faaliyetlerinin hem Birleşmiş Milletler’i hem Amerika’yı ve hem de Karzai hükümetini oldukça rahatsız ettiği kendiliğinden belli. Birleşmiş Milletler’in Afganistan Temsilcisi Ahmet Fevzi’nin İran’ı kastederek, ‘Bazı unsurlar, yeni hükümetin istikrarının bozulmasından çok memnun olacaklar ve bunlar bu gündemi faal olarak takip ediyorlar.’ dediği; Amerika’nın ise Afganistan Temsilcisi Peştun asıllı Zalmay Halilzad’ın ağzından İran’ın bölgedeki faaliyetlerinden endişe duyduğunu, İran’ın İsmail Han’a para ve silah yardımı yaptığını, hatta seçkin Kudüs Tugayı’ndan unsurları Herat’a gönderdiğini açıklaması; geçici hükümetin çeşitli yetkililerinin de aynı endişeyi paylaştıklarını ima etmeleri, İran’dan duyulan rahatsızlığın açık delilleri bugün...
Bu endişelere ek olarak İran’ın Afganistan eski Cumhurbaşkanı Burhanettin Rabbani ve eski Başbakanı Gülbettin Hikmetyar ile son günlerde yakın ilişkilere girmesi, bunları desteklemeye başlaması da bir başka önemli gelişme; özellikle geçici Afgan hükümeti bakımından kendisini tanımayan Rabbani ve Hikmetyar’ın İran’ın saflarında buluşmaya başlaması son derece tehlikeli bir gelişme tabii. Bunun Amerika’yı da ne kadar rahatsız ettiğini fazla vurgulamaya da gerek yok...
İran’ın ayrıca Herat’a ek olarak Hermant Eyaleti’nde de nüfuz kazanma çabası içine girdiği de söyleniyor. Hermant’ın bağlı olduğu Kandahar Valisi’nin yardımcılarından Yusuf Peştun iki İranlı generalin son günlerde önce Hermant sonra da Niruz ve Farah eyaletlerini dolaşarak para, mal ve muhtemelen silah dağıttıklarını söylüyor.
Bütün bu bilgi ve haberlerden İran’ın Afganistan üzerindeki nüfuzunu muhafaza, hatta daha da artırmak için kararlı olduğu anlaşılıyor. İran’ın bu nüfuz kazanma çabasının diğer yönlerini belki bir başka yazıda ele alma niyetiyle Afganistan’daki nüfuz mücadelesini çok iyi izlemek gerektiğini bir kere daha burada vurguluyorum...
02.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
f.ertan@zaman.com.tr
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
02 Şubat 2002
|
|

Zaman Spor
Yazarlar
|
|
|
|