Geçenlerde bir vesileyle Genelkurmay adına yapılan açıklamada şöyle bir ifade dikkat çekiyordu: “Bakın aynı günlerde hem Sayın Cumhurbaşkanı, hem Sayın Başbakan, hem de Sayın Genelkurmay Başkanı aynı yönde görüş belirttiler. Bu da devletin en tepesinde uyum olduğunu gösterir.’’ Devletin “en tepesi”, “tepesi” veya “zirvesi”ne bu mealde atıf yapan konuşmaları son yıllarda çokça işitiyoruz. Bu konuşma tarzı Türkiye’nin çok ciddi bir demokrasi sorununa işaret ediyor.
Buradaki demokrasi sorunu şu: Neredeyse herkes “genelkurmay başkanı”nı devletin ya tepesine/zirvesine ya da “en tepesi”ne yerleştiriyor. Şimdi, eğer Türkiye’deki rejim bir demokrasi ise, hatta onu bırakalım, sırf bir anayasal rejim ise silahlı kuvvetler komutanını devletin tepesinde konuşlandırmaya imkan olmaması gerekiyor. Çünkü, uzun uzadıya açıklamaya bile gerek olmayan nedenlerle, demokratik bir rejimde askeri bürokrasinin başının devletin en üst karar alıcı organ veya makamlarından biri sayılamayacağı açıktır. Böyle bir şey ancak askeri veya yarı–askeri rejimlerde söz konusu olabilir.
Bu genel ilkeyi hatırlattıktan sonra, Türkiye’nin anayasa düzeni açısından genelkurmay başkanının neden devletin tepesinde veya en tepesinde yeri olmadığını açıklamak istiyorum. Bir kere, yürürlükteki anayasa Türkiye Cumhuriyeti’ni –başka vasıfları yanında– “demokratik” bir devlet olarak tanımlamaktadır. Demokratik bir devleti öyle olmayanlardan ayıran temel nokta ise şudur: Demokratik bir devlette temel kamu politikalarını belirleme yetkisi halkın seçilmiş temsilcilerine aittir. Demokratik temsili kurumlar ise başlıca parlamento, hükümet ve siyasi partilerdir. Bunlardan parlamento ve hükümet –yüksek yargıyla birlikte– devletin resmi çatısını oluştururlar. Demokratik siyasal süreç ise esas itibarıyla siyasi partiler etrafında döner ve devletin çatısını esas itibarıyla bu yoldan şekillendirir. Demokrasinin “halkın/ulusun” egemenliğine dayanan bir rejim olmasının pratik anlamı budur. Buna karşılık bir demokraside politika belirleyici organ ve makamlar dışında, belirlenen politikaların uygulanmasında görev alacak kişi ve kuruluşlara da şüphesiz ki ihtiyaç vardır. Bunlar kamu görevlileridir, bunların içinde yer aldıkları mekanizmaya da kamu bürokrasisi denir. Bürokrasi ayrıca, politik organların talebi halinde teknik–uzmanlık bilgilerini onların hizmetine sunmakla da görevlidir. Bir demokraside bu ilkenin geçerliliği bakımından kamu bürokrasisinin sivil ve askeri kanadı arasında hiçbir fark da yoktur.
Türk anayasa ve idare hukuku açısından devletin zirvesi –eğer böyle bir şeyden söz etmek gerekirse– üç temel hukuki işlevin, yani yasama, yürütme ve yargının sorumlularından oluşur. Bunlar da Anayasa’nın egemenliğe ilişkin hükmünden hemen sonra gelen 7., 8., ve 9. maddelerindeki şekliyle Türkiye Büyük Millet Meclisi, Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu ve bağımsız mahkemelerdir. Yargının doğrudan doğruya politik bir işlev olmadığını hesaba kattığımızda, geriye bunlardan sadece ilk üçü kalıyor. Mamafih, yargının sembolik başı sayılabilecek Yargıtay’ı ve işlevi itibariyle aynı zamanda politik bir organ olan Anayasa Mahkemesi’ni de devletin zirvesinde sayabiliriz. Buna karşılık, Genelkurmay Başkanlığı bu üç işlevden biri olan yürütmeye bağlı olan ve yürütmenin fiili başı konumundaki başbakanın gözetim ve denetimi altında görev yapan bir makamdır. Başka bir ifadeyle, Genelkurmay Başkanlığı devletin birinci düzey yetkilileri arasında değil, ikinci düzey görevlileri arasında yer alır.
Meseleye bu açıdan bakıldığında, Genelkurmay Başkanlığı –veya bu unvanın işlevsel mukabili/muadili olan herhangi bir makam– politik değil, teknik–idari bir makamdır. Bu durumda, genelkurmay başkanı da başında bulunduğu bürokratik örgüt ve silahlı güçler aracılığıyla, temsili–demokratik organların belirlemiş oldukları “savunma” politikasına uygun olarak kanunlar çerçevesinde görev yapan bir kamu görevlisidir. Politika belirlemekle yetkili değil, sivil siyasi makamların gösterdiği doğrultuda ve onların denetimi altında kamu hizmeti yapmakla görevli bir memurdur. Sivil bürokraside bu bakımdan konumu genelkurmay başkanınınkine benzeyen daha birçok kamu görevlisi vardır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da, sıkça dile getirdiğimiz bütün kusurlarına rağmen, bu modeli ana hatlarıyla benimsemiştir. Nitekim, Anayasa’ya göre (m. 117/2), “(m)illi güvenliğin sağlanmasından ve silahlı kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karşı Bakanlar Kurulu sorumludur.” Demek ki genel olarak milli güvenliğin sağlanması yanında silahlı kuvvetlerin savaşa nasıl hazırlanacağı konusu da Genelkurmay’ın değil, Meclis’in ve hükümetin işidir. Çünkü, bu meseleleri kararlaştırmak teknik–idari nitelikte olmayan, doğrudan doğruya politik işlerdir. Genelkurmayın bu konularla ilgisinin ne olduğunu da bize yine aynı maddenin 3. ve 4. fıkraları söylemektedir. Buna göre, genelkurmay başkanı silahlı kuvvetlerin komutanıdır, Bakanlar Kurulu ve cumhurbaşkanı tarafından atanır ve kanunla belirlenen görevlerinden dolayı başbakana karşı sorumludur. Bu düzenleme de gösteriyor ki, genelkurmay başkanı “devletin tepe”sinde değil, bütün diğer benzeri kamu görevlileri –TRT genel müdürü, DPT müsteşarı ve DSİ genel müdürü...– gibi, o tepenin altında ve o tepeye karşı sorumlu (ona hesap vermek durumunda) bir konumdadır.
Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) üyesi olması da genelkurmay başkanının bu konumunu değiştirmez. Çünkü, her şeyden önce, bu Kurul da politika belirlemekle yetkili değildir. Milli güvenlik siyasetini belirlemeye yetkili olan hükümet ve parlamentodur; MGK sadece istişari görüşleriyle bu konuda politik karar alıcılara yardımcı olan bir heyettir. Bu, söz konusu Kurul’un Anayasa’nın sistematiği içindeki yerinden de kolaylıkla anlaşılabilir. Nitekim, gerek Genelkurmay Başkanlığı’na gerekse MGK’ya “yürütme”nin ikinci ana başlığı olan “Bakanlar Kurulu”nun detayları arasında yer verilmiştir. Kaldı ki, MGK’nın –genelkurmay başkanı dahil– asker üyeleri milli güvenlik konularında kendilerine danışıldığı için otomatik olarak Kurul’un diğer üyelerinin muadili haline gelmez, yani politik karar alıcılara dönüşmezler.
Sözün özü şu ki; kamu görevlilerini devletin tepesinde sayan bir anlayış ve uygulamayla demokrasi olmaz. Rejime askeri görüntü veren bu tür saymacalardan uzak durmak zorundayız. Bu da sadece genelkurmay başkanının kendisini frenlemesiyle olacak bir şey değildir. Hepimizin –ama özellikle de medyanın– bu sorumlulukla hareket etmesi gerekiyor.
*Prof. Dr. Hacettepe Üniversitesi
02.02.2002
|