Lozan’dan vaz mı geçiyoruz?
Uluslararası antlaşmalar güç dengelerinde ortaya çıkan değişiklikler nedeniyle anlamlarını tek taraflı olarak yitirebilirler. Bu tespit Türkiye için de geçerlidir. Ülkenin bugünlere ulaşan varlığı ve toprak bütünlüğü Lozan Antlaşması’nın sonucu olsa da; açıktır ki artık Türkiye’nin siyasi meşruiyeti açısından Lozan’a ihtiyaç yoktur. Tek gereklilik bu antlaşmaya dayanırken veya onu referans dışı bırakırken tutarlı olmaktır. Diğer bir deyişle ya Lozan hükümlerini bir bütün olarak onaylar ve benimseriz, ya da bu Antlaşma’nın günümüzün koşullarını yansıtmakta yetersiz kaldığını açıklarız. Tabii ki Lozan’ı temel almadığımız durumda bile, söz konusu Antlaşma’nın bazı maddelerini hâlâ savunabiliriz; ne var ki artık bu maddelerin hukuken meşru olduğunu iddia edemeyiz. Çünkü hukuki meşruiyet Antlaşma’nın bütünlüğünden doğmaktadır.
Lozan bir tarafta Türkiye’nin, diğer tarafta ise İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Sırp–Hırvat–Sloven devletlerinin yer aldığı bir antlaşma. Bu nedenle de çizilen sınırlar, adaların kaderi, borçlar ve ekaliyetlerin durumu bir bütünlük teşkil ederek yeni bir ulus–devletin dünya karşısındaki kuruluş ve var olma belgesini oluşturmakta. Antlaşma’da Türkiye eşit bir muhatap olarak algılanmakta ve varılan sonuçlar her iki tarafın karşılıklı yükümlülüğü olarak tanımlanmakta.
Şimdi gelelim bugünü ilgilendiren maddelerden birine. Antlaşma’nın 39. maddesi aynen şu ibareyi içermektedir: “Her hangi Türkiye tebaasının gerek münasebatı hususiye veya ticariyede, gerek din, matbuat veya her nevi neşriyat hususunda ve gerek içtimaatı umumiyede herhangi bir lisanı serbestçe istimal etmesine karşı hiç bir kayıt vaz’edilmeyecektir.” Diğer bir deyişle Türkiye vatandaşları ister özel ister kamusal hayatlarında, herhangi bir lisanı serbestçe kullanabilirler ve o lisanda yayın ve neşriyat yapabilirler.
Önemli olan nokta bu ibarenin sadece gayrımüslimleri değil, bütün Türkiye vatandaşlarını kapsamasıdır. Çünkü Lozan gayrımüslimlerin söz konusu olduğu her maddede açıkça “gayrı müslim tebaa” ya da “gayri müslim akaliyetlere mensup Türk tebaası” terimlerini kullanmaktadır. Bu nedenle de 39. maddede geçen “her hangi Türkiye tebaası” sözü belirgin bir biçimde bütün vatandaşları kastetmektedir.
Son günlerde tartışılan Kürtçe ders ve eğitim konusunu Lozan’ın ışığında ele alarak söylenecekler ise şunlar: Eğitim konusu Antlaşma’nın 40. maddesinde yer almakta ve sadece gayrımüslimlere verilen bir hak olarak tanımlanmaktadır. Ancak seçimlik ders olarak Kürtçenin okutulmasında veya Kürtçe gazete, dergi ve televizyon yayını yapılmasında hiçbir kısıtlama söz konusu olamaz. Bu hak sadece Kürtlere değil, bütün Türkiye vatandaşlarına aittir ve kurulmuş olan devletin hukuki meşruiyetinin temel taşlarından biridir.
Gene de devlet bu hakkı yasaklayabilir; ama bu tercih Lozan’ın bir referans olmaktan çıkmasını ifade eder ve bitmiş olduğunu düşündüğümüz birçok konunun hortlamasına neden olur. Saygın bir devletin kendi kuruluşunun temeli olan bir antlaşma karşısında eklektik ve çifte standartlı bir tutum alması düşünülemez; çünkü bu ikircikli durum eninde sonunda devlet olmanın ne denli becerilebildiği sorularını gündeme getirir. Devletin kendi vatandaşları karşısındaki en basit sorumluluğu ise, herhalde işi bu noktaya sürüklememeyi gerektirir.
03.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|