Yıkım kuzeyden gelir
Pagan kültürlerde kutsalla profan (dindışı, seküler) uzaylar arasında kurulan coğrafi uzaklık semavi dinlerle beslenen kültürlerde yerini kutsalın profanla kuşatılmasına bırakır. Antik Yunan’da Olimpos Dağı ve Roma’da Palatine Tepesi gibi tanrılar meskeni mekanlar hep şehrin, insan yaşamının geçtiği uzayın dışında tutulurken, semitik dinler kültüründe kutsal, gündelik yaşamın parçası haline gelmiştir. Böylelikle pagan kültlerde insanla tanrı arasındaki temel temas, tanrılar kutsal evlerinden çıkıp şehri ziyaret ettiklerinde gerçekleşirken, semavi dinlerde Beytullah kulun günün her anında onu ziyaret edebileceği bir kurbiyette bulunur. Semavi doğunun şehirleri, merkezinde kutsalın, onun çevresinde profandan kutsala geçerken gerekli arınmanın sağlanacağı mikve–abdesthane–hamam–şadırvan halkasının, onun dışında kutsala sunulacak takdimelerin –bu ister kurbanlık hayvan, ister güzel koku, isterse okunacak bir kutsal metin olsun– el değiştirdiği pazaryeri ve nihayet profan hayatın yaşam alanları olmak üzere merkezden muhite yayılan daireler şeklinde kurgulanır. Profan hayat alanının dışını kuşatan güvenlik sebepli şehir duvarı da böylelikle kutsalın dışındaki nihai halkayı oluşturur. Şehrin büyüyüp bu duvarları aşmasıyla aslî güvenlik görevlerini kaybeden bu “Eski Şehir duvarları” kutsalın dışındaki nihai halka olma vasıflarını devam ettirirler. Bunun, içerinin kutsallığını dışarının yerselliğinden mi, yoksa dışarının saf seküler hayatını kutsalın yakınlığı hissinin vereceği suçluluk duygusundan mı korumakta olduğu, kişinin kendisini kutsalın etrafındaki eşmerkezli halkalardan hangisine koyduğuna bağlı olarak cevaplandıracağı bir sorudur.
Kudüs’ün Osmanlı’nın yeniden inşa ettiği Eski Şehir duvarları, tam da bu nihai halka vasfını korumaktadırlar. Her üç semavi dinin de kutsal mekanlarını barındıran bu duvarların içinde Yahudi’si, Hıristiyan’ı, Müslüman’ı gönüllü veya gönülsüz bir huşu ve haşyet atmosferinde buluverirler kendilerini. Şam Kapısı, profan özgürlükler ya da esaretler dünyasından işte bu kula, Rabb’e aidiyet hissini veren iç aleme geçişin kapısıdır. Eski Şehir’in diğer altı kapısı da aynı geçişi sağlasalar da, her biri temelde hemen dışlarındaki ivedi yaşam alanını mesken edinmiş dinin insanlarına kapılık ettiklerinden, her dinin insanını hoşamedi eden Şam Kapısı’nın evrenselliğinden mahrumdurlar.
Şehrin bu en albenili kapısının Mimar Sinan’ın eseri olduğu yönündeki rivayetlerin doğruluğu tartışılır. Her durumda Şam Kapısı’nın yerinde bulunan antik bir kapının üzerine kurulu olduğu ve Eski Şehir’in diğer üç yönden vadilerle korunmasına karşın korunmasız olan bu kuzey yönündeki duvar ve kapıların her zaman daha ihtişamlı yapıldığı bilinmektedir. Eski Ahit kehanetlerinde şehre gelecek yıkımların kuzeyden geleceği (Yeremya Kitabı 1:14) belirtilirken de bu stratejik zayıflık ifade edilmektedir. Nitekim şehrin yaşadığı yıkımların hemen tamamı, –Buhtünnesar, Roma, Haçlı ve İngiliz– kuzeyden, fetihlerin tamamı da şehri savaşsız ve güney kapılarından girerek teslim alan kumandanlarca –Hz. Ömer, Selahaddin ve Yavuz Selim– gerçekleştirilmiştir. Mimari alımlılığına karşın hatıraları hep kuzeyden gelen acı haberlerle dolu olan kapı, bu acı hatıraların bazılarını farklı kültür ve zamanlarda aldığı farklı isimlerin hikayelerinde saklar: Nablus Kapısı, Şam Kapısı, Aziz Stephan Kapısı, Direk Kapısı...
Şam Kapısı’nın isimlerinde saklı hikayelere de önümüzdeki hafta devam edeceğiz.
03.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
k.balci@zaman.com.tr
|