Ey köhne Bizans...
İstanbul’un önemli ana damarlarından biri, Topkapı Sarayı’ndan, dolayısıyla Ayasofya’dan başlayarak batıya doğru yükselen yoldur. Bu hat Divanyolu, Yeniçeriler Caddesi’nden sonra Bayezid’de bir sapanın uçları gibi ikiye ayrılır. Sol taraf Ordu ve Millet caddeleriyle Topkapı’ya uzanır; sağ taraf Vezneciler, Şehzadebaşı, Macar Kardeşler, Fevzipaşa caddeleri adını alarak, hemen daima dik veya hafif yükselişlerle Edirnekapı’ya kadar tırmanır. Her iki kapı da, hem Bizans’ın, hem Osmanlı İstanbul’unun protokol kapılarıdır. Fatih Sultan Mehmed’in beyaz atı üzerinde şehre ilk ihtişamlı girişinden beri Topkapı, Osmanlı padişahlarının Batı seferlerinden dönüşlerinde girdikleri merasim kapısı olmuştur. Edirnekapı ise Bizans imparatorları için böyle bir tak–ı zafer gibidir. Daha sonra Osmanlı döneminde de yabancı elçiler payitahta Edirnekapı’dan girerlermiş.
Topkapı yolu deniz seviyesinde olan Aksaray’a inişten sonra hafif bir meyille yükselir ve kapıya ulaşır. Edirnekapı yolu ise Divanyolu’ndan beri hemen hep yükseliştedir. Fatih–Edirnekapı arası ise şehrin en yüksek yoludur. Bu sebeple Edirnekapı da Topkapı’ya göre daha yüksektedir. Zaten sur içindeki şehrin de en yüksek mevkiidir. Bu demektir ki Mihrimah Sultan Camii’nin minare alemi şehrin göğe yükselen en uç noktasıdır.
Burası İstanbul’un yedinci tepesidir. Buraya gelen yol da yarımadanın sırtıdır. Fatih–Eskiali yokuşundan sonra nispeten düzelen yolun sol ve sağ yamaçları denize ulaşır. Sol taraf, güney yamacı, hafif bir eğimle, elli yıl önce ekili tarlalar olan Yenibahçe veya Bayrampaşa deresi düzlüğüne (şimdiki Vatan Caddesi) indikten sonra yine hafif bir yokuşla Topkapı yoluna varır. Sağ taraf yani kuzey yamacı ise Haliç’e iner. Bu yamacı Haliç’e bağlayan iki ana yokuştan biri Atikalipaşa’dan başlayarak Kurt Ağa semtinden Draman’a ve Balat’a iner. İkinci yokuş ise Edirnekapı’ya çıkmadan, Acıçeşme’de şimdiki Vefa Stadı’nın yanından Salmatomruk, Sultan Çeşme, Kürkçü Çeşme caddelerinden sonra, Draman’dan inen yokuşu keserek Vodina Caddesi adıyla Fener’den Haliç’e ulaşır. Bu iki yokuş, tarih öncesi devirlerde Haliç’e dökülen iki dere yatağını düşündürür.
Bir plan üzerinde işaret çubuğu ile anlatılan coğrafya dersine benzer bu girişten sonra buralarının benim doğduğum, çocukluk ve gençlik yıllarımı geçirdiğim mahalleler olduğunu söylemeliyim. Yalnız benim değil, babamın ve annemin aileleri de bu taraflardandır. Bugün üst üste yığılmış binalar arasında tabii yapısı kaybolan şehri, böyle bir kır manzarası gibi tarlaları, yamaçları, dere yataklarıyla ve epey teferruatıyla anlatışım bundandır. Bu topografiyi görebilmek için en az yarım asır ve daha önceki İstanbul’u yaşamak gerekir. Yarım asır, bir insan hayatı içinde epey uzun bir süredir; ama bir şehrin, tarihî bir metropolün kronolojisinde çok kısa bir zaman parçasıdır. Buna rağmen bu kısa süre içinde topografi büyük çapta bozulmuştur. Onun için şehri bugün gezenler ne dere yataklarının, ne vadilerin ne de yamaçların farkına varabilirler.
Buraları eski saray harabeleri, “dişleri düşmüş sırıtan” surları, Ceneviz yapıları ile Bizans’ın olduğu kadar ahşap zengin konakları, fakir kulübeleri, demir parmaklıkları arasından isli mum artıklarının sarktığı türbeleri, mahalle mezarlıkları, mescitleri, ellerinde kovaları, ayaklarında tıngırdayan takunyaları su sırası bekleyen kadınların çevrelediği çeşmeleriyle bir Müslüman–Türk semti; kiliseleri, havraları, az–çok birbirinden ayrılmış sokaklarında yaşayan Rum, Ermeni, Yahudi, Rus Yahudisi, Bulgar gibi gayrimüslim ekalliyetleri, Acem dediğimiz Azerîleri, Selanikli, Arnavut, Kırım ve Romanya Tatarları, Girit göçmenleri, surlara yaslanan derme–çatma izbelerinde ızgara–maşa yapıp satan çingeneleriyle de Osmanlı’nın dinler ve ırklar mozayiğini temsil eden canlı bir harita idi.
Doğduğum ve üniversite yıllarına kadar yaşadığım ev yukarıda bahsettiğim Sultan Çeşme Caddesi üzerindeydi. Karşımızda hemen ‘Molla Aşkı’ denilen semte doğru bomboş denilebilecek bir tepe yükselirdi. Evin arka tarafı ise Fener’den Sultan Selim’e ve Çarşamba’ya yükselen bir ufuk çizgisine bakar, bu iki yüksekliğin arasında, benim ‘dere yatağı’ diye yakıştırdığım düzlükte ise mahalleler, sokaklar yayılırdı.
İstanbul’u sık sık yoklayan yangınlar, zelzeleler buraları da epey harap etmiş, üst üste gelen savaşlarla da bir türlü düzelemeyen ekonomi, yeniden imarına fırsat vermemişti.
Bütün bu çizdiğim havali Bizans’ın da önemli yerleşme bölgesi olmalıdır. Bahsettiğim yangın ve depremler dayanıksız binaları yıkmış, altından adeta bir arkeolojik tabaka gibi pek çoğu harabe halinde de olsa Bizans’ı ortaya çıkarmıştı. İlkokul öncesinden ortaokulun ilk yıllarına kadar, demek ki 1935–1943 yılları arasında, kâh muhayyilemizden, kâh macera film ve romanlarından icat ettiğimiz çocuk oyunlarına mekân olan ve ‘mağara, oyuk, harabe, gizli geçit’ gibi adlar verdiğimiz yerleri daha sonra bir iki meraklı arkadaşımla beraber tecessüsle dolaşmaya başladım. Edirnekapı’dan Ayvansaray’a inen surların dışındaki hendekler, muhtemelen vaktiyle su ile dolu olduklarından tabanında bereketli bir toprak oluşmuştu. Buralar ekiliydi. Sur içinde ise arka, bazen yan duvarlarını sur taşlarının teşkil ettiği, damları teneke örtülü Çingene kulübeleri vardı. Halkın Tekirsarayı dedikleri Tekfur Sarayı da haşmetli bir harabe halinde yükselirdi. Biraz daha Ayvansaray’a doğru ise çok sonraları Vlaherna olduğunu öğrendiğimiz daha harap bir saray yıkıntısı vardı. Buralarda yine sur duvarlarına yaslanmış izbe taş yapılardan birkaçı cam imalâthaneleriydi. Oralardan geçerken bir süre onların açık pencerelerinden içeri bakar, terden parlayan vücutlarıyla işçilerin kızgın fırınlardan demir çubuklarla çıkardıkları akkor olmuş cam yuvarlaklarını ağızlarıyla şişirip sallayarak onları şişe, gaz lambası gibi adi cam eşya haline getirmelerini şaşkınlık ve hayranlıkla seyrederdik.
Burası tarihî kayıtlara göre İstanbul’un en eski iskân bölgesi olan Eğrikapı’dır. Kapının dışında, yazın kaynayan mısır kazanlarıyla bir eğlence mahalli olan Mısırtarlası, dutluklar, bir de etrafa kötü kokular saçan büyük ahşap deri kurutma depoları yer alırdı. Dericiliğin bu taraflardaki faaliyeti hakkında tarihî bir bilgiye raslamadım. Fakat cam imalâtının Bizans döneminde de Tekfur Sarayı civarında bulunduğu bilinmektedir. Bilmiyorum bu zenaat o geleneğin kesintisiz devamı mıydı? Yalnız mahalle aralarında, viranelerde, sırtlarındaki küfelere eski cam kırıklarını toplayarak, eritilip yeniden döküm için Eğrikapı’daki imalâthanelere satan fıkaraları görürdüm.
Yine Eğrikapı dışındaki yüksek ve genişçe bir tepede, kapısının üzerindeki tabelâda bir hançer resmi de bulunan Hançerli Hamam bulunuyordu. Bu tepenin bir–iki noktasında mağara adını verdiğimiz, yeraltına doğru açılan dehlizler ve oyuklar görünürdü. Muhtemelen bir Bizans yapısının, belki Vlaherna Sarayı’nın parçalarıydı. Halk arasındaki, onlardan da çocuklara geçmiş rivayetlere göre oradan bir dehliz, ta Ayasofya’ya kadar uzanırmış. O yıllarda pek çok çocuğun okuduğu Yavrutürk dergisinde Ahmet Bülent Koçu imzasıyla Reşat Ekrem’in yazdığı “Gizli Yol” adlı bir macera romanı tefrika ediliyordu. Konusu da tam böyle bir Bizans yıkıntıları, dehlizleri arasında geçiyordu. Bizim çocuk muhayyilemiz de bu Eğrikapı mağaralarıyla o roman arasında ilişki kurmakta gecikmedi. Uzun zaman, bir gün oraları keşfetme hülyaları kurduk. Hatta birkaç yaş büyüklerimiz elde fenerlerle o dehlizlerde bir miktar ilerleyip bize uzun uzun gezip dolaştıkları havasını sattılar.
Artık ne o mağaralar, ne dericiler, ne mısır tarlaları, ne dutluklar kaldı. Hatta ne de cam imalâthaneleri. Yalnız sur duvarını takip eden bir yol, geçen yüzyıldaki haritalardan beri bugün de “Şişehane Caddesi” adını taşıyor.
03.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
o.okay@zaman.com.tr
|