Kimsin sen, medya mı mafya mı?
Geçen ay medya ile ilgili ilginç bir kitap yayınlandı Amerika’da. Önyargı (Bias) adıyla yayınlanan kitap CBS News’te yaklaşık 30 yıl çalışan ve Emmy ödülü sahibi Bernard Goldberg’e ait. Muhabirlikten program yapımcılığına kadar hemen her görevde bulunan yazar, “Medyada neler oluyor?” sorusunun cevabına yakın bir kişi. Kitap, itiraflar, eleştiriler üzerine kurulmuş; hatta kitaba tanıtım yazanlar “Bundan sonra akşam haberlerini asla eskisi gibi seyredemeyeceksiniz.” türünde iddialı cümleler sarf ediyor.
Kitaba göz atanlar, yazarın kimi zaman çok hissi ve kişisel yaklaşımlarda bulunduğunu gözlemleyebiliyor. Beni en çok şaşırtan kitabın ilk bölümü: Haber Mafyası. Yazar, Amerikan televizyonlarından HBO’daki meşhur bir diziye atıfta bulunuyor ilkin. Sopranos adlı dizinin kahramanı, bir mafya babası. Acımasız olduğu kadar kimi zaman gözü yaşlı, sert olduğu kadar merhametli biri o. Asıl ilginç olanı mafya babası, bir psikoloğun karşısına geçip itiraflarda bulunuyor sürekli. İşte orada seyircinin kafası allak bullak oluyor. Çünkü Baba’nın ne kadar doğru söylediği bir türlü anlaşılamıyor. Görünüşte çok güçlü, vuruyor, kırıyor, öldürüyor; ama ortada bir şey görünmüyor zaman zaman. Goldberg diyor ki: “Ne zaman bu diziyi seyretsem mafya ile medyanın birbirine nasıl benzediğini düşünürüm.”
Medya ve mafya! Kuşkusuz benzerlikler kurulabilir bu iki güç arasında. Asıl tehlikeli olan, bir gücün hem mafya hem medya haline dönüşmesidir kuşkusuz... Medya, tabiatının gereği, bir güce sahiptir; çünkü onun asli görevleri arasında denetim de (watchdog) vardır. O, düşünce özgürlüğünün, temel hakların bekçisi gibidir. Yolsuzluklara karşı gözetleme vazifesine taliptir. Eğer bu kutsal vazife unutulur ve farklı arayışlar (özellikle ticari çıkar amaçlı arayışlar) yayıncılığın önüne geçerse Goldberg’in dediği haber mafyası (news mafia) ortaya çıkar.
Türkiye’de bu, ne ölçüde vardı, buna karar verecek durumda değilim; fakat bazı olaylar ve bu olayların izdüşümleri insanın kalbine korku salıyor. Tirajı yüksek gazetelerimizini iki gün önceki başlıklarına göz atın lütfen: Kara para da dosyaya girdi (Uzanlar hakkında/Hürriyet), Uzanların kirli çamaşırları–Dosyadaki üçüncü dev (Sabah), Korkudan 10 milyon doları yaktılar (Uzanlar hakkında/Milliyet) Uzan Grubu kendileri hakkında yapılan suçlamalara sessiz kalır mı hiç? “Utanmaz adam” başlığıyla Doğan Grubu’nun patroun Aydın Doğan’a suçlamalarda bulunuyor. Hızını alamayan Star Gazetesi, Sabah Gazetesi’nin halen tutuklu bulunan sahibine “Dinç Bilgin bitti” başlığıyla hücum ediyor...
Bu manşet atışmalarını “medya savaşı” olarak nitelemiyorum; çünkü iş arada bir alevlenip sönen medyatik kavgaların ötesine geçti. Hatta beni kimin haklı–haksız olduğu da ilgilendirmiyor. Ortada bir durum var: Gazete sahipleri ve gazeteciler çok ağır suçlamalarla karşı karşıya. Adli makamlarca incelemeye alınmış konuların üzerine hüküm beyan etmemek de gazetecilik mesleğinin “olmazsa olmaz” rükünlerindendir. O yüzden kişileri ya da grupları çalakalem yargısız infaza tabi tutmak –onlar bunu başkalarına reva görse bile– doğru değildir.
Madem medya insanlarda kuşku doğuracak bir tablonun parçası haline gelmiştir bugün; şapkamızı önümüze koyup düşünmek zorundayız: Nerede hata yapıldı?
Demokratik sistemlerde meşru denetim yollarından biri olan basın bu görevinden uzaklaştığı ve hatta bunu suiistimal ettiği için sorgulanıyor: Medyayı kim denetleyecek? Bir kere medya ile ilgili kanunlar doğru olmalı ve adilane uygulanabilmeli. Bu yol sansür çizgisine çok yakın, dolayısıyla suiistimale de açık uygulamaları çağrıştırıyor; hele demokrasi ve hukuk devleti gibi kavramlar tam oturmamışsa...
Medyanın en iyi denetleyicisi yine medyadır aslında. Türkiye’de medya mensupları –internetteki özgür ve iyi niyetli bazı çalışmalar dışında– yayının atraksiyonları üzerine çok konuşuyor; ama yayın ilkeleri üzerine kafa yoran(lar) yok denecek kadar az. Hatta diyebilirim ki meslek etiği üzerine kafa yoran ve bu mesleğe gönül veren kişi ya da kurumlar üzerinde müstehzi bir taciz bile var. Aslında gazeteciliğin ilkeleri hemen herkes tarafından biliniyor; ama bu kuralları uygulamak zor geliyor, belki de işimize gelmiyor. Bu açıdan bakınca yazı işleri müdürleri ve yayın editörlerinin büyük sorumluluğu var. İster haberin yönlendirilmesi, sipariş edilmesi, takipte tutulması, isterse yapılan haberin sayfalara yansıması aşamasında bu kişilerin büyük sorumluluğu var. Kimi zaman birinci sayfadan sunulan haberin içindeki ayrıntısına döndüğümüzde haberin nasıl manipüle edildiğini görüyorsunuz. Anlaşılıyor ki muhabir mesleki iyi niyetiyle gerekli enformasyonu yapmış; ama o haberi birinci sayfaya taşıyanlar “habere takla attırma” görevi üstlenmiş. Bazen içerdeki haberin muhtevası bile değiştirilebiliyor.
Belli bir oranda yayın ciddiyetini güvendiğim bir gazetede ilginç bir habere rastladım bir gün. Haber, Türkiye’nin sevilen bir şahsiyetinin ANAP’tan milletvekili adayı olacağını söylüyordu. O şahsı tanıdığım için hayretler içinde kaldım. İlk şaşkınlıktan sonra, muhabirin samimi bir dostum olduğunu fark ettim ve telefon açarak olayın aslını sordum. Aldığım cevap enterasan: “Vallahi haberi ben böyle yazmadım, yazı işleri kafasına göre değiştirmiş.” Neyse ki bir gün sonra açıklama girdi “saygın” gazete; tabii ki açıklama içerde küçücük bir duyuruydu.
Basın meslek kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin ve en önemlisi okuyucuların denetim denkleminde yerini alması ve bu rolü dürüstçe oynaması gerekiyor. Aksi takdirde medyayı düşündükçe mafyayı hatırlayan sadece CBS’in emekli gazetecisi olmayacak...
NOT: Gazetemizin sembol yazarlarından Hekimoğlu İsmail’in rahatsızlığı hepimizi üzdü. Dün yaptığım ziyarette, şuurunun açık ve yerinde olduğunu gördüm. İnşaallah önümüzdeki günlerde sağlığına kavuşur. Bu vesileyle kendisine ve yakınlarına okuyucularımız adına geçmiş olsun der, acil şifalar dilerim.
04.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.dumanli@zaman.com.tr
|