Uluslararası Para Fonu (IMF) uluslararası parasal işbirliğini, döviz kurlarının istikrarını sağlamak ve geçici ödemeler dengesi açıklarına finansal yardımlar yapmak amacıyla 1946 yılında kurulan ve halen 183 üyesi olan bir kuruluştur. Türkiye bugüne kadar IMF ile 18 stand–by anlaşması imzalamıştır. Türkiye’den başka bu kadar çok anlaşma imzalayan ülkeler arasında Filipinler (19), Panama (17) ve Uruguay (17) gelmektedir. Ortalama olarak her üç yılda bir Türkiye ve IMF arasında bir anlaşma imzalanmıştır.
IMF ve ABD’nin yeni düzen içindeki rolü ve sorumluluklarının tartışılması, 1995 Meksika krizi sonrası gündeme gelmiş ve Asya krizi bu süreci daha da hızlandırmıştır. Gelişen ve değişen şartlar, IMF’nin rolünü ve “uluslararası finans piyasalarının yeni mimarisi” meselelerinin sorgulanmasına sebep oldu.
IMF politikaları
ve sonuçları
IMF son başvurulacak kredi mercii olduğu için ülkeler krize girince, IMF’ye müracaat ederler. IMF ödemeler dengesi problemi olan ülkelere sürdürülebilir ekonomik büyümeyi tekrar sağlamak üzere krediler verir. Bu krediler içerisinde yer alan stand–by anlaşmalarından faydalanmak isteyen ülkeler “niyet mektubu” verirler. Bu mektupta, borçlu ülkenin parasını istikrara kavuşturmak, ithalat giderlerini ödeyebilmek, uluslararası rezervlerini yeniden inşa etmek, sermaye kontrollerini ve ticaret kısıtlamalarını kaldırmak amacıyla IMF yetkilileri, IMF’nin söz konusu ülke temsilcisi ülkenin bürokratları ile birlikte hazırlanan bir programın uygulama takvimi belirtilir. Bu programlar talep daraltıcı bazı özelliklerinden dolayı “kemer sıkma” olarak da bilinmektedir.
IMF’nin Asya, Latin Amerika ve Türkiye’de uyguladığı politikalar başlıca üç hususta eleştirilmektedir. İlk olarak, mali politika önerileri yanlıştır. Kriz esnasında harcamaların kısılması ve vergi oranlarının artırılması, yetersiz olan toplam talebi daha da artırarak krizi derinleştirmektedir. IMF Tayland, Kore, Endonezya, Meksika, Arjantin ve Türkiye’de çağrıldığında, derhal faiz dışı bütçe fazlası kısaca, mali tutumluluk talebinde bulunmaktadır. Büyük bütçe açıklarından kurtulmak için ülkelerden vergileri artırıp, harcamaları kesmeleri istenmektedir. Bu istekler uygulanmadığında ise, gereksiz yere işlerin kontrolden çıktığı havası yayılmakta bu da piyasalardaki paniği ve ülkeden sermaye kaçışını artırmaktadır.
Halbuki Asya’da IMF dışında hiç kimse bu ülkelerin ciddi bir bütçe açığı problemi olduğunu düşünmüyordu. Bu programlar uygulandığında talep düşmüş, durgunluk derinleşmiştir. Bir başka örnek olarak Meksika’daki 1995 krizi sonuçlarına bakabiliriz. Meksika 1994 yazında başarılı bir ülke olarak gösteriliyordu. Başkan Salinas bütün dergilerin kapağında kahramandı. Bir yıl sonra ise, olabilecek bütün suçlarla itham edilen bir sürgündü. IMF politikaları uygulaması sonucu, Nisan 1995’e gelindiğinde 500.000 kişi işsiz kalmış, diğer 4 milyon kişi mecburen çalışma saatlerini haftada 14 saate indirmişti. Meksika açısından IMF–ABD kurtarma paketinin kısa vadedeki kayıpları, kazançlarından daha fazla olmuştur. Meksika’daki uluslararası yatırımcıların sermaye kayıpları ile Meksikalıların kayıpları karşılaştırıldığında Meksikalıların daha çok kaybettiği ortaya çıkmaktadır.
İkinci olarak IMF, mali yardımın bir ön koşulu olarak, “yapısal reform” talep etmektedir. IMF yetkilileri, bu isteklerinin gerekçesini, iş hayatının her alanında güveni yeniden tesis etmeye çalışmak olarak izah edeceklerdir. Bugün IMF taleplerinin bu aşırı genişliği karşısında ABD’nin krizi bahane ederek, Asya ile ilgili ideolojik vizyonunu hayata geçirmeye çalıştığı ile ilgili şüpheler gündeme gelmektedir. Asya Krizi başladığından beri IMF’nin rolü hakkında pek çok eleştiriler olmuştur. Başta Paul Krugman olmak üzere bazı iktisatçılar, krizi IMF’nin (ve aslında IMF politikalarının birçoğunu fiili olarak bu kuruluşa dikte ettiren Amerikan Hazine Bakanlığı’nın) yarattığını veya kriz esnasında işleri düzeltecek yerde, daha da kötüleştirecek bir kriz yönetimi uyguladığını iddia etmektedirler.
Üçüncüsü, IMF’nin önerdiği yüksek faiz politikalarına getirilen eleştirilerdir. IMF hızla düşen kurların korunmasında büyük oranda faiz artışları önermektedir. Kurların düşüşünü faiz ile engellemek mümkün değildir. Yüksek oranlı faiz artışının maliyetini ülke ekonomisi üstlenmek zorunda kalmaktadır. Ülke parası üzerinden yapılan borçlanmaların da maliyeti artmaktadır, şirketler iflasa gitmektedir.
IMF, politikalarının doğruluğunun kanıtı olarak G. Kore’deki düzelmeyi göstermektedir. Fakat krizden etkilenen dört ülkeye baktığımızda, Kore’den sonra enflasyonda iyileşme kaydeden ülke, IMF’nin tavsiyelerine karşı çıkan ve sermaye denetimlerini yürürlüğe koyarak dünyayı şoke eden Malezya’dır. Kore’nin başarıya ulaşmasında en önemli faktör, 1998 başında borç ertelemesine gitmesidir.
Sonuçta ortaya çıkan her krizden sonra IMF çok daha fazla eleştiri alarak iyice güven kaybetmektedir. Asya krizinden sonra hem Joseph Stiglitz ve Paul Krugman gibi tanınmış iktisatçılar, IMF’ye, Latin Amerika’da uyguladığı programların aynısını ülke isimlerini bile değiştirmeden hem de Güneydoğu Asya’da uygulamak ve bu ülkeleri kurtarmak yerine emperyalist sermayeyi kurtarmaya çalışmak gibi ithamlarda bulundular.
Türkiye’de son kriz ve IMF politikaları
Özellikle 1990’lı yıllarda değişim oranı sabitlenmiş belli bir devalüasyon oranı önceden belirlenmiş kura dayalı istikrar politikaları başarısızlıkla sonuçlanmasına rağmen, IMF Türkiye’ye de bu sistemi önermiştir. Bu IMF ile yapılan bir anlaşma sonucu Türkiye’nin onayladığı bir programdır. Bu tip istikrar programlarının faiz oranlarını ve enflasyon beklentilerini kısma konusunda avantajlı tarafları olmasına rağmen, olumsuz taraflarının da bulunduğu gerek uygulamalarla gerek yapılan teorik çalışmalarla ortaya konmuştur. Döviz kurunun aşırı değerlenmesi, cari açıkların sürdürülemez boyutlara ulaşmasına, ülkenin kısa vadeli borçlarının rezervlere olan oranının artmasına, finansal kesimin zayıflamasına, likidite sıkıntısı içine düşülmesine, temel makro göstergelerin bozulmasına yol açmaktadır.
Ayrıca sabit kura dayalı politikalar, bankaların, finansal kurumların ve şirketlerin dövizle borçlanmasını teşvik etmiş böylece “ahlaki tehlike” sorununun ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Borç alınan para ahlaki tehlike yaratma ihtimalini de kendi içinde taşır. IMF ülkelere kredi verir. Ülkelerde bu kredileri kullananlar yani hükümet, iş dünyası, bankalar ve müşterileri arasındaki ilişkiler “ahbap çavuş kapitalizmi” (crony capitalism) adı verilen şeffaf olmayan, bulanık ve kirli bir şekilde ise, bu krediler boşa gitmektedir. Bedelini ise ülkenin vergi mükellefleri ödemektedir. Türkiye gibi işletme yönetiminde şeffaflığın olmadığı, holdinglerin bankaları ve medya şirketleri olduğu bir ülkede, bankaların kendi şirketlerine borç vererek ahbap çavuş kapitalizmi ya da eş dost ilişkisi diye tercüme edilen rant kollama ve haksız rekabete yol açarak krizi hızlandırmıştır.
Bir önemli husus da; eylül başlarında program bir krizin ipuçlarını vermesine rağmen, hükümetin, kredibilitesini kaybetmekten korkarak programı ısrarla uygulamaya devam ederek krizi ateşlemesidir.
IMF başta Türkiye’de mali kriz olmadığını ilan etmekle aceleci davranmıştır. IMF’ye göre kriz Türkiye’nin derin yapısal sorunlarını yansıtıyordu ve köklü reformlar yapılmadan çözülmeyecekti. Ayrıca IMF verdiği kredilerin şartı olarak, ülkelerin birkaç ay içerisinde bütün kurumsal yapılarını kökten değiştirmelerini talep edip, dünyada hiçbir hükümetin yapamayacağı bir konuda ısrarcı olarak, paniğin artmasına yardımcı olmuştur. IMF’nin beklenen krediyi vermeyeceği tehdidi altında, Türkiye Büyük Millet Meclisi süratle gece gündüz çalışarak, alışılanın dışında, yeterince müzakere edilmeden yeni kanunları Meclis’ten geçirmektedir. Mevcut reformlar suiistimallerin yalnızca bir kısmını düzeltmiştir. En kötü yönetilen bankalar kapatılmış, en yozlaşmış şirketlerinin birkaçı cezalandırılmış; ama Türkiye ekonomisine özgü rant kollama, rüşvet, yolsuzluklar, medya – banka – holding ve siyaset bağlantıları büyük ölçüde düzeltilmeden kalmıştır.
Türkiye ve Asya ülkelerinde ortaya çıkan krizlerin çok önemli bir diğer nedeni de, sermaye hareketlerinde başta IMF ve gelişmiş ülkeler tarafından uygulanan çifte standarttır. Gelişmiş ülkeler 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bir nesil boyunca sermaye denetimi uygulamış, refaha kavuştuktan sonra, ülkelerini sermaye hareketlerine açmışlardır. 20 yıl önce gelişmiş ülkeler bile çift haneli enflasyonla uğraşırken, bugün konvertibilitenin ve fiyat istikrarının daha önemli olduğunu savunmak gelişmiş ülkeler için bir çifte standarttır. Bu bir can yeleği takmaksızın dünya sermaye piyasalarında Türkiye’yi yüzdürmeye benzemektedir. Krizin tekrarlanma riskini azaltmak, küreselleşen uluslararası finans piyasalarının azgın dalgalarından kurtularak kredi alan değil veren bir Türkiye’nin sahillerine doğru hızla yüzmek istiyorsak, IMF paketlerini sorgulamadan uygulamak yerine, vergi veren mükellefler olarak alınan kredileri bizzat bizlerin ödediğini unutmamalıyız.
Prof. Dr., Fatih Üniversitesi öğretim üyesi.
04.02.2002
|