Neden düşünce suç olamaz?
Düşüncenin ve düşünceyi ifade etme özgürlüğünün hiçbir şekilde yasaklanmamasını gerektiren üç ana sebep var:
1. Bir toplum hangi yüksek düşünce düzeyinde olursa olsun, düşünme faaliyetinin sona erdiği, mükemmelliğe ulaştığı ve artık düşünülmeye değer bir şey kalmadığı söylenemez. Böyle bir iddianın zorunlu sonucu akli faaliyetin dondurulması, beynin taşlaşmasıdır. “Siyasi hamakat” bu iddialarla ortaya çıkmıştır.
Yakın tarihte düşünce faaliyetinin sona erdiği ve artık düşünülecek her şeyin düşünüldüğü iddiasının somut örneği “Hegel’in felsefi ahmaklığı”dır. Hegel’in felsefenin sona erdiği yolundaki iddiası, faşizm ve komünizmde somutlaşan totaliter rejimlere yol açtı. Fukuyama’nın tarih tezi bu hamakata dayanır. İnsan düşünen, mantık yürüten, yeni yaklaşımlar peşinde olan ve daha iyisi için alternatifler üreten bir varlıktır. İnsani ve toplumsal gelişme, daha yüksek düzeyde ahlaki hayat ve sosyal refah, düşünce faaliyetinin özgürce sürmesine ve yeni arayışların imkan dahilinde yürümesine bağlıdır.
2. Düşünceyi yasaklayanlar, toplumsal hayatın tek bir görüş ve ideolojinin blokajı altına girmesini istediklerinden, –açıkça ifade etmeseler bile– bundan kendi sosyal, politik ve ekonomik statülerini, ayrıcalık ve avantajlarını pekiştiren statik yapıların tahkimini amaçlamaktadırlar.
Toplumsal iş bölümü ve bir arada yaşamanın doğasından kaynaklanan sebepler dolayısıyla yöneten ve yönetilen kategorileri bulunmaktadır. Yönetimin meşruiyeti, halkın rızasına uygun olması, yönetileni karar mekanizmalarına katması ve her aşamada denetlenmesine bağlıdır. Demokrasiler için hayati derecede önemli olan açık toplum ve şeffaf yönetim; ancak bu sayede sağlanır. İfade özgürlüğü yoksa, kamu otoritesini ve kamu görevlilerini belli ahlaki ve yasal sınırlar dahilinde tutmak mümkün değildir. Görev ve sorumluluklar açıkça tanımlanmış olsa bile, kamu görevlilerinin bu sınırlar içinde görev yapıp yapmadıkları muhalefet, eleştiri ve denetim özgürlüğünün güvence altında tutulmasıyla anlaşılabilir. Kuvvetler ayrılığının sağlanmış olması, her zaman yönetimin hukukun üstünlüğüne uygun olduğunun garantisi değildir. Bazı durumlarda her üç kuvvet de toplumsal hayatın gelişmesine ve genel refaha aykırı olarak ya ortak bir ideolojide veya organik çıkarlar çerçevesinde buluşabilir, görünmeyen ittifaklar içinde sureta ayrıymış gibi görünebilirler.
3. Bunlara bağlı olarak konunun “demokrasi teorisi” açısından da önemi vardır. Çoğu zaman düşünüldüğünün aksine, demokrasi tek bir defalığına tanımlanmış ve tanımı belli bir çerçevede dondurulmuş bir rejim değildir. Klasik olandan farklı olarak modern demokratik telakkinin ayırt edici vasfı “işleyen bir süreç” olması ve öyle algılanmasıdır.
Demokratik sürecin gelişmesini ve daha iyiye doğru tekamül etmesini sağlayan şey, onun sivil düzeyde “müzakere imkanları”nı sonuna kadar açık tutmasıdır. Diğerleriyle mukayese edildiğinde “en az kötü olan demokratik rejim” gelişmesini, kendini işleyen bir süreç olarak görmesine borçludur. Demokratik süreçte gelişmeyi sağlayan aktörler devlet ve devletin görevlileri değil, yurttaşlar ve kendi aralarında yürüttükleri tartışma ve müzakerelerle kamu yönetimi, rejimin genel gidişi ve siyasetin daha iyi ve verimli düzeyde şekillenmesini amaçlayan sivil aktörlerdir. Politik toplumun aktörleri bundan hoşnut olmasalar bile, müzakere ve eleştiri özgürlüğünü zedeleme, bu özgürlüğün kullanımını güçleştirme gibi yollara başvuramazlar.
Bu sebepler dolayısıyla da düşünceyi kısıtlayan maddeler ceza hukuku içinde yer alamaz.
05.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|