Eleştiri ve hakaretin sınırları
İfade özgürlüğünün kısıtlanması ile “hakaret” arasında hiçbir yönden pozitif ilişki yoktur. Elbette kişilerin, resmi ve sivil kurum ve kuruluşların hakarete maruz kalmasını kimse hoşgöremez. Toplum hayatında daima saygınlığına önem verilen değerler vardır. Kutsal değerler ve şiarlar, şahıslar ve kuruluşlar bu kapsamdadır. Hakaret, ahlaki ve hukuki açıdan suç teşkil eder. Ve hakarete uğrayanlar, yargı yoluyla kendilerine hakaret edenlerden hesap sorma hakkına sahiptirler. Bu konuda kimsenin itirazı yoktur.
Ancak ihtilafa konu olan husus, neyin ve hangi ifadenin “hakaret ve tezyif” kapsamına girdiği meselesidir. Burada tanımlar ve tanımsal çerçeveler konusunda belirsizlikler var. İfade özgürlüğünü kullanmak amacıyla yazı yazan veya konuşma yapan çok sayıda kişinin ikide bir hakimin önüne çıkması ve bazen ceza alıp hapse düşmesinin sebebi budur. Aslında eğer özel bir kasıt yoksa, çeşitli haksızlıklara ve mağduriyetlere yol açan söz konusu belirsizliği gidermenin en emin yolu, dilin yani bugün konuştuğumuz Türkçenin imkanlarına başvurmaktan geçer.
Türkçe bir kabile dili değildir. Tarih içinde farklı kaynaklardan beslenerek ve büyük bir imparatorlukta yaşayan milyonlarca insanın anlaşma dili olarak bugüne gelmiştir. Kelime ve kavramlar sanıldığının aksine belirsiz değildir; her bir kelime ve kavramın hangi niyet ve fiile göndermede bulunduğu üç aşağı beş yukarı bellidir.
Başvuracağınız güvenilir bir sözlük, “hakaret” ve “tezyif” kelimelerinin hangi anlam düzeyine işaret ettiğini bize kolayca gösterebilir. Mustafa Nihat Özön’ün “Büyük Osmanlıca–Türkçe Sözlük” (4. Bsm. 1965, İst.) adlı değerli eserinde bu iki kelime şöyle tarif edilmektedir:
Hakaret: Saygı göstermeme. Alçak görme. Aşağılama.
Tezyif: Çürütme. Eğlenme. Maskaraya alma.
Başka sözlükler de “hakaret”e “kötü davranma, izzeti nefsini kırma, aşağılama, hor görme; onur kırma, onura dokunma, küçültücü söz ve davranış”; “tezyif” için de “küçültme, alay etme” gibi karşılıklar verirler.
Sözlüklerin işaret ettiği anlam çerçevesi, hakaret ve tezyife yeterince açıklık getirmeye yetiyor. Ancak aldığı kararlardan, ortaya koyduğu icraatlardan ve icraatını yaparken takip ettiği tarzdan, kullandığı yöntem ve araçlardan dolayı eleştiriye muhatap olan resmi bir birimin, bu anlam çerçevesiyle hiçbir ilgisi olmadığı halde, “hakarete ve tezyife uğradım” diye mahkemelere müracaat etmesine ne diyeceğiz?
Kanuni yetkilerini aşan bir birime “senin bu yaptığın kanun dışıdır, illegaldir” dendiğinde, –velev ki bu haksız bir suçlama olsa bile– bu birimin yapması gereken; yaptıklarının niçin kanuna uygun olduğunu anlatmak ve kendisine yöneltilen suçlamaları kamuoyu nezdinde reddetmek iken, böyle yapmayıp ifade özgürlüğünü kullanan insanları ceza kanunlarıyla tehdit etmeye kalkışması, aslında “eleştiri ve ifade özgürlüğü” ile “hakaret ve tezyif” arasındaki sınırların ne kadar birbiri içine girdiğini göstermektedir.
Her şeyin karmaşık hale getirildiği, en temel hak ve özgürlüklerin askıya alınmasına sebebiyet veren suçların tanımsız bırakıldığı, birbirinden tamamen farklı kategorilerin iç içe girdiği bir ülkede ne hukuktan bahsetmek mümkündür ne de demokrasiden.
AB sürecinde “uyum yasaları” adı altında yapılan değişiklik, ölümü gösterip sıtmaya razı etme taktiğidir. Baskı rejiminin nimetine konanların hiçbir şeyi değiştirmeye niyetleri yoktur.
06.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|