Hadi, işiniz iş yine!
İki aydan bu yana bir türlü toplanamadığı için görüşülemeyen
ekonomik program ve koalisyon hükümetinin verdiği ‘niyet mektubu’ nihayet IMF
İcra Direktörleri Kurulu’nca onaylandı ve IMF ile yeni stand–by anlaşması
gecikmeli de olsa imzalandı. Ne mutlu bize ki, hasretle ve büyük bir sabırla
beklediğimiz gerçekleşti.
Böylece, IMF heyetinin yıl içinde yapacağı gözden geçirmelere
bağlı olarak dilimler halinde serbest bırakacağı 5 milyar dolar hariç ilk
aşamada IMF ve Dünya Bankası’ndan Türkiye’ye 9,3 milyar dolar kaynağın
gelmesinin önü açıldı. Bu arada, stand–by düzenlemesi ile IMF’ye taahhüt
edilenler arasında; kamu personel reformu diye gönüllü emeklilik ve zorunlu
işten çıkartma, gelir artırıcı önlemler adı altında zaten yüksek olan vergilerin
üzerine ilave yükler getirilmesi yer alıyor. Şu bir gerçek ki, bu program sosyal
bakımdan tahripkar içeriğe sahip. Varsın ekonominin yönetimi ve denetimi tamamen
IMF memurlarının kontrolüne terk edilmiş olsun. Varsın program, zaten bozuk olan
sosyal dengeleri daha da bozacak niteliğe sahip olsun. Kime ne? Bunlar boş
işler...
IMF ile Dünya Bankası’na sırtımızı dayadığımıza ve ‘yeşil’ dolarların gelmesi
kesinleştiğine göre, artık korkulacak bir şey kalmadı. Şimdi, asıl mesele, gelen
bu paranın nasıl paylaşılacağı? Gerisi laf–ı güzaf... Şurası kesin ki, aslan
payı, zor durumdaki bankaların kurtarılmasına gidecek. Temel hedef, bankacılık
sektörünün kendi ayakları üzerinde durmasının sağlanması. Önemli olan, sektörün
güçlendirilerek, tekrar reel ekonomiye kredi verme fonksiyonunu üretebilecek
işlevselliğe kavuşturulması. Bu amaç uğruna gelen dolarların 4,5–5 milyar doları
bankacılık sektörünün güçlendirilmesi için aktarılmış çok mu? Çok diyen varsa
onlar iktisat bilmiyor demektir...
Uzun zamandan bu yana dolarların geleceğinin kokusunu alarak üst
üste toplantılar yapan ve ekonomi yönetiminden kesin destek sözü koparan reel
sektörün 1–1,5 milyar dolar alması hemen hemen kesin gibi görünüyor. Yoksa bunca
toplantı, kopartılan patırtı ve reel sektörün kurtarılması için üretilen
‘İstanbul yaklaşımı’ fikri niçin var? IMF’den gelen paranın geri kalanı iç borç
finansmanı için Hazine’nin kullanımına bırakılacağına göre borcun çevrilememesi
korkusu da kendiliğinden ortadan kalkmış oluyor. IMF’nin böyle bir imkanı
Hazine’ye, tamamen devlete borç veren kesimlerin alacaklarını zorlanmadan tahsil
edebilmeleri için yarattığı tartışmasız bir gerçek. Söylendiği gibi Hazine’ye
böyle bir imkanın, faiz oranlarının aşağıya çekilmesi için üretildiğine
inanılması safdillik olur... Her ne kadar Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı, bu
programın uygulanması ile ekonominin büyümeye geçeceğine dair kesin ifadeler
kullanıyor olsa da, uygulanacağına dair koalisyon hükümetince de IMF’ye kesin
sözler verilen program ile ekonomik büyüme hedeflerinin ters düştüğü bir başka
husus. Bizim gibi ülkelerde ekonominin büyümeye geçmesi, devletin vergi ve faiz
indirimlerine gitmesinin yanı sıra harcamalarını artırması ile mümkün. Hem kamu
harcamalarının kısılması, hem vergi gelirlerinin artırılması hem de işten
çıkartmaların hedeflendiği bu tarz bir program ile kamunun ekonomiyi canlandırma
adına kullanabileceği enstrümanları devre dışı bıraktığı açık. Bu durumda, bu
program ile ‘büyüme, istihdam ve refahın birlikte başarılması’ görüşü iktisat
tekniği bakımından taban tabana zıt ve görüşün sahibini doğrudan bağlıyor. Şu
bir gerçek ki; ülkenin sürüklendiği ve mevcut yönetim anlayışı ile çıkış yolu
bulmakta zorlanıldığı bu istenmeyen şartlarda, son çare olarak, IMF kapısına
dayananlar ipleri tamamen IMF’ye bırakmışlar. Parayı veren IMF de harcanma
kontrolünü aracısız gerçekleştirmek istiyor. Bunu da elde etmekte zorlanmadığı
anlaşılıyor. Bize de zannettikleri gibi sonuçlarına katlanmak mı kalıyor?...
Kıssadan hisse: “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan, rahat yaşamanın yollarını
aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra
hürriyetlerini, sonra da istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.” M.K.Atatürk
Dünya gençleri, biz yaşlıları topluyoruz
16 ülkenin katılımı ile Mali’de düzenlenen Afrika Uluslar Kupası’ nda ev sahibi Mali’nin yanısıra Nijerya, Kamerun ve Senegal yarı finale yükselen takımlar oldu. Afrika kıtasını, 17. Dünya Kupası’nda temsil edecek olan; Nijerya ve Kamerun yollarına devam ederken, Güney Afrika Cumhuriyeti ve Tunus çeyrek finalde elenerek kupaya erken veda etti.
Şampiyonaya katılan takımların kadrolarında Türkiye liglerinde futbol oynayan birçok futbolcu bulunuyor. Bunlar arasından; Mali ile Gençlerbirliği’nden Oumar Dabo, Kamerun ile Samsunspor’un kalecisi Allum Bouhkar ve Rizesporlu Alnoudji Nicolas yollarına henüz devam edenler.
Çeyrek final karşılaşmaları sonrası kupaya veda etmek zorunda kalan; Kongo’da Erzurumsporlu Yvos Kitutela, Mısır’da Gençlerbirliği’nden El Saka ve Ahmed Hassan, Tunus’ta Beşiktaş’tan Zoubeyir Baya sergiledikleri başarılı futbolla beğeni kazanan oyuncular arasında yer aldılar. Nijeryalı Ike Shorunmu, Jay Jay Okacha ve Tijani Babangida ile Kamerunlu Njitap Geremi yollarına devam eden ülkemiz futbol severleri için diğer tanıdık isimler.
4/4/2 oyun sisteminin uygulayıcısı olan şampiyonaya katılan takımların kadrolarında bulunan oyuncular, daha çok; Fransa, İngiltere, Federal Almanya, İtalya, Hollanda ve İspanya gibi Avrupa’nın önde gelen ülkelerinde futbol oynuyor. Avrupa takımları, bu oyuncuları, ümit ve gençler kategorisinde düzenlenen şampiyonalarda izleyerek renklerine kazandırıyorlar.
Kablolu TV üzerinden yayın yapan Eurosport kanalının naklen yayınlayacağı yarı final ve final karşılamalarını izleme şansı bulan futbol severler Kamerun’dan; Samuel Eto’o (Mallarco/1981), Pierre Wome (Bologna/1979), Etame Meyer Lauren (Arsenal/1977) ve Salomon Olembe (Marsilya/1980), Nijerya’dan; Joseph Yobo (Marsilya/1980), Celestine Babayaro (Chelsea/1978) ve Julius Aghahowa (Shakhtar Donetsk/1982), Senegal’den; Henri Camara (Sedan/1977), Pape Bouba Diop (Grasshoper/1978) ve Ousseynou Dıouf (Lens/1981) ile Mali’den; Mahamadou Diarra (Vitesse/1981), Adama Coulibaly (Lens/1980), Djibril Sidibe (Monaco/1982), Boubacar Diarra (Freiburg/1979), Seydou Keita (Lorient/1980) ve Mamadou Bagayoko (Strasburg/1979) gibi genç yıldızları büyük keyif alarak seyredecekler.
Futbol severler bu kalitede oyuncuları izlediklerinde de, bu oyuncularla, bizim takımlarımızda oynayan yabancı yaşlı oyuncuların kıyaslamasını yapmaktan kendilerini alamayacaklar. İster istemez cevabını bulmakta ciddi zorluk çekecekleri; bu genç oyuncuların daha önceden neden bizim takımlarımız tarafından bulanarak transfer edilemediği sorusunu kendilerine yöneltecekler. Kuşkusuz o zaman, transfer ettikleri yaşlı oyuncularla göz bağcılık yapan yönetici ve teknik adamlarımızın nedenli içe kapalı oldukları gerçeği açık bir biçimde ortaya çıkacak...
07.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
i.kibrizli@zaman.com.tr
|