Haberler ve gerçekler
Denktaş ile Klerides arasındaki görüşmeler maratonu devam ediyor. Ajansların geçtiği haberlere bakılacak olursa, taraflar geçen hafta anayasal konularla ilgili görüşmeleri tamamlamışlardı. Bu hafta içerisinde de güvenlik meseleleri tartışılmış olacak.
Haberler ‘bu iş bitti ve Kıbrıs meselesi çözüldü’ tarzında veriliyor. Oysa durum hiç de öyle değil. Ve bunu konuyla ilgilenen herkes biliyor. Kıbrıs meselesinin, Türk tarafının çıkarlarına halel getirmeyen bir çözüme bağlanması biz de dahil herkesin arzusu. Ancak bu haberler hiç kimseyi rehavete sürüklememeli. Tıpkı IMF’nin 11 Eylül konjonktürü sayesinde Türkiye’ye verdiği paralarla Arjantin olmaktan son anda kurtulmanın bizleri rehavete sürüklememesi gerektiği gibi.
Ancak Türkiye’de haberlerin veriliş biçimi ve gündemlerin oluşma şekli biraz garip. Mesela, genişlemesi itibarıyla, AB açısından bir dönüm noktası teşkil eden Doğu Avrupa ülkeleri konusunda son zamanlarda yaşanan ciddi sorunların Türk basınında haber değerinde görülmemesi gibi. Pazartesi (4 Şubat) günkü yazımızda değindiğimiz gibi, AB’nin son bir ay içerisinde bu ülkelere söyledikleri şeyler Türkiye açısından fevkalade önemli olmalıdır.
Çünkü AB, genişlemenin ilk dalgasında yer alacak bu ülkelere ‘üye olmak için ya yedi ila on sene beklersiniz, ya da üye olduktan sonra yaklaşık on yıl boyunca AB fonlarından para almayacağınızı taahhüt etmelisiniz’ dedi. Üstelik bunu resmi olarak söyledi. Yani yıllardır AB içerisinde resmi olmayan bir şekilde ve bu fon sisteminin yeni üyelere de açılmasından zarar görecek ülkelerin temsilcileri tarafından dile getirilen bu görüşler AB belgelerine girdi ve resmileşti.
Dolayısıyla bu görüşler AB politikası oldu. İşin ilginç yanı, AB üyeliklerine kesin gözüyle bakılan Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya ve Slovenya’nın (özellikle de Polonya’nın) ikinci sınıf üyelik manasına gelen bu tekliflere karşı oldukça kararlı ve haysiyetli bir tavır belirlemekten geri durmamaları. Yani bizim gibi ‘tamam abi, emrin olur abi’ havasında olmamaları. Tam tersine, AB’ye ekonomisini açacak yani gümrük duvarlarını sıfırlayacak olmalarının bu fonlarla telafi edilmesi gereğini ısrarla söyleyerek bir mücadele sürdürüyorlar. Bu mücadelenin sonucu Türkiye açısından fevkalade önemli olacak; zira eğer AB bu tür ikinci sınıf üyelikler ihdas edecek olursa, birinci, ikinci ve üçüncü genişleme dalgasında yer alması oldukça zayıf olan Türkiye neye, daha doğrusu kaçıncı sınıf üyeliğe hazırlanıyor dersiniz?
Oysa mesele açık. Türkiye, içinde fon kalmamış ve ekonomik kalkınmasına ciddi katkılar sağlayacak hiçbir ilave kazanç getirmeyecek olan bir AB’ye üyeliğe hazırlanıyor. Ve bunun içeride bize söylendiği gibi 2007’lerde falan gerçekleşmesi hiç mi hiç mümkün değil. En azından yirmi ila yirmi beş yıl vakit alacak uzun, ince ve giderek faydasızlaşan bir yol. Ama bunun karşılığında yapmamız gerekenler ‘hemen’ kaydıyla isteniyor. Kıbrıs bunlardan biri. Ardından sıra Ege’ye gelecek. Bu arada bir dünya kanuni (hukuki değil) düzenleme. PKK’nın cesaretlendirilmesi, Apo’nun Türk milletinin gözünün içine baka baka kahraman yapılması vs. ‘hemen’ kaydıyla yapılacak.
Bir an için bütün bunları, yapılması gereken şeyler kabul etsek bile, AB aşkıyla yanıp tutuştuğunu söyleyen ve Türkiye’de yapay bir AB gündemi yaratmak için elinden geleni yapan çevrelerin, Türkiye’nin AB yolunu büyük ölçüde etkileyeceğine hiç şüphe olmayan bu konulara ilgi duymamasına ne demelidir? Konu AB adına yapılması gerekenlere gelince, organize bir şekilde yazan ve konuşan aynı çevreler acaba bu konulardan habersizler mi? Doğrusu pek zannetmiyorum. Sanki bu iş bilinçli bir şekilde gözden uzak tutulmaya çalışılıyor gibi.
08.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.unal@zaman.com.tr
|