Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
 Arama

 Arşiv

 

NURİYE AKMAN



Doymak için değil, susamak için sormak...

Sevgili okurlar, beni geçen hafta elektronik posta bombardımanına tuttunuz. Zaman’a katılışımı beklentilerimin ötesinde bir sıcaklıkla karşıladınız. Her soruyla her yanıtla özel olarak ilgilendiniz.

Ayrıca hem cumartesi hem de pazar yazılarının ruhunu kanatlarından zarifçe yakaladınız. Amerika, Malezya, Endonezya, Rusya, Almanya, Avustralya’dan, dünyanın her yerinden bu sayfalara aktınız. Beni sevginizle şaşırttınız. Ben, gazetenizi aileniz gibi gördüğünüzü doğrusu bilmiyordum. Teşekkürler ederim.

Bazılarınızdan da hoşlanmadıkları sorularım için “ikaz” aldım. Sayıları çok az da olsa, onlara ilk ve son kez olarak üslubumu anlatmak isterim:

Ben konuştuğum insanların şöhretlerinden kaynaklanan güçlerine ne “taparım”, ne de onları “taşlarım”. “Güçlü” kişi, ister edebiyattan, ister siyasetten, ister sanattan, ister bürokrasiden ekmek yesin, ben ona sadece soru sorarım. Kimseyi memnun etmek için değil, kimseyi kızdırmak için de değil, sadece sorarım ki başkalarının sorularına pınar olayım.

O yüzden kimse gibi değil, kendim gibi sorarım. Soru iştahım hiç kapanmasın isterim. Ama doymak için değil, daha çok susamak için sorarım. Gerçeğin fotoğrafını milyon açıdan çekmek isterim ki, isteyen istediği fotoğrafı alsın, zihninin albümüne koysun. Ve konuğum bu soru yağmuru karşısında, ister şemsiye kullansın, isterse ıslansın. Ama her şartta, tazelensin, nefes alsın.

Sorular, anahtarlardır. Kapıları açmak için hangi boyda, hangi malzemeden yapılmış anahtar kullanılacağını “o an” belirler. Soran bilir, sorulan da öğrensin ister: İnsanın zayıf yanları, aczi değil, gücüdür. Çünkü bir şeylerin daha iyi ortaya çıkması için bir şeylerin geriye çekilmesi gerekir. Asıl, güçlü sandığımız yanlarımız aczimizin başlangıç noktasıdır. Bu da bütün röportajcıların unutmaması gereken en temel gerçektir. Kar’da her şeyin kendi zıddını içinde barındırdığı gerçeğini irdelemeye çalışan Orhan Pamuk’la bu yüzden iyi iş çıkarttık.

Orhan Pamuk’a Kar kitabındaki ana temalardan biri olduğu için yönelttiğim, “Türbanlı bir kızı sevebilir misin? Ona cinsel çekim duyabilir misin?” sorularından rahatsız olan sevgili okurlarıma bir sözüm var: Lütfen siz de içinizdeki kapalı kapıları zorlayın. İnsanın doğasından korkmayın. Ne sorular, ne de yanıtlar mutlaktır. Bunu unutmayın.

Sevgili Hilmi Yavuz’a not: Hoş geldim safa geldim. Orhan Pamuk söyleşisini “maluliyet” ve “talihsizlikle” itham etmenize bayıldım! Polemik ihtiyacınızı karşılamaktan çok memnunum. Ancak asıl maluliyet ve talihsizliğin, okumadığınız bir kitabı eleştirmeye kalkmanız olduğunu da söylemeliyim. Kar’ı okusaydınız sebeb–i hikmetini anlayamadığınız o soruların kitapta birer psikososyal problem olarak irdelendiğini anlardınız. Hem ne yani! Her şeyin zıddını barındırdığı doğru değil mi? Bir solcu laik, bir dindarı sevemez mi?



‘Evlatlık’ Ayşe Nazlı, Nilüfer’i korkutuyor

Yarın size bir Nilüfer portresi sunacağım. Sinema ve Tv dizilerinden, podyumdan güç almaya yanaşmadan 30 yıldır seviyesini hiç düşürmeden şakıyan, bana göre Türkiye’nin en güçlü sesi Nilüfer. Son albümünün çok satmaması, bu gerçeği değiştirmiyor. O bir Türkiye klasiği.

Bu haftaki röportajın geçen haftakiyle ortak bir teması var: Davranış biçimlerimizdeki belirleyici faktör olarak anne figürü. Hatırlayacağınız gibi Pamuk, annesinden (abisinden ve kızından da) yeterince “aferin” alamamaktan muzdaripti. Nilüfer de aynı dertten yakındı. Sevgilisi Reha’nın içindeki “bir numara olma” tutkusunu ateşleyen de annesiymiş. Demek ki, dünyanın gündemini anneler belirliyor.

Bu benim, Nilüfer’le ikinci konuşmam. İlkinde evlat edindiği Ayşe Nazlı’ydı ana tema, şimdiyse sevgilisi Reha. Geçen sefer sanatçının Büyükdere’deki evinde buluşmuştuk. Ben yine evine gitmek istedim; ama bu kez Nilüfer, mekan olarak Çırağan Sarayı’nı seçti. Yine evde olmayı istersem söyleşi yatacaktı. Teyp açılmadan önce, Nilüfer ömründe ilk kez spor yapmaya başladığını anlattı. Eve gelen spor hocası eşliğinde yapılan hareketler vücudunu hamlatmıştı.

Starların, biz normallerin “kapris” diye adlandırdığı, onların dünyasında “bir hak” olarak kabul edilen kendilerini koruma biçimleri var. Mesela Nilüfer, röportaj sırasında benimle birlikte fotoğraf çekilmesine izin verdi; ama tek başına çekilmeyi reddetti. Onun yerine, daha önceden stüdyoda çekilen “artistik” fotoğrafların kullanılmasını istedi. Ben ve foto muhabiri arkadaşım Selahattin Sevi (ona bundan sonra SS diyeceğim) ise, saflık ayarını bizim yaptığımız bir gerçekten yanaydık. Bu konudaki ısrarımızın Nilüfer’i sinirlendirdiğini gördük. “Size müsaade edersem, diğer gazeteciler de aynısını ister.” diyordu.

Olayın adını şöyle koydum: Denetlenmiş Güzellik Bağımlılığı. (DGB) Ve sordum kendi kendime: Zaten çok cici bir kadın. Ne olur ki sadece çiftli pozlarda değil, teklilerde de “daha az güzel” olsa, yani olduğu gibi çıksa.

Ama bize saçma gelen bu yasağı delmeye çalışmamız, onun gerginliğini artıracak, bu da röportaja yansıyacaktı.

Neyse ki NA ve SS’nin “tatlı dilleri” N’nin inadını çözdü. “Hay Allah, bilsem böyle yapacağınızı, bu kadar spor ve siyah giymezdim bugün.” diyordu Nilüfer. NA ise en kalbi şekilde, onun her halinin ayrı bir güzel, hele de yüzünün bu yaşa rağmen (46) melek gibi olduğunu hatırlatıp teselli ediyordu.

Biz Çırağan’ın bahçesinde poz poz yürürken, SS, habire denklanşöre basıyordu. Çekilen tüm karelerin, bizi birlikte göstermeyeceği açıktı. Nilüfer, tek başına da görüntülendiğinin farkında değilmiş gibi yaparak, hem biraz evvel koyduğu “ilkeleri” çiğnememiş oldu, hem de bizim gönlümüzü hoş etti.

Ya... Hayat böyle bir şey işte. Nilüfer’i anlıyorum. Ben de kadınım. Gizli de olsa, bir “DGB” virüsü ben de taşıyorumdur mutlaka...

Neyse... Şık otelin, şık restoranında, şık bir servis alır, şık hanımlar ve şık beylerin arasında ben kahvemi içer (ben tokum), Nilüfer karışık ızgarasını yerken (o aç), bir köşede çalınan arp sesi teybimize sızarken, diğer masalardan ara sıra masamıza “hayranlık” bakışları akarken; hırsız kış, bahardan çaldığı sıcacık havayı, bize bedelsiz verdi o gün.

Biliyorum, herkesin merak ettiği esas konu, Nilüfer “gibi” bir kadının, Reha “gibi” bir adamla nasıl olup da beraber olduğu. Bu “gibi” kısmını isteyen kafasında istediği renge boyasın. İsteyen kadına “iyiyi”, erkeğe ise “kötüyü” oynama rolü versin. Benim sorularım, bu ilişkiyi yargılama adına değil, sadece “kadının” kendi rolünü nasıl algıladığını anlamaya yönelikti.

Şunu gördüm:

Nilüfer, sevgilisini esirgiyor. Reha’nın bazı repliklerini yanlış da bulsa, onu bir gazeteciye satmıyor. Bu açıdan doğru yapıyor. İlişkilerin yönü hiç belli olmaz. Nilüfer 46, Reha 42 yaşında. Şu anda evlilik rüzgarları esiyor gibi görünüyor. Tabii son sözü kader söyler. Bir gün ayrılırlarsa da Nilüfer’in erkeğinin “çamaşırlarını” ortaya dökmeyeceğini biliyorum. Çünkü daha önce de böyle yaptı.

Buluşmamızın bütününden çıkardığım ikinci sonuç:

Nilüfer, anne olmayı büyük bir sebatla öğreniyor. Kendi doğurmadığı bir çocuğa, kendi doğursaydı göstereceği ilgiden kat kat fazlasını veriyor. Kendini kadınlık içgüdülerine terk etmiyor. Ayşe Nazlı’yı sadece ona anneliği yaşattığı için sevmiyor. Evlatlık olmayı bir suçluluk değil, bir sevinç kaynağı yapsın istiyor. Onu büyütürken yanlış yapmaktan korkuyor. Yıllar sonra ona bir fiske vurduğu için kendini suçlamaktan, kızı tarafından suçlanmaktan korkuyor. Röportaj sırasında akan gözyaşları, Nilüfer’i ele veriyor.

Neyse ki NA; gözyaşının bazen aczin değil, cesaretin dilinden konuştuğunu biliyor. Evlatlık büyütme deneyimleri olan okurları, bunları Nilüfer’le paylaşmaya çağırıyor.

Annesi henüz açıklamıyor; ama anladığım kadarıyla Ayşe Nazlı, Reha’ya daha şimdiden ‘baba’ diyor.



E-Posta: n.akman@zaman.com.tr


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Önceki Röportaj

> Orhan Pamuk: ‘Romanda kazandım aşkta kaybettim’
Nuriye Akman (03.02.2002)

> Bir Kar yağar Pamuk'un itirafları üstüne
Nuriye Akman (02.02.2002)






Zaman'da Bugün
09 Şubat 2002


Zaman Spor

Röportaj


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.