‘Evlatlık’ Ayşe Nazlı, Nilüfer’i korkutuyor
Yarın size bir Nilüfer portresi sunacağım. Sinema ve Tv dizilerinden, podyumdan güç almaya yanaşmadan 30 yıldır seviyesini hiç düşürmeden şakıyan, bana göre Türkiye’nin en güçlü sesi Nilüfer. Son albümünün çok satmaması, bu gerçeği değiştirmiyor. O bir Türkiye klasiği.
Bu haftaki röportajın geçen haftakiyle ortak bir teması var: Davranış biçimlerimizdeki belirleyici faktör olarak anne figürü. Hatırlayacağınız gibi Pamuk, annesinden (abisinden ve kızından da) yeterince “aferin” alamamaktan muzdaripti. Nilüfer de aynı dertten yakındı. Sevgilisi Reha’nın içindeki “bir numara olma” tutkusunu ateşleyen de annesiymiş. Demek ki, dünyanın gündemini anneler belirliyor.
Bu benim, Nilüfer’le ikinci konuşmam. İlkinde evlat edindiği Ayşe Nazlı’ydı ana tema, şimdiyse sevgilisi Reha. Geçen sefer sanatçının Büyükdere’deki evinde buluşmuştuk. Ben yine evine gitmek istedim; ama bu kez Nilüfer, mekan olarak Çırağan Sarayı’nı seçti. Yine evde olmayı istersem söyleşi yatacaktı. Teyp açılmadan önce, Nilüfer ömründe ilk kez spor yapmaya başladığını anlattı. Eve gelen spor hocası eşliğinde yapılan hareketler vücudunu hamlatmıştı.
Starların, biz normallerin “kapris” diye adlandırdığı, onların dünyasında “bir hak” olarak kabul edilen kendilerini koruma biçimleri var. Mesela Nilüfer, röportaj sırasında benimle birlikte fotoğraf çekilmesine izin verdi; ama tek başına çekilmeyi reddetti. Onun yerine, daha önceden stüdyoda çekilen “artistik” fotoğrafların kullanılmasını istedi. Ben ve foto muhabiri arkadaşım Selahattin Sevi (ona bundan sonra SS diyeceğim) ise, saflık ayarını bizim yaptığımız bir gerçekten yanaydık. Bu konudaki ısrarımızın Nilüfer’i sinirlendirdiğini gördük. “Size müsaade edersem, diğer gazeteciler de aynısını ister.” diyordu.
Olayın adını şöyle koydum: Denetlenmiş Güzellik Bağımlılığı. (DGB) Ve sordum kendi kendime: Zaten çok cici bir kadın. Ne olur ki sadece çiftli pozlarda değil, teklilerde de “daha az güzel” olsa, yani olduğu gibi çıksa.
Ama bize saçma gelen bu yasağı delmeye çalışmamız, onun gerginliğini artıracak, bu da röportaja yansıyacaktı.
Neyse ki NA ve SS’nin “tatlı dilleri” N’nin inadını çözdü. “Hay Allah, bilsem böyle yapacağınızı, bu kadar spor ve siyah giymezdim bugün.” diyordu Nilüfer. NA ise en kalbi şekilde, onun her halinin ayrı bir güzel, hele de yüzünün bu yaşa rağmen (46) melek gibi olduğunu hatırlatıp teselli ediyordu.
Biz Çırağan’ın bahçesinde poz poz yürürken, SS, habire denklanşöre basıyordu. Çekilen tüm karelerin, bizi birlikte göstermeyeceği açıktı. Nilüfer, tek başına da görüntülendiğinin farkında değilmiş gibi yaparak, hem biraz evvel koyduğu “ilkeleri” çiğnememiş oldu, hem de bizim gönlümüzü hoş etti.
Ya... Hayat böyle bir şey işte. Nilüfer’i anlıyorum. Ben de kadınım. Gizli de olsa, bir “DGB” virüsü ben de taşıyorumdur mutlaka...
Neyse... Şık otelin, şık restoranında, şık bir servis alır, şık hanımlar ve şık beylerin arasında ben kahvemi içer (ben tokum), Nilüfer karışık ızgarasını yerken (o aç), bir köşede çalınan arp sesi teybimize sızarken, diğer masalardan ara sıra masamıza “hayranlık” bakışları akarken; hırsız kış, bahardan çaldığı sıcacık havayı, bize bedelsiz verdi o gün.
Biliyorum, herkesin merak ettiği esas konu, Nilüfer “gibi” bir kadının, Reha “gibi” bir adamla nasıl olup da beraber olduğu. Bu “gibi” kısmını isteyen kafasında istediği renge boyasın. İsteyen kadına “iyiyi”, erkeğe ise “kötüyü” oynama rolü versin. Benim sorularım, bu ilişkiyi yargılama adına değil, sadece “kadının” kendi rolünü nasıl algıladığını anlamaya yönelikti.
Şunu gördüm:
Nilüfer, sevgilisini esirgiyor. Reha’nın bazı repliklerini yanlış da bulsa, onu bir gazeteciye satmıyor. Bu açıdan doğru yapıyor. İlişkilerin yönü hiç belli olmaz. Nilüfer 46, Reha 42 yaşında. Şu anda evlilik rüzgarları esiyor gibi görünüyor. Tabii son sözü kader söyler. Bir gün ayrılırlarsa da Nilüfer’in erkeğinin “çamaşırlarını” ortaya dökmeyeceğini biliyorum. Çünkü daha önce de böyle yaptı.
Buluşmamızın bütününden çıkardığım ikinci sonuç:
Nilüfer, anne olmayı büyük bir sebatla öğreniyor. Kendi doğurmadığı bir çocuğa, kendi doğursaydı göstereceği ilgiden kat kat fazlasını veriyor. Kendini kadınlık içgüdülerine terk etmiyor. Ayşe Nazlı’yı sadece ona anneliği yaşattığı için sevmiyor. Evlatlık olmayı bir suçluluk değil, bir sevinç kaynağı yapsın istiyor. Onu büyütürken yanlış yapmaktan korkuyor. Yıllar sonra ona bir fiske vurduğu için kendini suçlamaktan, kızı tarafından suçlanmaktan korkuyor. Röportaj sırasında akan gözyaşları, Nilüfer’i ele veriyor.
Neyse ki NA; gözyaşının bazen aczin değil, cesaretin dilinden konuştuğunu biliyor. Evlatlık büyütme deneyimleri olan okurları, bunları Nilüfer’le paylaşmaya çağırıyor.
Annesi henüz açıklamıyor; ama anladığım kadarıyla Ayşe Nazlı, Reha’ya daha şimdiden ‘baba’ diyor.
|