Uyum yasaları
Fransız hukukçu Guy Braibant, ceza hukukunda 159 ve 312’nin yer aldığı yasalarla Türkiye’nin AB içinde yer alamayacağını söylüyor. Ona göre bu yasalar 19. yüzyıldan kalma ve özgürlükleri aşırı bir şekilde sınırlandırıyor.
Avrupa’da basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan madde kalmadı. Avrupa Şartı olarak altına imza atılan metin gelecekte Avrupa Birliği’nin anayasası olacak, onun umdelerini ihtiva ediyor. Braibant, Türkiye’de çokça tartışılan 159 ve 312. maddenin Avrupa İnsan Hakları Anlaşması’na aykırı olduğunu da ekliyor. Benzer yaklaşım ve özgürlüklerin sınırlandırılmaması yönündeki telakki ABD hukukunun da temel umdelerinden biri durumunda. (7 Şubat 2002, Radikal.)
Bu değerlendirmeleri bir kenara bırakıp son aylarda Türkiye’de olup bitenlere bakalım ve kendimize şu suali soralım: Bunca tartışma ve mücadeleden sonra ne oldu?
Bu sualin cevabı koskoca bir “hiç”tir. 159 olduğu gibi muhafaza edildi, sadece 6 yıllık üst ceza limiti 3 yıla indirildi. 312 daha da ağırlaştırıldı. Çokça tartışılan “olasılık” kelimesinin yerine “kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde” ifadesi yer aldı. “Tehlikeli olabilecek” ifadesi hiç şüphesiz “olasılık” kelimesinin bir başka anlatımıdır. Yani aslında iş yine ihtimal ve açık yorumlara bırakılmış oldu. Olabilecek şey daima ihtimal dahilindedir, yani “olasılık”tır.
Anayasa’da değişiklik yapıldığında bunun aynı zamanda AB süreci yönünde atılan bir adım olduğu öne sürülmüştü. Türkiye “aday ülke” statüsündedir ve artık yapısal durumunu AB’nin öngördüğü standartları temel alarak gözden geçirecektir. Fakat adımlar ileriye değil, geriye doğru atıldı.
Anayasa’da gerçekleştirilen değişikliğe paralel olarak yapılmak istenen uyum böylelikle sahiden eski telakkiye uygun hale getirildi. Sevinmeye gerek yok. Her şey eski durumunu muhafaza etmeye devam ediyor. Hatta eski durumun daha da tahkim edildiğini söylemek mümkün.
Bu süreçte MHP’ye rağmen bir değişikliğin yapıldığını öne sürenler veya öyle düşünüp sevinenler müthiş bir yanılgı içindedirler. Bence başlangıç noktasında olduğu gibi sonuçta da MHP’nin dediği oldu ve bu gündem dolayısıyla ortaya çıkan tartışma ve mücadeleden sadece MHP kazançlı çıktı.
Aslında ortada olup bitenler herkesin malumu. Türkiye’de birtakım çevreler hiçbir şeyin değişmesini, özgürlük alanlarının genişletilmesini istemiyor. AB’ye üyelik ve AB sürecine uyum gibi konular sadece vitrine ilişkin olarak ele alınıyor. Hiçbiri sistemin yapısal özellikleriyle ilgili değil. 70 milyon insanı tek bir kare içinde dondurmak isteyenlerin kafalarındaki tek konsept, Türkiye’nin Kopenhag kriterlerine uyması değil, AB’nin Ankara kriterlerine kendini uydurması veya hiç değilse Türkiye’yi bu haliyle kabul etmeye ikna edilmesidir.
Zahirde güçlü, kendini tahkim etmiş ve bütün değişim taleplerine karşı aldırışsız davranan bir iktidar var. Bu iktidarın referans aldığı tek kriter, kendine kendi “rasyonalitesi” içinden bulup çıkardığı meşruiyet çerçevesidir. Bu iktidar açısından tek şanssızlık iç toplumsal ve harici konjonktürün her şeyi ve her yapısal durumu ağır ağır dönüştürmesidir. Bu da ülkeyi marazi bir şekilde paradoksal bir sürece itiyor. Türkiye, bir yandan idari ve kurumsal düzeyde baskıyla yönetilmekte olan bir Ortadoğu ülkesi olmaya zorlanırken, diğer yandan iç ve dış dinamikler onu daha özgür bir mecraya yöneltiyor.
09.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|