Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
 Arama

 Arşiv

 
  Yorum

Bir başka adamdı Bölükbaşı

Ahmet Selim



Yazılanlara bakıyorum, “Laf ebesiydi” diyor, tecrübeli bir gazeteci bile, “laf ebesi” olmak, Osman Bölükbaşı’yı tanıtmaya yeten bir vasıf mıdır? Bir tür magazin bakışıyla anlatılabilir mi Osman Bölükbaşı? Biri “Hatıralarını yazsaydı, mücadele ettiği Adnan Menderes’i kötülemek durumunda kalacağı için, gönlü razı olmadı.” diyor. Millet Partisi’nin ve Bölükbaşı’nın asıl mücadele hedefi Demokrat Parti ve Menderes değildi, CHP ve İnönü tarafından temsil edilen zihniyetti. Meydanlarda dinleyenler bilirler, iki saat konuşuyorsa 1,5 saatinde CHP’ye çatardı. Hatta bu yüzden tenkit edilirdi; “Bu nasıl muhalefet partisi, iktidara değil de, bir başka muhalefet partisine yükleniyor.” diye. Şunu da bir kıstas olarak vereyim: Millet Partisi’nin aldığı oylar, DP’ye değil CHP’ye karşı olmakla farklılaşanların oylarıydı. Daha da önemlisi; o zamanlar ekseriyet sistemine göre seçim yapıldığı için, Bölükbaşı’ya “sap çok tane yok.” dedirten şartlar, bir zaruretin ifadesiydi. Bir yerde hangi parti en çok oy alıyorsa bütün milletvekillerini o parti elde ederdi. Kırşehir dışında CHP’ye karşı, ekseriyeti kazanması mümkün değildi Millet Partisi’nin. Bölükbaşı’yı ve arkadaşlarını dinlemek için meydanlara sempatiyle koşanların onlara oy vermemesi, bir gariplik değil, rasyonel bir tercihti.

Geçmişi hatırlamaya çalışıyorum... 1957 seçimlerinde mahpus olduğuna göre, 1954 seçimleri olmalıdır. Fatih Kıztaşı’nda Millet Partisi’nin mitingi var. O cadde tamamen dolu. Yaşım küçük olduğu için kürsüyü çok iyi göremiyorum. Ama asıl görmek istediğim Osman Bölükbaşı... Babam elimden tutup yan taraftan kürsüye yaklaştırdı: “Bak şurada oturan adam, o!” Kıztaşı’nın dibindeki çimenlere konulan bir sandalyede oturuyor. Pırıl pırıl gülümseyen heybetli bir adam. Zihnimdeki ilk Bölükbaşı fotoğrafı budur ve hep onunla hatırlamışımdır. Şöyle değerlendirmeye çalışın: İstanbul’da bir tek milletvekili çıkarma şansı, seçim sistemi gereği, kesinlikle yok. Ama Millet Partisi’nin bütün toplantıları canlı ve seviyeli. Kıztaşı’ndan sonra, Fatih Camii’nin arkasında, Beyazıt’ta, Taksim’de nice mitinglerini biliyorum. Hepsi öyleydi. Bölükbaşı’yı, Fuat Arna’yı, Sadık Aldoğan’ı, Ahmet Oğuz’u, Ahmet Tahtakılıç’ı, Nurettin Ardıçoğlu’yu, Abdurrahman Boyacıgiller’i hep meydanlarda tanıdım ben. Hemen ekleyeyim: Demokrat Parti’nin toplantılarında kalabalık daha çoktu; ama seviye pek yoktu. Bu noktayı, bazı sonuçlar çıkarılması için belirtiyorum.

CHP’ye Demokrat Parti’yle karşı çıkmak; ama Millet Partisi’ni de bir “uyarıcı denge unsuru” gibi canlı tutmak. “Sivil toplum” bu basiretteydi o zamanlar! Babam Millet Partisi’ne oy verirdi, amcalarımdan ise Demokrat Parti’ye oy vermelerini isterdi. “Nispî temsil olsa millet daha iyi bir denge tutturacak ama.” diye de hayıflanırdı. Menderes’i, toplumun tarafsız vicdanını temsil ediyormuş gibi bir konuma sahip oldukları için, CHP’den çok, Millet Partisi rahatsız ediyordu. CHP’ye verilecek cevabı çoktu; ama Millet Partisi’ne cevap vermekte zorlanıyor, bu durumu da CHP çok ustaca istismar ediyordu. Bölükbaşı tahliye edildiğinde, İnönü, ziyaretine gitmiş ve Bölükbaşı’nın hapiste iken çocuğunun doğumunu görememekten duyduğu ıstıraba temas etmişti. Bölükbaşı mahzun bir tebessümle cevap veriyor ve istismar kapısını da kapatıyordu: “Paşam! Ben öbür çocuğumun da doğumunu görememiştim!” Görememişti; çünkü Bölükbaşı, CHP’nin iktidarı döneminde yaşanan o önemli günlerinde de hapisteydi. Millet Partisi ile Demokrat Parti arasındaki denge münasebetinin bozulması da CHP yüzündendir. CHP nazarında Millet Partisi, kökleşmiş kanaat olarak bir gericilik odağıydı. Bakmayın siz, şeklen bazı hallerde berabermiş gibi görünmelerine. “Gericilik” ithamının Demokles’in kılıcı gibi başının üzerinde hep sallandığını bilen ve hisseden Demokrat Parti, bilhassa Ahmet Emin Yalman’ın vurulması olayından sonra, iktidarını tehlikeye sokmamak için, kendi sağındakilere haksızlık etmek durumunda kalıyordu. Böyle davranıldığı halde Menderes’in idam hükmünün gerekçesinde “gericilik” tavsifine yer verilmiştir. Birçok 27 Mayısçı, hatıralarında, “Ezanın Arapça okunması darbe için yeterli sebepti zaten.” diyebilmişlerdir. Menderes, Bayar’ın da etkisiyle Bölükbaşı’ya haksızlık etmiştir; ama Bölükbaşı’nın bilhassa 1957’den sonra temelinde haklı ve fakat sonucuyla mahzurlu tepkileri de olmuştur. “İktidarın zulmü ile milletin sabrı arasındaki denge bozulduğu zaman ihtilal meşru olur” mealindeki çıkışını yapmamalıydı.

Aydın Menderes bir Tv programında tarihi bir açıklamada bulundu; fakat fark edilmedi. Açıkladığı gerçek şuydu: “Millet Partisi ile Demokrat Parti’nin birleştirilmesi düşünülüyor. Görüşmeler yapılıyor ve son noktaya yaklaşılıyor. Lakin, ne oluyorsa oluyor, bu teşebbüs akim kalıyor.” Aydın Menderes, bu bilgiyi Ahmet Tahtakılıç’ın da teyit ettiğini söyledi. Şu kadar yıl sonra öğrenmiş olmama rağmen heyecan duydum. İşte asıl yapılması gereken buydu. Bölükbaşı ve arkadaşları 1957’den sonra Demokrat Parti’de yer alsaydılar, Menderes o kahredici yalnızlığından kurtulurdu ve 27 Mayıs olmazdı, olamazdı. Bölükbaşı bambaşka bir şahsiyet yapısına sahipti, artık o noktadan sonra “gericilik” ithamı da geçerli olamazdı.

Bölükbaşı bunları düşünemez olur mu? Elbette ki düşünüyordu ve o mahzun hali bundan dolayı idi. 27 Mayıs felaketinin köklü mahiyetini herkes zamanla anladı. Bölükbaşı, Zincirbozan sıralarında falan, Demirel’in yanına o hüzünle koşmuştur. Yenik düştük, milletçe yenik düştük.

Bölükbaşı, askeri yönetimin bakanına, Muharrem İhsan Kızıloğlu’na “Bu milletin Yassıadası varsa, Sivriadası’da var.” diye tepki göstermişti. Coşunca engel tanımazdı, yeter ki o coşmalar bir işe yarasındı. Onun şahsiyet çizgisine biraz Bozbeyli’yi yakın bulurum, biraz da Hasan Celal’i... “İdamları meşrulaştırma” anlamına gelen Yuvarlak Masa Toplantısı’na, gitmeyerek protesto etti. İnönü’nün gücü onda olsaydı, yahut sonuç alabilme ihtimali bulunsaydı, meydanlara çıkıp kükreyerek de tepki gösterirdi. İş işten geçmişti ve bunu Bölükbaşı anlamıştı. Asılan Menderes’ti; ama hepimiz gibi Bölükbaşı da zıpkını yemişti. Yeni siyaset, “denge oyunları siyaseti” olacaktı ve Bölükbaşı öyle bir siyasetin adamı değildi.

Bugün sonuçlarını bütün vahametiyle yaşadığımız tahlil konuları o kadar çok ki, 950’li, 960’lı yıllarla ilgili olarak. Anlatmak bir dert, dinletmek bir dert, sabredip susmak bir dert. Komplikasyonları bu kadar çok olan dönemleri yazmak zordur; herkes alınabilir, kızabilir, gösterilen tepkiler umulan faydayı yok edebilir. “Eski hasımlarımı bile özlüyorum” demişti Bölükbaşı.

Öyle bir noktadayız ki, “Bugünkü akılsız yaklaşıma Osmanlı’yı tarih dışı despotik bir hilkat garibesi sayan, Prof. Barkan’ın ve Prof. Ülgener’in “hemen ideologlaşmayın, elimizde henüz çok az bilgi var. Batı’nın geçtiği yol bir mutlak veri değildir.” uyarılarına rağmen, millîyi de manevî de hor gören tuhaf bir saf liberalliğe heveslenip kendimizi ifadesizliğe, siyaseti çürümeye mahkum ettik. Yahya Kemal tarihçi değildi; ama aziz İstanbul’da şu altın cümleye yer verecek kadar akıl sahibiydi: “Milli şuura ermiş bir insana göre, muhafazakarlık, liberallik ve daha ileri (görünen) dostların yaptığını dünkü akıllı hasımların yapmadığı” gerçeğine göz yumarak hiçbir mukayeseli analiz, sıhhatli bir biçimde ortaya konulamaz. “1950’li yılları atlarsanız, doğru analiz yapamazsınız.” deyip durmamın sebebi budur. “Devlet şöyle devlet böyle” demek, Attila İlhan’ın belirttiği gibi, bir itiraftır bir intak–ı haktır. Devlet kim; bürokrasi. Bürokrasi kim: Aydınlar! Peki aydınlar kimden şikayet etmiş oluyor? Aydınlar, demokrasinin ve sivil toplumun demokratik özünü, milletle doğrudan ilgili olan özünü zedelediler birtakım modacılık kavramlarıyla. “Bir şey bozulmasın diye tuz basarsınız tuz bozulursa ne yaparsın?” hikayesine çok benzeyen bir tıkanma noktasındayız. Tarihimizin ruhumuzun özünden değil, müflis ATÜB kavramından gelen bir fikirler arasında fark azdır.” Fark azdır; yani, şaşkına dönmezsin, terkip ve metot şuurunu kaybetmezsin... Fakat o şuura sahip değilsen, her merhale, her dönemeç ayrı bir buhrandır senin için.

“1950’li yılların müspetleri 1960’lı yılları kurtardı; fakat 1960’lı yılların menfileri 1970’li yılları zehirledi.” demişimdir hep. 27 Mayıs’tan sonra seçim yapıldı ve her türlü hazırlığa rağmen CHP’ye iktidarı vermemeyi, birkaç yıl sonra da tek başına iktidar çıkarmayı bu millet başardı. Cevap arayın, sivil toplumun ruhu o zaman mı daha canlıymış şimdi mi? Kendimizi aldatıyor gibiyiz. Tezahür planını bir tarafa bırakın; ruhuyla, özüyle, temelleriyle, kültürel–fikrî–beşerî dokusuyla demokrasi geriliyor Türkiye’de. Bu millet 27 Mayıs’tan sonra bile, koskoca bir kadro A’dan Z’ye tasfiye edilmiş olmasına rağmen, bugünkü kadar acze düşmemişti.

... Meselelerin meselesi, “şahsiyetlilik” meselesidir.

“Benim telakkime göre memleket için en büyük tehlike, açıkça ifade ediyorum; politika adamlarının fiil ve kavillerindeki tenakuzlar ve bunların delalet ettiği samimiyetsizliklerdir.” diyordu Meclis’te. “Kimi kastediyorsun?” diye sataşıldığında da “Vallahi sözlerim ortadadır; rütbe gibi, kimin üzerine yakışıyorsa o kabullensin!” cevabını veriyordu. Gerçekten güzel konuşurdu Bölükbaşı. Bir Batılı’nın “Kendi lâfazanlığının coşkusu ile zehirlenmiş” dediği türden örnekler bizde çoktur. Ama Bölükbaşı asla öyle değildi; hasmına, düşmanına dahi alkışlatırdı kendini. Hepsinin ötesinde; Bölükbaşı, bizim için hâlâ çok önemli sırlarla dolu bir dönemin en güzel, en zengin çağrışımlar taşıyan renklerinden biriydi. Diliyle, üslubuyla, tarzıyla, tavrıyla, ufka bakışıyla, köylü falan da değildi. Osmanlı Türkçesini de Fransızcayı da çok iyi bilirdi. Osmanlı’yı atlamadan millî, millîyi atlamadan liberal olmanın birikimine sahip inanmış samimi ve yiğit bir demokrat aydındı Osman Bölükbaşı. Hatalarını bile niyetindeki masumiyetle adeta sevimli kılan bir gönül adamıydı. Babam “o adam, Bölükbaşı!” dediği an, kürsüde Yusuf Türel vardı. Babam da onlar da, Fuat Arna gibi arkadaşları da rahmetli oldu. Yarım asır öncesinin 10 yaşındaki çocuğu, babasının “bu; o adam, şu adam”, “adam, adam” deyişindeki rahatlığın derin özlemini yaşıyor ve hüzün yağmuru altında, o büyüklerine rahmetler diliyor.

Yazar

09.02.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Diğer Yorumlar

> Benim adım ‘su’ Uğur Özakıncı (09.02.2002)

> Siyah-beyaz düşüncenin cenderesi biterken Alev Alatlı (08.02.2002)

> Burnumuzun dibinde bir halk ölüyor Osman Akınhay (07.02.2002)

> Sivil toplum örgütlerinde işlevsizliğe bir özeleştiri Yusuf Engin (07.02.2002)

> Saddam sonrası Irak’ta Türkmenlerin durumu Aziz Kadir Samanchi (06.02.2002)

> Çalışma Bakanlığı'nın bölünmesi gereği (05.02.2002)

> Konya'nın medar-ı iftiharlarından: Ali Ulvi Kurucu Hocamız (05.02.2002)

> IMF, kimi kurtarıyor? Vildan Serin (04.02.2002)

> “Yeter söz milletindir!” acaba? Taşkın Tuna (03.02.2002)

> Ekmeğe ‘çinko’ ilave edelim mi? İsmail S. Doğan (03.02.2002)

> Sağmal inek Mithat Melen (02.02.2002)

> Devletin “en tepesi” Mustafa Erdoğan (02.02.2002)

> 159 ve 312 neye uyuyor? Ümit Kardaş (01.02.2002)

> Hükümet ne yapıyor? Besim Tibuk (01.02.2002)

> Türkiye’de ulusal medya yok Mehmet Ali Kılıçbay (31.01.2002)





Zaman'da Bugün
09 Şubat 2002


Zaman Spor

Yorumlar


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.