Bölge Haberleri |
|
|
|
|
CEM BEHAR |
 |
Beste mi, yorum mu?
Dört–beş asırlık Osmanlı/Türk musıki geleneğinde yazının, notanın, yirminci yüzyıl başına kadar hemen hiç kullanılmadığı, eserlerin hep sözlü olarak bestelendiği ve aktarıldığı, icranın da her zaman ezberden yapıldığı biliniyor.
Bir müzik eserinin zamanla unutulmaması onun notaya alınmasına, kâğıda geçirilmesine bağlı değildi. O eseri meşk etmiş ve ezberine almış olanların sayısına bağlıydı. Sonuçta, öğretim zincirlerinin çeşitliliği ve bu yazısız notasız musıki öğretim yönteminin icracıya ve öğreticiye sağladığı yorum özgürlüğü, bir süre sonra, aynı eserin birkaç farklı versiyonunun ortaya çıkmasına neden oluyordu. Her icrada yorumcu esere küçük bir nüans katabiliyor, o da zamanla eserin bir parçası haline geliyordu. Birkaç kuşak sonra aynı eserin çok farklı versiyonlarının piyasaya çıkması normaldi.
Örneğin Itrî’nin ya da Zaharya’nın şu ya da bu eseri bir nota koleksiyonunda bir türlü, bir başka yayında epey farklı olarak yazılmış olabilir. Buna şaşırmamalı; çünkü 17. veya 18. yüzyıla ait bir eserin hangi şeklinin orijinal ya da “doğru” olduğunu bilmemize bugün imkân yok. Çünkü besteci tarafından kaleme alınmış “asıl” ve “gerçek” nota yok.
Aynı eserin çeşitli şekillerinin durumunu meşk silsileleri içinde yetişmiş son büyük sanatçılardan olan Alâeddin Yavaşça, sohbetlerinden birinde şöyle değerlendiriyor: “... Notaya geçildikten sonra eserler bize intikal ettiğinde bazı farklar görülüyor. Yani çıktığı kaynak farklılıklar yaratıyor. Dört, beş, on talebe yetiştiriyor mesela. On talebe de bir eserin üç, dört farklı şeklini öğreniyor. Bu sefer, bunlarda tek nüsha sistemini ortaya koyabilmek için çok zorluk çekiliyor. Acaba bu mu doğrudur, yoksa bu mu?” Alâeddin Bey, elli yıllık musıki birikiminin etkisiyle sağlıklı sonuca varıyor ve şöyle diyor: “Belki de hepsi doğrudur”.
Geleneksel Osmanlı/Türk müziği içinde bestecinin kendi yapıtı üzerindeki egemenliği mutlak değildi ve müzik bir bakıma her icrada yeniden üretiliyordu. Müzik eserlerinin yazıya dökülmemesinin sonucu olarak çok geniş bir yorum özgürlüğü vardı. Çalınan ya da okunan musıki eseri hiçbir zaman dokunulmaz bir tabu, kendini icracı tarafından harfi harfine saygıya zorlayan bir âbide olarak görülmezdi.
Her icrada dinleyiciye değişik bir şey sunabilme olanağı, geniş ölçüde spontanelik, dolayısıyla da o icranın bir daha tekrar edilemeyeceğinin bilinci vardı. Bu da Türk musıkisinin temel niteliklerinden biridir. Avrupa müzik geleneğinin yabancısı olduğu bir özgürlük anlayışı hâkimdir bu noktada. Bugünün önde gelen Türk musıkisi icracıları da, mesela bir İhsan Özgen, bir Niyazi Sayın ya da bir Necdet Yaşar bir eseri çaldıklarında onu hiçbir zaman kâğıt üzerinde gördükleri şekliyle çalmazlar. Hep yeni bir şeyler katarlar ona, bir bakıma her icrada eseri yeniden yaratırlar. Doğrusu da budur.
Müzik yapıtına değiştirilemez bir mutlak eser olarak bakılmamıştır Osmanlı/Türk geleneğinde. Farklı icracılar aynı eseri epey farklı biçimlerde icra etmişlerdir. Alâeddin Bey’in dediği gibi, aynı eserin farklı şekillerinin eşit derecede muteber addedilmesi gerekiyor. Yirminci yüzyılda Refik Fersan (1893–1965) gibi bazı besteciler kendi eserlerinin farklı nüsha ve versiyonlarını bizzat kendileri yazıp yaymakta bir sakınca görmemişlerdir.
Türk musıkisinde 1900’lerin başlarından itibaren nota kullanımının yaygınlaşması ve müzik öğreniminin eskisi gibi sözlü olarak meşk ederek değil eserlerin notasından öğrenilmesi suretiyle yapılmaya başlanması –nota sadece bir tür iskelet, kaba bir çerçeve olarak algılansa dahi– eserin nesneleşmesi, standartlaşması anlamına geldi. Bu da, genel olarak yorum özgürlüğünün azalması sonucunu doğurdu. Allah’tan ki önde gelen icracılar kendilerini yazının/notanın katılığına kaptırmayıp beste ile yorum arasındaki ince çizgide yürümeye devam ettiler.
10.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
c.behar@zaman.com.tr
|
|
|
TAMER KORKMAZ |
 |
Nuri Alço Hareketi!
Türk sinemasında, tüm zamanların en iyi ‘kötü’ adamı elbette Erol Taş’tan başkası değil...
Buna karşılık, Yeşilçam’ın bir ‘kötü adam’ı daha var ki, ona, hiç tartışmasız 80’lerin en başarılı ‘kötü adamı’ unvanını vermek gerekiyor: Nuri Alço’dan söz ediyorum... Hani şu “gençleri batağa sürükleyen, kızları ilaç içirip uyutan” kötü adam!
Geçen yıl bir sohbette, ilginç benzetmeler yapan bir dostum, Türk basınını eleştirirken “Gazetelerimiz, Nuri Alço’dan farksız!” demişti.
Bu müthiş benzetme, hepimizi gülmekten kırıp geçirmişti. Basınımızın akla ziyan faullü vuruşları birer birer masaya yatırıldıkça; Nuri Alço’nun, ‘medyamız’ın yanında “efendiden, iyice bir adam” gibi kaldığını fark ettik!
Bu sohbetten sonra, birkaç defa “Nuri Alço şimdilerde nerelerdedir, acaba?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Merakımı, son derece ilginç bir haberle gidereceğimi elbette bilemezdim: Dünkü Radikal’in arka sayfasının manşeti aynen şöyleydi: Nuri Alço Hareketi!
İlk saniyede “Buyur burdan yak!” dediğimi hatırlıyorum. (Kaygılanmayın, elbette gerisini de hatırlıyorum!) İkinci saniye itibariyle, “Demek ki, Nuri Alço sonradan siyasete merak saldı; şimdilerde de Yeni Demokrasi Hareketi benzeri bir oluşumla yeni bir partileşme hareketine doğru gidiyor” falan sandım!
Üçüncü saniyeden itibaren, kazın ayağının çok farklı olduğunu ‘hayret ve de dehşetle!’ gördüm: ‘Nuri Alço Revival Organization’ (NARO) adıyla faaliyet gösteren bir grup genç, siyasal ve toplumsal yapıya son derece farklı bir yöntemle tepkisini dile getirmek için banklara, duvarlara, görünür yerlere, ‘Nuri Alço’ yazıyordu! NARO, “Mekanımız sokaklar, silahımız boyalar, cephanemiz ise Nuri Alço’dur” diyordu! Nuri Bey’in şahsiyeti ile hiçbir alıp veremedikleri yoktu, kimliklerinin gizli kalmasını isteyen NARO üyelerinin...
Yalnızca, Nuri Alço isminin filmlerindeki ‘kötü adam’ karakteri nedeniyle barındırdığı negatif öğeleri “cephane” olarak kullanıyorlardı!
Alço’nun “1980’lerin tüm klişelerini bünyesinde taşıyan” ilginç bir kötü adam olduğunu fark etmişlerdi, metaforik bir muhalefet yapıyorlardı, ‘Nuri Alço’ simgesiyle...
NARO’cular, ‘kayıp kuşağın’, kayboluşlarına neden olan herkese verdiği sert ve ironik bir cevap olarak görüyorlardı, Alço’lu ‘hareket’i...
Türkiye’de “tutunmak isteyen” herkesin, kasten veya mecburen büründüğü samimiyetsiz griliğe karşı, rengarenk bir duruşla siyasal ve toplumsal yapıya derinlemesine eleştiri getirdiklerini vurguluyorlardı... “Komünistlerden en çok nefret eden partinin bugün komünistlerden daha devletçi” olmasından, “işçilerden oy alamayan sol”a kadar birçok temel çelişkiye dikkat çeken NARO’cular, Türkiye’nin ‘siyasi ve toplumsal değerlerin parodisi’ gibi durduğunu söylüyorlardı!
Nuri Alço simgesi üzerinden yapılan ‘özgün muhalefet’ duvarlar ve internet yoluyla seyahatine devam ederken, Nuri Alço’nun kendisi nasıl karşılamıştı, bu işi?
Filmlerdeki o ‘filinta gibi delikanlı’ gitmişti kuşkusuz; yerine orta yaşlı, saçları dökülmüş de olsa hâlâ ‘janti’liğinden hiçbir şey kaybetmeyen gülümseyen bir Nuri Alço gelmişti. (Benim için de ‘Aranan Nuri Alço bulunmuş’tu!)
“Duvarlarda, banklarda, her yerde ismin geçiyor” diye söylemişler. O da şaşırmış, haliyle: “Emniyetten falan mı araştırsam?” diye düşünmüş... Sonra, öğrenmiş nedenini, bir daha şaşırmış! “Özel hayatında sigara dahi içmeyen bir adam” olarak, bugün ‘uyuşturucu’nun sözcüğüne bile karşı...”15–20 sene geçmiş, hakkında açılan davaların üstünden...”
Bir ara kötü adamlığı bırakmak istemiş, fakat hep ‘kötü adam’ rolü çalmış kapısını! (Buna, sinemada Mr. Spock Sendromu deniyor: Uzay Yolu’nun Spock’u Leonard Nimoy, bu rolle o kadar bütünleşmişti ki, bu başarılı rol kariyerini bitirmişti! Anı kitabının başlığı, ‘Ben Mr. Spock Değilim’di!)
Evet, Nuri Bey’in de söylediği gibi, muhakkak birisi oynayacak kötü adamı; kötü adamı bu kadar iyi oynayarak iz bıraktığı için suçlanamaz Nuri Alço, ancak takdir edilebilir.
Buna karşılık, Alço simgesi üzerinden muhalefet yapan gençleri de, seçtikleri metaforun ‘cuk oturmasından dolayı’ takdir etmek gerekiyor!
10.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
t.korkmaz@zaman.com.tr
|
|
|
AHMET SELİM |
 |
Kendimize gelelim
Nâzım serisini 3–4 yazı daha sürdürecektim. Fakat, hazır durumda olmasına rağmen ara vermek ve müteâkiben iki günün birini tahsis ederek tamamlamak daha uygun görünüyor. Şu an Kanal 7’deki deprem programını seyrediyorum. Anlatılan şeyler, sayısız konuyu bir noktada anlamsız kılacak kadar önemli. Algılayamıyor muyuz, bir rahatsızlık mı geçiriyoruz, ne haldeyiz; çıkaramıyorum. 159 ve 312, konuş babam konuş. Kardeşim “uygulama” diye bir kavram var. 1961 Anayasası, mükemmeldi de ne oldu? Cuntalar dönemini başlattı. Bir ülkede milletin seçtiği ve sevdiği bir başbakan, binbir zulümle asılıyorsa, ülke o noktada ise sen 1961’den daha mükemmelini bile getirmiş olsaydın da hiçbir şey ifade etmezdi.
Kırk defa yazdım. Alman Anayasası’nın bir 18. maddesi var, şartları oluşunca bütün hürriyetleri ortadan kaldırmaya cevaz veriyor. Bir daha sunayım. Madde şöyle: “Her kim, hür demokratik temel düzene karşı mücadele amacıyla, DÜŞÜNCELERİ AÇIKLAMA hürriyetini, özellikle BASIN hürriyetini (m. 5, fıkra 1), EĞİTİM hürriyetini (m. 5, fıkra 3), TOPLANMA hürriyetini (m. 8), DERNEK KURMA hürriyetini (m. 9), MEKTUP POSTA ve HABERLEŞME gizliliğini (m. 10), MÜLKİYET (!) hakkını (m. 14) ya da sığınma hakkını (m. 16, fıkra 2) kötüye kullanırsa, bu TEMEL hakları kaybeder! Hakların kaybına ve bunun ölçüsüne Federal Anayasa Mahkemesi karar verir”.
Bu madde duruyor Alman Anayasası’nda. Hiç de bir mesele teşkil etmiyor, ne ülkelerinde ne Avrupa Birliği çerçevesinde. Bütün Avrupa ülkelerinin mevzuatında, bu türlü örnekler var. Sıkıntı yok; ama! Demokrasileri tıkır tıkır işliyor. Reel planda hiçbir aksaklık görülmüyor. Yarın biz, “Düşünce açıklama hürriyeti mutlaktır ve asla hiçbir surette sınırlanamaz.” diye bir anayasa hükmünü getirirsek, demokrasi cenneti haline mi geleceğiz yani? Bir ülkede, istikrarlı bir siyasi iktidar çıkarma ihtimali yoksa, siyasî partiler un ufak olmuşsa, hâlâ barajın kaldırılması yoluyla yeni partilerin devreye girmesi teşvik ediliyorsa, topyekûn siyaset kötüleniyorsa, büyük çoğunluğuyla bütün medyası ve aydınları bu çerçeve içinde sıkışıp kalmışsa; elbette ki bir boşluğun oluşması engellenemeyecek, boşluk oluşmasından doğan sonuçlar da bir biçimde etkili olmaya devam edecektir. Bir “sosyal psikoloji” problemi yaşıyor olduğumuzu düşünüyorum. Bu savrukluk mantıkla izah edilemez. 7–7,5 büyüklüğünde deprem olacak. Tek parçaysa 8 olur, iki parçaysa iki defa 7–7,5 olur. Ne fark var? İki defa olursa birinciden kurtulan binalar, ikincide gider. Marmara’da, İstanbul’un eteğinde!.. Yapabileceğimiz tek şey var: İstanbul’u yeniden yapılandırmak. Ve bu iş, ancak devletin halledebileceği ekonomik bir meseledir. Ve tabii, Allah mehil verirse. Durup dururken bir ekonomik kriz yaşadık. Tamamen siyasi, tamamen psikolojik idi. Başımızda istikrarlı bir siyasi iktidar olsaydı yaşanmazdı. Ve o kriz için harcanan dolarlarla İstanbul yeniden yapılandırılabilirdi.
Bir çocuğun aklî gelişmesi, kendi dünyasındaki “öncelikler” sırasını fark edebilmesiyle ölçülür. İnsanlar evlerini kontrol ettirmek bile istemiyor. Çünkü çürük çıkarsa yapabilecek bir şeyi yok. Ekmek bulamıyor, ayın sonunu getiremiyor, tedavi göremiyor, çocuğunu büyütemiyor. Efendim, Türkçeden başka bir dille eğitim yapılsın mıymış?!. İlle dibini bulacak; kurcalaya kurcalaya, kanırta kanırta. Bu ülkenin başka derdi yok mu? Kara kış şartlarında insancıklar açıkta kaldı. Bir avuç yeri halledemedik. Çoluk çocuk ihtiyar, hasta, bebek, sokakta kardeşim! Bizde “genel kültür”, yıl sonunda bütün kitaplarını yakan haylazların kerhen edinip de derhal unutmaya başladıkları bilgilerden arta kalan tortular mesabesinde. Adam, İstanbul’un 7,5’unu tasavvur edemiyor. En elverişsiz zamanlarda en çetrefil, en zor, en çözümsüz, en anlamsız meseleleri gündeme getirmek bir entelektüel iptilâ haline dönüştü. “Her boyayı boyadık bir kaldı fıstıkî renk!” şaşkınlığının sonu gelmiyor bir türlü.
... İstanbul’u Türkiye’yi düşünün beyler! Ruhumuzu, canımızı, yavrularımızı, yarınımızı, çilemizi, kahrımızı, inancımızı, sabrımızı, bunalımımızı düşünün. Yetti artık!
10.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.selim@zaman.com.tr
|
|
|
ETYEN MAHÇUPYAN |
 |
Çocuk olarak Nazım
Küçükken ona ilk adıyla hitap ederlerdi. Sonradan şair ve komünist olarak tanındı ve Nazım Hikmet oldu. Ama her zaman Nazım olarak, yani çocuk kaldı. Onun bütün heyecanları, hayatı sorumsuzca kavraması, insanlardan karşılıksız olarak bağlılık beklemesi; ama aynı zamanda kendisini aşağılayacak ölçüde başkalarına bağımlı olması, o hiç büyümeyen ya da büyüyemeyen çocuğun görünümleriydi. Nazım’ın büyüklerin dünyasında anlamsız, hatta hastalıklı duran bencilliği ve vericiliğinin arka planı bizlerin unutmak istediğimiz çocukluğumuzda gizli.
Nazım Hikmet’in doğumunun 100. yılı bütün dünyada edebi entelektüel çevreler tarafından ele alınıyor. Edebiyatçılar onun şiirlerini okuyarak, hayatının acılarını ve ironisini kavramaya çalışarak, benzer bir iç dünyayı paylaşmanın buruk hazzını yaşamaya çalışıyorlar. Aynı rüzgarlarla savrulmuş insanları yetiştiren bu topraklarda ise tabii ki bundan fazlası beklenir. İnsan sonuçta Nazım’ın anlaşılmasını, şiirlerinin hak ettiği coşkunun paylaşılmasını; ve bizlere tam da benzemeyen bu çocuğun dünyasını algılamamızı sağlayacak bir entelektüel ortam özlüyor. Ama mümkün değil! Türkiye’deki tartışma öncelikle onun bir komünist olması noktasında tıkanıyor. Çünkü komünist birçoğumuz için vatansız ve dinsiz demek; hatta bir dönem ‘vatansızların ideolojik vatanı’ olarak görülen Sovyetler Birliği’nin ‘uşağı’ demek... Karşı tarafta ise Nazım’ı komünizme götüren fikirlerin nasıl da yurtseverlik içerdiğini kanıtlamaya çalışan ahmakça bir çaba yer alıyor.
Adamın şiirlerinin tartışılabilmesi ancak herkesin “evet adam komünistti” demesinden sonra mümkün. Oysa Nazım bir çocuk... Komünist olsa ne yazar? Bir çocuğun komünistliği ne ifade edebilir? Ona atfedilen bütün tutarsızlıkların, vefasızlıkların ve zaafların hepsi anlaşılabilir şeyler. Eğer anlaşılmaz veya kabul edilemez geliyorsa bunun bizim büyük olma, kendimizi olgun sayma kibrimizden başka bir nedeni yok. Ve unutmamak gerekir ki olgun insan bir yolun sonunda yeniden çocukluğuna, korunaklarından sıyrılarak kendisine dönebilen insandır. Nazım bu yolu bilinçli olarak kat etmemiş belki; ama bizlerden farklı olarak sürekli bir biçimde çocuklukla olgunluk arasında gidip gelmiş. Onun büyük yaratıcılığının hamuru bu gitgellerde işlenmiş.
Öte yandan hangi büyük edebiyatçı insanın içindeki çocuğa ulaşmadan insanı anlatabilmiş ki? Nazım’ın bunu bilgece bir tavır içinde yapmadığı ne derece doğruysa, onun kişiliğinden ötürü sürekli olarak bu karanlık sularda yüzmek zorunda kaldığı da o derece doğru değil mi? Üstelik bu ölçüler içinde kim Nazım’ın yalnız olduğunu öne sürebilir? Kendisini aldatan Vera’ya kul köle olup gururunu ayaklar altına alan bir Nazım varsa; biraz ötede de gençliğinde şiddete bulaşmış, kumar parası için yalan söyleyen, verdiği sözleri tutamayan, aşağılanmaktan yüksünmeyen, buna karşılık kendi zayıflığında insanı, bizi yakalayan bir Dostoyevski yok mu?
Tartışanlara bakıyorum da.. sanki herkes pürüzsüz bir kişiliğin sembolüymüşçesine Nazım’ı alıp evirip çeviriyor. O bir çocuktu.. ve çocuk olduğu, olabildiği için büyük bir şair oldu. Şiiriyle kendisine ulaştığı ölçüde de büyük bir insan oldu; çünkü kendi hayatını azap ve ironi dolu bir şiirmiş gibi yaşadı. Aynen Dostoyevski gibi. Bizim gibi vasat tutarlılıkların içindekilerin ise hiçbir zaman beceremeyeceği gibi...
10.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|
|
|
M. NEDİM HAZAR |
 |
Büyük sarsıntı!
O dem ki, perdeler kalkar, perdeler iner,
Azrail’e ‘hoş geldin!’ diyebilmekte hüner...!
N. Fazıl
Yer yine sarsılarak gerçeği hatırlattı ülkeye... Sarsıntı sonrası yapılan tartışmalara baktığımızda, 17 Ağustos ve sonrasında yaşananlardan milim farkı olmadığını görüyoruz... Karşımıza aldığımız her deprem bilimciye, jeoloğa, mühendise aynı soruyu yöneltiyoruz: ‘Ölüm bize ne kadar yakın?’
Fay ne kadar uzun, şiddeti ne olacak, kaç seferde kırılacak, tsunami olacak mı vs.. gibi sorular aslında tek merkezde birleşiyor: Ölüme olan uzaklığımız!
Açıkçası, kişisel gözlemlerim sonunda deprem gerçeğiyle beraber çok ilginç olaylar ve kişilerle tanıştığımı söyleyebilirim. Bunların başında Prof. Dr. Celal Şengör geliyor. Hiç unutmuyorum bir Tv programında oturduğu koltukta şöyle bir cümleyi kullandığında, hemen yanında oturan rahmetli Prof. Dr. Aykut Barka’dan hiç de küçümsenmeyecek bir göz azarı işitmişti: ‘İstanbullular mezarlarda yaşıyor. Her ev mezar olacak!’
Sonra Şengör Hoca’yı medyadan takip etmeye başladım. Bir gazete röportajında ebeveyninin Bakırköy’de oturduğunu ve her gün onları Bakırköy’den uzaklaşmaları için ikna etmeye çalıştığını okumuştum. Ve fotoğraflı bir başka röportajında evinin her tarafına çelik kolonlar yaptırdığını, depremden inanılmaz derecede ürktüğünü hayretle okumuştum. Sonunda Şengör Hoca Türkiye’yi terk etti. Şimdi yurtdışında akademik çalışmalarına devam ediyormuş.
Şahsen deprem üzerine onlarca yazı kaleme almış bir yazar olarak, bizi bekleyen büyük sarsıntı hakkında artık bilinmeyen bir şeyin kalmadığına inanıyorum. Ancak bazı gerçekleri değiştiremediğimiz için, bilim adamlarından felaketin ya geciktirilmesini ya da şiddetinin düşürülmesini talep ediyoruz adeta. Mümkün olsa fayların yerlerini değiştirmeyi talep edeceğiz. Öyle ya, fayın üzerine kurduğumuz yerleşim yerlerini, otoyolları değiştirmek işimize gelmediği için, evlerimizi kontrol edip, dolaplarımızı duvara sabitlemeyi, depremin bizi her an yakalama ihtimaline karşı hazırlık yapmayı düşünmektense, fayı uzaklaştırmaya, şiddetini düşürmeye çalışıyoruz depremin.
Aykut Barka gerçeği çok çarpıcı bir örnek... Afyon 6 büyüklüğünde sarsıldığında Barka Hoca kişisel kıyametini yaşadı ve gitti. Şengör Hoca gibi yurtdışına da gitseydi, tamamen çelik konstrüksiyondan oluşmuş mekanlarda da yaşasaydı onu bulup sarsacak olan büyük depremden kaçması mümkün değil. Tıpkı hepimizin kaçamayacağı gibi.
Ölüm meleği tıklatacak kapımızı, ha fay hattından binlerce mil uzakta olacaksınız, ha bir sabah namazında Eyüp Camii’nde secdede. Tıpkı Hekimoğlu İsmail’e ölüm meleğinin gelişi gibi.
Ruh binasının kolonları sağlam olan, iç aleminin zemin etüdü iyi yapılmış, ahirete yönelik statik hesapları kusursuz olan yapılara sarsıntının şiddeti önemsiz gelir. İnanç ile arasındaki köprüleri yıkık, demirleri oksitlenmiş, viyadükleri hasarlı olan ruhların, geçtikleri yolların sağlam olması sadece geciktirir bir süre büyük sarsıntıyı, o kadar!
O kadar program, oturum, seminer, araştırma, istatistik, kontrol, çizim yapılıyor da, işin bu yönünü, işin bu önemli ve ‘esas’ olan kısmını ıskalamamız garibime gidiyor.. yaşadık 17 Ağustos’u, 12 Kasım’ı, hatırlıyoruz hepimiz. Danişmend’in Tarihi Hakikatler’inden ‘Kıyamet–i Suğra’yı okumak gibi değil bu. Mahşer sahneleri hâlâ zihnimizde, üzerine serptiğimiz tüm kül avuçlarına rağmen. Zihnimizde ama, biz yine de, dizleri titrek yaşlı kocakarı gibi duran binalarımıza, sağlam raporu almak için belediye yetkililerine rüşvet vermeyi içimize sindiriyoruz.
Thomas Cook, bir gezisinde Atlas Okyanusu’nun ıssız bir yerinde, milyonlarca kuşun havada çığlıklarla daireler çizerek uçtuğunu görür. Kulakları sağır edecek kadar yüksek sesle çığlıklar atan kuşlardan yorgun olanlar, okyanusun dev dalgaları arasına kendilerini atarak intihar etmektedirler! Bu olayı yıllar boyunca birçok balıkçı görür, birçok bilim adamı araştırır. Ancak işin sırrını çözemezler. Kuş bilimcileri yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfederler, ancak intihar etmelerinin nedeni bilinmez. Yıllar süren araştırmalar sonucunda bu trajik olayın yaşandığı yerde bir ada olduğunu; kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu adanın bir deprem sonucunda okyanusa gömüldüğünü bulurlar. İnsanların yokluğunu bile fark etmedikleri ada kuşlar için göç yollarının vazgeçilmez bir durağıdır. Kuşlar binlerce yıllık alışkanlıkla adanın yerini bilmektedirler ve uzun, yıpratıcı bir yolculuktan sonra aradıkları adayı bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına gömmektedirler.
Göçmen kuşlar gibi, artık olmayan bir ada varmış gibi davranmak tuhafıma gidiyor bu konuda yapılan şeyleri izledikçe.
10.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
n.hazar@zaman.com.tr
|
|
|
İBRAHİM KIBRIZLI |
 |
Yozgat ikram etti, Fener kazandı!
Yimpaş Yozgatspor 3/5/2, F.Bahçe ise 3/4/3 oyun sistemlerinin uygulayacısı oldular. Sarı–Lacivertlilerde Simao, Kırmızı–Siyahlı takımda ise Timo üçlü savunmalarının önünde gömülü ön libero oynadılar. Yozgatspor’da Cengizhan, F.Bahçe’de de Ogün orta saha ile hücum blokları arasında bağlantı kurma görevi yanısıra hücum gücüne destek veren oyunculardı. Her iki takım da kanat organizasyonlarını ikinci planda tutarak, daha çok rakiplerini göbekten delme girişimlerine ağırlık verdi. Bu anlayış genel olarak oyunun orta sahada sıkışmasını beraberinde getirdi. Orta sahalarından yeterli destek alamayan F.Bahçe’nin üçlü forvet hattı, gol yollarında Y.Yozgatspor savunması karşısında etkisiz kaldı. Aynı şekilde savunması da ani gelişen Y.Yozgatspor ataklarında çaresizdi.
F.Bahçe aleyhine olan her iki durum tamamen savunma ile orta saha, orta saha ile hücum blokları arasında bağlantıyı kurmakla görevli Simao ve Ogün’ün yeterli performansı gösterememelerinden kaynaklandı.
Werner Lorant’ın bloklar arası kopukluğu giderme adına yerinde önlemleri sahaya yansıtamaması anlaşılır gibi değil. Lorant, üçlü forvet uygulamasından vazgeçmeli, Serhat ve Andersson ile ikili forvete dönmeli ve Revivo’yu bu ikilinin arkasında kullanmalıydı. Orta sahada ise yedek beklettiği Johnson’u oyuna alarak, ön libero olarak kullandığı Simao’yu serbest adam olarak değerlendirme becerisini zamınında göstermeliydi. Şu bir gerçek ki top tekniği yüksek olan Simao gibi bir oyuncu orta alanda savunma ağırlıklı oynatılamaz. Eğer F.Bahçe bu oyuncudan yararlanmak istiyorsa Lorant, daha değişik Simao’yu kullanmanın yollarını bulmalı. Ogün’ü ısrarla oyunda tutan F.Bahçe teknik direktörü, oyunu okuma ve oyuna aktif müdahale etme noktasında yetersiz kaldığı izlenimi veriyor. Buna karşılık Rasim Kara’nın Hüseyin ve Mehmet’i oyuna dahil ederek, oyunu kanatlara taşıma akılcılığını göstermesi çok yerinde bir davranıştı.
Y.Yozgatspor’un savunma hatasını kalitesine yakışır bir şekilde gole dönüştüren Revivo ve Rapaiç’in ortasını kendi kalesine gol yapan Diallo, Rasim Kara’nın tüm olumlu gayretlerini boşa çıkartan faktörlerdi. Aynı şekilde Zoran Mirkoviç’e sporcuya hiç yakışmayacak hareketinden dolayı kırmızı kart gösteremeyen Metin Tokat da Yozgatspor’un hak ettiği puanı kendi evinde çıkartamamasının nedenlerinden bir diğeri oldu.
10.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
i.kibrizli@zaman.com.tr
|
|
|
SELİM IŞIKLAR |
 |
Borsa’da Irak sendromu
Açıkçası Irak senaryolarının Borsa’da kullanılacağını bekliyorduk ve 11 Eylül’dekine benzer sert düşüşlerin olabileceğini hafta içindeki yazılarda vurgulamıştık; ancak üst üste gelen birçok haber ve gelişmeye rağmen Borsa’nın bu hafta böylesi olumsuz bir trende düşmesini (beklentiler bitti, gerçekler satıldı şeklinde yorumlamak istemiyoruz) beklememiştik. Teknik göstergelerin 11 Eylül sonrasına benzer bir şekilde aşırı satım bölgesine kadar gerilemesi ve endeksin kuvvetli destek bölgesine gerilemesini pusuda olanların alış fırsatı olarak değerlendirmesini, pozisyonda olanların ise (mart sonu-mayıs başına) kadar beklemelerini tavsiye ederiz. Zira nisan-mayıs borsaların çeşitli beklentilerle yükselişe geçtiği zamanlardır. Bu hafta incelediğimiz hisseler tepki yükselişlerinde etkili olan hisselerdir.
10.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
s.isiklar@zaman.com.tr
|
|
|
ALİ H. ASLAN |
 |
Bush’un Ortadoğu ile imtihanı
Filistin lideri Yaser Arafat, İsrail’in ABD tasvibi ile uygulanan tecrid politikası nedeniyle uzun süredir ofisinden çıkamazken, İsrail Başbakanı Ariel Şaron bu hafta dördüncü kez Beyaz Saray’da misafir edildi. Peki ama 11 Eylül’den hemen önce ilk kez bağımsız Filistin Devleti’ni telaffuz ederek İsrailli şahinleri kızdıran Bush yönetimi nasıl oldu da böylesine değişti? Şaron hükümetini ‘azarlama’ noktasından ‘ağırlama’ noktasına nasıl gelindi? Bush yönetiminin Ortadoğu politikası nereye gidiyor?
Bu sorulara önce ideolojik açıdan izah getirmeye çalışalım. Cumhuriyetçi Parti’nin en geniş ve hareketli seçmen tabanını oluşturan dindar sağcıların bir kısmı Eski Ahid’deki ‘büyük İsrail’ ülküsü gerçekleşmeden Mesih’in gelmeyeceğine inanır. Bu nedenle bir yandan Hazreti İsa’yı öldürmekle suçladıkları Musevilere içten içe sitem ederken, diğer yandan da İsrail Devleti’nin bekasına önem verirler. Buna karşılık Cumhuriyetçilerin Enron gibi çokuluslu enerji firmalarının Arap petrollerine bulaşmış bağışları ile beslenen damarı ise, partiyi Ortadoğu politikasında nispeten daha az İsrail yanlısı davranmaya iter.
Öte yandan, aktif seçmenleri ve zengin sponsorları ile iç siyasette çok güçlü bir baskı unsuru olan Musevi lobisi, daha çok Demokratlar üzerinde etkili olmasına rağmen her iki partinin de rotasında önemli rol oynar. Bu itibarla zaman içinde İsrail ve ABD arasında değişen iktidar partilerinden bağımsız, stratejik derinlikli bir ilişki gelişmiştir. Ara sıra kavga da etseler, tüm yakın dostlar gibi, çabuk barışırlar.
İsrail, 11 Eylül’den sonra ABD’nin Ortadoğu kaynaklı terör konusunda olağanüstü boyutlara çıkan hassasiyetini kendi lehine çok iyi değerlendirdi. Arafat, terör destekçisi olduğu iddiasıyla oda hapsinde tutuluyor. Başkan Bush’un geçen hafta Kongre’ye hitabında ‘şer ekseni’ çerçevesine soktuğu İran ve Irak da, ne tesadüfse bölgede en çok İsrail’in şikayet ettiği ülkeler.
Hadi ABD’nin son on yıllık ‘şamar oğlanı’ Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ı anladık. Ama ilişkilerin yumuşama sürecine girmiş olduğu İran’ı ansızın hedef tahtasında görmek birçoklarını şaşırttı. Geçen ay Kızıldeniz’de İran tarafından Filistinlilere verilmek üzere yüklendiği ileri sürülen 50 ton silahı taşıyan bir gemi İsrail ordusu tarafından ele geçirilmişti. İranlılar ve Filistinliler iddiaları reddedip MOSSAD iftirasına uğradıklarını söyleyedursun, hadise İran’ı ve Arafat’ı ‘şer ekseni’ne itmede büyük rol oynadı. İsrail yönetimine göre İran, Irak’tan da büyük bir tehlike.
ABD’nin 11 Eylül’den sonra Ortadoğu’daki yerleşik dengeleri zorlayan ve İsrail’i aşırı kayıran tavrı, başta müttefiki Avrupa Birliği olmak üzere diğer büyük güçleri rahatsız etti. En nihayet Fransız Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine patladı ve Washington’ı dünyadaki tüm problemleri terörizmle mücadeleye indirgeyen ‘basite indirgemeci’ (simplistic) bir siyaset gütmekle suçladı. Arafat’a uygulanan tecridi de sert şekilde eleştiren Vedrine, ‘Avrupa ülkeleri Beyaz Saray’ın Ortadoğu politikasını tasvip etmiyor ve Ariel Şaron’un tamamen baskıcı politikalarını desteklemenin yanlış olduğunu düşünüyor.’ dedi.
Dünyadan yükselen benzer tepkilerin tesiriyle de olsa gerek, ABD’nin Arafat’la ilişkisini tamamen kesmesini arzu eden Şaron son Washington ziyaretinde aradığını bulamadı. Bu ziyaretten önce Milli Güvenlik Konseyi’nde yapılan bir toplantıda Başkan Yardımcısı Cheney ve Savunma Bakanı Rumsfeld, Arafat’ın tamamen gözden çıkarılması fikrini desteklerken, Dışişleri Bakanı Powell buna karşı çıkmıştı. Anlaşılan Başkan Bush, Arap–İsrail gerginliğinin tırmanmasının Amerikan çıkarlarına aykırı olduğunu söyleyen CIA Başkanı George Tenet’in ve Powell’ın yaklaşımını benimsedi. Arafat, kısa vadede olmasa da orta vadede biraz rahatlatılacağa benziyor.
10.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
ah.aslan@zaman.com.tr
|
|
|
KERİM BALCI |
 |
Notaları taşlar olan musiki
Eski Doğu’nun şehirlerini çevreleyen duvarların yerini topografik yapı kadar insan ihtiyaçları da belirlerdi. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde fizyolojik gereksinimlerden sonra gelen güvenlik arayışının içinde, üstü kapalı olarak geçiştirilen tapınma ihtiyacı, Eski Doğu’nun şehir sınırlarını belirleyen bir faktördü ve şehir duvarlarının kutsalı kuşatması kaçınılmaz bir şarttı. Davud’un Kudüs’ü bugünkü Eski Şehr’in güneyindeydi ve bu şekliyle Silvan su kaynağını duvarların içinde tutuyordu. Süleyman Beytülmakdis’i inşa ettirdiğinde tapınma ihtiyacı ağır bastı ve şehir duvarları kuzeye kayarak mabedi kuşatmaya başladılar. Eski Doğu’nun insanları günde üç (veya beş) defa gidecekleri mabedin yakınlığını, belki daha fazla gidecekleri su kaynağının yakınlığına tercih etmişlerdi. İki asır sonra Keldanîlerin şehri kuşatacakları haberi Kral Hezekyel’i artık şehrin dışında kalmış olan bu su kaynağını şehir duvarlarının içine aktaracak meşhur tünelini yapmaya zorladı. Ne kuşatma ne de bir yüz yıl sonra gelen Babil yıkımı şehrin kuzeye doğru olan genişlemesini durduramadı.
Hz. İsa şehri teşrif ettiğinde kuzey sınırı bugün Şam Kapısı’nın bulunduğu noktaya varmıştı. İsa şehre giriş çıkışında Doğu’daki Altın Kapısı’nı kullanıyordu; ama Protestanların bakışıyla, hiç değilse son çıkışını bu kapıdan yaptı: Sırtında biraz sonra üzerine çivileneceği haçı taşıyordu... Kapının hemen dışında bulunan mezarlık, Yahudilik şehir içi mezarlıklara ve mezar nakline izin vermediğinden, şehrin kuzey sınırını belirliyordu. Din tanımaz Romalıların mezarlığın ortasından bir “kraliyet yolu” geçirerek Şam Kapısı’nı 500 metre kadar daha kuzeye kaydırdıkları kısa dönem istisna sayılırsa, tarih boyunca da bu sınıra sadık kalındı. İsa’ya kadar adı bilinmeyen bu kapıya, Yahudiler hemen dışında İsa’nın ikinci kuşak inananlarından Aziz Stephan’ı taşlayarak şehit etmekle, bilinen ilk ismini verdiler: Aziz Stephan Kapısı. Bu ad beraberinde Haçlılar dönemine kadar süren ziyaret ve ritüelleri de getirdi. Haçlılar “yıkımın geldiği kuzey” yönünün korunmasını zor gördüklerinden, şehrin Doğu’sundaki Altın Kapısı’nın yüz metre kadar yukarısında olan Aslanlı Kapı’yı Aziz Stephan Kapısı diye yeniden adlandırdılar ve Stephan’ın şehadet mekanı hikayesini ve ziyarete gelen hacıları oraya taşıdılar.
Şam Kapısı MS 150 yıllarında Romalıların Aeliya Kapitolina ismiyle yeniden kurdukları Kudüs şehrinin de ana giriş kapısıydı ve şehri boydan boya geçen yirmi metre genişliğindeki Cardo Maksimus Caddesi’nin başlangıç noktasını teşkil ediyordu. Bu noktaya Romalıların uzaklık ölçümlerinde esas olmak üzere diktikleri bir sütun, kapının yeni adını belirledi: Kolon Kapısı. Bizanslılar Aziz Stephan Kapısı ve Haçlılar kuzeye bakan kapı olduğu için Şam Kapısı isimlerini benimsemiş olmakla birlikte, Araplar bu Roma geleneğini devam ettirmiş ve kapıya kolon kapısı anlamında “Bâb el–Amûd” demişlerdir. Bütün bu tarih boyunca İbranilerin kuzeydeki Nablus kentine ithafen Nablus Kapısı dedikleri kapının nihai bânisi Mimar Sinan’ın veya onun hâmisi Kanuni Süleyman’ın adını almamış olması ilginçtir. Yine de kapının hemen dışından geçen Doğu Kudüs’ün ana caddesi, Kanuni Sultan Süleyman’ın adını taşır ve her gün bu kapıdan geçen binlerce insan, burada Osmanlı mimarisine has bir kucaklama, zaman ve mekan ötesi bir yolculuğa çıkma hissine kapılır ve Ahmed Hamdi’ye “Bursa’da Zaman”ı yazdıran notaları taşlardan bir musikiyi gözleriyle dinlemeye koyulurlar.
Gelecek hafta şehre bu musikînin ebedileştiği bir başka kapıdan, Batı’daki Yafa Kapısı’ndan gireceğiz.
10.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
k.balci@zaman.com.tr
|
|
|
MİRZA ÇETİNKAYA |
 |
Televizyon kapmaca dizisi
Tok sesli, konuşurken seslerinin heybetiyle milyonlarca insana gururla korku arasında bir duygu yaşatan Sovyet televizyon sunucularından bazıları, şimdilerde, emeklilik günlerini televizyon kanallarıyla ilgili muharebeleri izleyerek geçiriyor. Rusya’da son iki yıldan beri devlet organları ile ‘oligarş’ denilen zengin ve nüfuzlu işadamları arasında süren televizyon kapmaca yarışması, ülkenin medya alanındaki zenginliklerine zarar vermekle sınırlı kalmıyor. SSCB sonrasında kazanılan demokratik haklar, ülkenin imajı, kurumlar, aileler ve şahsiyetler nasibini alıyor bu mücadeleden.
Sıfatları arasında ‘Dünya Yahudi Kongresi Başkan Yardımcısı’ ve ‘Rusya Yahudileri cemaati lideri de bulunan Vladimir Gusinskiy’e ait NTV kanalıyla başlayan mücadele hâlâ sürüyor. Devletin parasıyla devleti eleştiren Gusinskiy’e ancak Vladimir Putin’in Kremlin’e çıkmasından birkaç ay sonra karşı konulmaya başlandı. Devletin doğalgaz şirketi Gazprom’a 1 milyar dolara yakın bir paraya borçlanan Gusinskiy, Kremlin’den gelen taarruza karşı grubuna bağlı gazetecileri meydana sürerek hamle yaptı. Kremlin bürokrasisinin intikam filleri, NTV stüdyolarında dolaştırıldı. Kanal Gazprom’a, televizyonun önde gelen gazetecileri ise TV6’ya geçti. Böylece, uluslararası kamuoyu nezdinde prestijli bilinen televizyon kanalı ve Rusya’nın bir zenginliği, tarafların paylaşamama hırsına kurban verilmiş oluyordu. NTV davasında hızını alamayan yargı, dosyalarının sayfalarını açmayı TV6’dan da esirgemedi. Geçtiğimiz günlerde yayın lisansı mahkeme tarafından iptal edilen TV6’nın yerinde şimdi spor karşılaşmaları korsan olarak gösteriliyor.
NTV’nin sahibi Vladimir Gusinskiy, İspanya’da, TV6’nın sahibi Boris Berezovski ise İngiltere’de, kahredici gelişmeleri izleyebiliyor. Zira ikisi hakkında da çeşitli yolsuzluk ve usulsüzlüklerle ilgili dava açılmış durumda. İkisinin de kaderi birbirine benziyor. İlk başkan Boris Yeltsin’in aile fotoğrafında bulunan Berezovski ve Gusinskiy, yakın zamana kadar ‘Kremlin’in prensleri’ olarak biliniyordu.
Aslında Moskova’nın bu iki ‘oligarş’ı, evlerine getirme konusunda pek istekli olmadığı da aşikâr. Rusya, onları sahiden çok arzularsa Avrupa başkentlerinden gönderilmelerine formül bulmakta hiç zorlanmayacaktır. “Yeter ki; cezalandırılacak adam olsun. Biz, ilgili kanunu buluruz.” sözünü Stalin, ta uzun yıllar önce söylemişti bu topraklarda. Üstelik, olaylar 11 Eylül atmosferinin de hakim olduğu günümüzde cereyan ediyor.
NTV’den beri devletle yıldızı bir türlü barışamayan ve yönetime yönelik eleştirilerini hiç sakınmayan ülkenin en ünlü televizyoncularınden Yevgeni Kisilov ve ona bağlı meslektaşları sıradaki kanallarını kurmayı planlıyor. Yayın lisansı alıp alamayacaklarını yakın günlere kadar bir basın bakanlığı bir de Allah biliyordu. Şimdi ise sadece Allah biliyor. Kremlin sözcüsü Sergey Yastrjembskiy’e göre Vladimir Gusinskiy ve Boris Berezovski, medyayı devlet ve hükümete karşı ‘şantaj aracı’ olarak kullanıyor. Yönetim, ‘oligarş’ların medyadan uzak tutulmasında kararlı görünüyor bu kez.
TV6’ya gelince... Ortalıkta kalan bu kanalın komünistlerden eskiden ‘aşırı milliyetçi’ olarak adlandırılan pragmatist Vladimir Jirinovski’ye kadar pek çok müşterisi bulunuyor.
10.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.cetinkaya@zaman.com.tr
|
|
|
SELÇUK GÜLTAŞLI |
 |
Avrupa, ABD’yi terk ediyor!
ABD Başkanı II. Bush’un “şer ekseni” konuşması Washington’un başına bela oldu. Guantanamo rezaletinden bu yana önce serzenişte bulunan ardından hafif hafif eleştirmeye başlayan Avrupa artık ABD’nin yanlış bir yolda olduğunu net bir şekilde dile getiriyor. Brüksel’in tepkisi geçen hafta AB’nin ağır topu Fransa’nın Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine’in Washington’un dünya siyasetine yaklaşımını “basit” olarak nitelendirmesi ile patladı. ABD’nin dünyadaki bütün sorunları “terörizme karşı mücadeleye” indirgeyen yaklaşımın Avrupa için bir “tehdit” oluşturduğunu vurguladı Vedrine.
Fransa’nın öteden beri ABD’ye mesafeli yaklaşımı bilinir, hatta Washington’a kızıp NATO merkezini Fransa’dan Belçika’ya süren De Gaulle’dü ama bu şiddette eleştiriye hatta azarlanmaya pek alışkın değil ABD. İşin kötüsü Washington’u eleştirme konusunda Fransa yalnız değil. AB liderlerinin art arda yaptıkları açıklamalar, AB ile ABD arasındaki çatlağın genişlediğine işaret ediyor. Vedrine, ABD’nin dünya siyasetine yaklaşımının “basit” olduğunu söylemekle yetinmeyip, bütün AB liderlerini “isyana teşvik” ediyor. “Washington’a isyan” çağrısının şimdilik kabul gördüğü gözleniyor.
Belçika Dışişleri Bakanı Louis Michel, geçen hafta Belçika Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada ABD’nin uluslararası ilişkilere tek taraflı yaklaşımının kabul edilemez olduğunu ve Guantanamo’daki Afganlıların savaş esiri muamelesi görmesi gerektiğini söyledi.
ABD’ye Guantanamo ile ilgili eleştiriler tam hız giderken bu kez de II. Bush meşhur “şer ekseni” konuşmasını yaptı. Amerikan Kongresi’ne Texas Rangers Beyzbol takımının sahibi olduğu günlerden kalma bir eda ile giren Bush, hemen herkesten “çak bir beşlik” aldı ve alkışlar arasında konuşmasına başladı. O kadar çok alkışlandı ki, coştukça coştu II. Bush ve 3 ülkeyi –Irak, İran, Kuzey Kore’yi– dünyadaki toplam kötülüklerin kaynağı olarak nitelendirdi.
11 Eylül saldırılarının ardından ABD’ye “emrine amadeyim” diyen hem AB hem NATO iyi niyetlerinin suiistimal edildiğini düşünmeye başladılar. Vedrine’in ABD’yi azarlayan konuşması ‘şer odakları’ açıklamasından sonra geldi. ABD’-nin en büyük müttefiki Britanya Başbakanı Tony Blair, Irak’la ilgili yeteri kadar delil sunulmadan herhangi bir askeri harekata karşı olduğunu kamuoyuna duyurdu.
Alman Savunma Bakanı Rudolf Scharping, Irak ile baş etmenin en iyi yolunun askeri bir harekattan çok siyasi bir stratejiden geçtiğini söyledi. Scharping’den daha açık sözlü olan Alman Dışişleri Bakan Yardımcısı Ludger Volmer ise Irak’ın 11 Eylül olaylarına karıştığına dair bir delil olmadığını ve ABD’nin İran’la eski hesaplarını görmek için terörü bahane etmemesi gerektiğini vurguladı. AB de yaptığı açıklamada teröre karşı savaşın İran’ı içine alacak şekilde genişlemesine “olur” vermeyeceğine ve Tahran’ın dünya sistemine entegre edilmesinin en iyi yolunun İran’daki ılımlıların desteklenmesi olduğuna dikkat çekti.
ABD’ye son darbe AB dönem başkanı İspanya’nın Dışişleri Bakanı Josep Pique’den geldi. Washington’u tahrik edercesine Pique, “15 üyeli AB, İran ile ticaret, insan hakları ve terörle mücadele konularında en üst düzeyde işbirliğine gitmek istemektedir.” dedi.
10.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
s.gultasli@zaman.com.tr
|
|
|
MELİH ARAT |
 |
Yönetmeme becerisi
Tüm profesyonel yaşamım ve üniversite öğrenimim sırasında yönetim konusunda öğrenemediğim bir gerçeği 14 yaşındaki oğlumdan, Çalış’tan öğrendim. Yönetim kelimesi, kontrol kelimesine çok yakındır. Hatta gizliden gizliye kontrol kavramının içeriği yönetim kavramının içeriğini aşar. Yönetim kelimesinin kökünde her ne kadar “yön vermek” varsa da, birçok insan “yönetim” deyince her şeyi kontrol etmeyi algılıyor. Örneğin, ben eskiden “Bir şirketi yönetiyorum” derken, ‘tüm bir şirketi ve tüm faaliyetlerini kontrol ediyorum’ demek isterdim. Fakat oğlum, bana bu yaptığımın yönetmekle hiç ilişkisi olmadığını gösterdi. Hatta tam aksine kontrol altına almaya çalıştığımız her şey kontrolden çıkıyordu. Bir şeyi kontrol altına almanın tek yolu, onu kendi doğasında hareket etmeye bırakmaktı; çünkü kendi doğasında hareket eden bir organizmanın bir sonraki hareketi öngörülebilirdi.
Bütün her şey, oğlumu kontrol altına almaya çalışmamla başladı. Ona bir düzen kurdum. Tıpkı fabrika gibi. Uyanacağı saat, kahvaltı edeceği zaman, ders çalışmaya başlayacağı ve mola vereceği saat, okula gideceği saat her şey belliydi ve kontrol altındaydı. Hatta bu konuda yazılı bir sözleşme de yaptım. Ayrıca evin tuvalet hariç, tüm odalarına internete bağlı kamera yerleştirmiştim. Ofisteki bilgisayarımdan evimde saat kaçta ne oluyor izleyebiliyordum. Bu sisteme geçtiğimden beri, oğlum biraz ruhsuzlaşmış görünüyordu. Sürekli kontrol altında olduğundan tüm programa uyuyordu; ne var ki, öyle canlı ve heyecanlı görünmüyordu eskisi gibi. Fakat eskiye oranla çok daha uzun ve düzenli ders çalışıyordu. Dönem sonunda benim bu biraz da “Big Brother”a benzeyen kontrolcü yönetim anlayışının sonuçlarını görecektim. Düzenli çalışma, mükemmel sonuçların en önemli süreciydi.
Sonuç... Sömestre tatilinde Çalış karnesini getirdi: Şoke olmuştum. Çalış, eğitim hayatının en kötü karnesini getirmişti. Zayıf notların arasında bir tane ya da iki tane ikinin üstünde not görünüyordu. Çalış tüm onun için yaptıklarıma, tüm onun yaşamını düzene koymama rağmen nasıl böyle bir sonucu önüme getiriyordu, öfkelenmiştim. Serde yöneticilik olduğu için bu öfkeli anımı da kontrol altına aldım. Öfkemi belli etmemeye çalışıyordum. Bir ara mutfağa giderken kapı önündeki aynada yüzümü gördüm. Tüm kontrol çabama rağmen sinirden kıpkırmızı olmuştum. Tuvalete girip yüzümü yıkadım ve Çalış’ın yanına döndüm.
Sakin olmaya çaba göstererek, o anda sahip olabildiğim en yumuşak ses tonuyla sordum.
“Çalış, biliyorsun, senin başarılı olman benim için çok önemli. Senin hep iyi yerlere gelmeni istiyorum. Bunun için hiçbir masraftan kaçınmayacağımı biliyorsun. Hedeflerle yönetim anlayışına uygun olarak seninle bir sözleşme yaptık. Sonuçlar, süreçlerin ürünüdür diyerek seninle tüm çalışma süreçlerini bir düzene koyduk. Her şeyi garanti altına aldığımız kontrollü bir yönetim sistemi kurduk. Bütün bunlara rağmen bu kötü karne nasıl ortaya çıktı?”
Ben kafamı toparlayarak konuşmaya çalışırken, Çalış’ın yüzünde uzun süredir görmediğim bir başarı ifadesi, alaycı bir gülümsemeyle yer değiştirip duruyordu.
Yönetmeme becerisi
Sözlerim bittiğinde, Çalış dedi ki: “Baba, beni sevdiğini biliyorum. Ama sen kendi amaçların için benim başarımı önemsiyorsun. Biraz önce bile, ‘Senin başarılı olman benim için çok önemli.’ dedin. Hayatımı kelimenin tam anlamıyla kontrol etmeye çalışıyorsun. Sözleşmeler, kurallar, kameralarla kontrol etmeye çalışıyorsun. Dünyada kontrol seviyesinin en yüksek olduğu yerler esir kamplarıdır. Sen hiç bu kamplarda herkesi hayran bırakan harika sonuçlar ortaya çıktığını duydun mu? Ofiste yönetici olduğun için, her şeyi yönetmen ve kontrol etmen gerektiğini düşünüyorsun. Ofiste bile dikkat etsen, yönetmeye, kontrol altına almaya çalıştığın her alanda sonuçlar benzer olmalı. Canlı organizmalar yönetilemez. Sadece DNA’larımızda tavrımızın nasıl olacağının anayasaları bulunuyor; o kadar. Yönetim kelimesinin kökünde ‘yön’ vermek var, sürekli kontrol etmek yok. Kontrol etmeye çalıştığın her şey kontrolden çıkıyor. Annemle nasıl evlendiğinizi biliyorsun, dedem onun yanına erkek sinek yaklaştırmamak üzere kontrol sistemleri kurmuşken, sen dedemin yanında onun ruhu bile duymadan annemi kendine aşık etmişsin. Kuzenim Derin de aynı şekilde, babası onu kontrol etmeye çalıştıkça kontrolden çıkıyor. Bir tek istisna yeğenim Özgür. Biliyorsun, ağabeyim onu ismi gibi tamamen özgür bırakıyor. Buna karşılık, çocuk hem derslerinde çok başarılı, hem de toplum tarafından uygunsuz kabul edilen neredeyse hiçbir şeyi yapmıyor. Sadece kendi doğasını yaşıyor. Arada hata da yapıyor; ama hatalarından öğreniyor ve tekrarlamıyor. Annemi de düşün, annem seni kontrol altına almaya çalıştıkça sen kontrol altına mı giriyorsun, yoksa kontrolden mi çıkıyorsun?
... Babacım, bence kontrol felsefesinden vazgeç... Bak, demin karnemi görünce bana bağırmak istedin. Keşke bağırsaydın. Ama sen kendini kontrol etmeye çalıştın, öfkeni saklamaya çalıştın; ama doğanı kontrol edemezsin yüzün kıpkırmızı oldu. Senin, yönetmeye takılı kalmaktan vazgeçip ‘yönetmeme becerisini’ kazanmak gerek. Danışman Melih Arat, geçenlerde bizim okulda ekonomik kriz için bir konferans verirken dedi ki, “Ekonomiyi krize sokan, yıllardan beri onu yönetebileceğimizi zannedip kontrol altında tutmaya çalışmamızdır.”
Çalış, bana bir yönetim dersi, pardon yönetmeme dersi vermişti.
10.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.arat@zaman.com.tr
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
10 Şubat 2002
|
|

Zaman Spor
Yazarlar
|
|
|
|