Çocuk olarak Nazım
Küçükken ona ilk adıyla hitap ederlerdi. Sonradan şair ve komünist olarak tanındı ve Nazım Hikmet oldu. Ama her zaman Nazım olarak, yani çocuk kaldı. Onun bütün heyecanları, hayatı sorumsuzca kavraması, insanlardan karşılıksız olarak bağlılık beklemesi; ama aynı zamanda kendisini aşağılayacak ölçüde başkalarına bağımlı olması, o hiç büyümeyen ya da büyüyemeyen çocuğun görünümleriydi. Nazım’ın büyüklerin dünyasında anlamsız, hatta hastalıklı duran bencilliği ve vericiliğinin arka planı bizlerin unutmak istediğimiz çocukluğumuzda gizli.
Nazım Hikmet’in doğumunun 100. yılı bütün dünyada edebi entelektüel çevreler tarafından ele alınıyor. Edebiyatçılar onun şiirlerini okuyarak, hayatının acılarını ve ironisini kavramaya çalışarak, benzer bir iç dünyayı paylaşmanın buruk hazzını yaşamaya çalışıyorlar. Aynı rüzgarlarla savrulmuş insanları yetiştiren bu topraklarda ise tabii ki bundan fazlası beklenir. İnsan sonuçta Nazım’ın anlaşılmasını, şiirlerinin hak ettiği coşkunun paylaşılmasını; ve bizlere tam da benzemeyen bu çocuğun dünyasını algılamamızı sağlayacak bir entelektüel ortam özlüyor. Ama mümkün değil! Türkiye’deki tartışma öncelikle onun bir komünist olması noktasında tıkanıyor. Çünkü komünist birçoğumuz için vatansız ve dinsiz demek; hatta bir dönem ‘vatansızların ideolojik vatanı’ olarak görülen Sovyetler Birliği’nin ‘uşağı’ demek... Karşı tarafta ise Nazım’ı komünizme götüren fikirlerin nasıl da yurtseverlik içerdiğini kanıtlamaya çalışan ahmakça bir çaba yer alıyor.
Adamın şiirlerinin tartışılabilmesi ancak herkesin “evet adam komünistti” demesinden sonra mümkün. Oysa Nazım bir çocuk... Komünist olsa ne yazar? Bir çocuğun komünistliği ne ifade edebilir? Ona atfedilen bütün tutarsızlıkların, vefasızlıkların ve zaafların hepsi anlaşılabilir şeyler. Eğer anlaşılmaz veya kabul edilemez geliyorsa bunun bizim büyük olma, kendimizi olgun sayma kibrimizden başka bir nedeni yok. Ve unutmamak gerekir ki olgun insan bir yolun sonunda yeniden çocukluğuna, korunaklarından sıyrılarak kendisine dönebilen insandır. Nazım bu yolu bilinçli olarak kat etmemiş belki; ama bizlerden farklı olarak sürekli bir biçimde çocuklukla olgunluk arasında gidip gelmiş. Onun büyük yaratıcılığının hamuru bu gitgellerde işlenmiş.
Öte yandan hangi büyük edebiyatçı insanın içindeki çocuğa ulaşmadan insanı anlatabilmiş ki? Nazım’ın bunu bilgece bir tavır içinde yapmadığı ne derece doğruysa, onun kişiliğinden ötürü sürekli olarak bu karanlık sularda yüzmek zorunda kaldığı da o derece doğru değil mi? Üstelik bu ölçüler içinde kim Nazım’ın yalnız olduğunu öne sürebilir? Kendisini aldatan Vera’ya kul köle olup gururunu ayaklar altına alan bir Nazım varsa; biraz ötede de gençliğinde şiddete bulaşmış, kumar parası için yalan söyleyen, verdiği sözleri tutamayan, aşağılanmaktan yüksünmeyen, buna karşılık kendi zayıflığında insanı, bizi yakalayan bir Dostoyevski yok mu?
Tartışanlara bakıyorum da.. sanki herkes pürüzsüz bir kişiliğin sembolüymüşçesine Nazım’ı alıp evirip çeviriyor. O bir çocuktu.. ve çocuk olduğu, olabildiği için büyük bir şair oldu. Şiiriyle kendisine ulaştığı ölçüde de büyük bir insan oldu; çünkü kendi hayatını azap ve ironi dolu bir şiirmiş gibi yaşadı. Aynen Dostoyevski gibi. Bizim gibi vasat tutarlılıkların içindekilerin ise hiçbir zaman beceremeyeceği gibi...
10.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|