Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
 Arama

 Arşiv

 
  Yorum

İnsanın yeryüzü macerası

Şahin Uçar



J.J. Rousseau, “Sosyal Kontrat” kitabına, “İnsan hür doğdu; fakat şimdi her yerde zincirler içinde. Bunu meşrulaştıran şey nedir?” sualiyle başlamıştı. Tarihçi olarak biz, “el–cevap: Medeniyet” diyoruz. Devlet dahi medeniyet sayesinde ortaya çıkmıştır. Medeniyet, bilebildiğimiz kadarıyla, yaklaşık on bin yıl önce sisler içinde ortaya çıkmaya başladı ve esaret zincirleri de işte o zaman oluşmaya başladı. Yeryüzünde yüz binlerce yıl vahşi ve fakat hür yaşayan insanlık o zamandan beri farkına varmadığı bir “köle statüsü” içinde yaşıyor.

Takdir edersiniz ki bu çok büyük ve çok yönlü bir bahis. Mesela; bize göre devletler bir sosyal kontratla değil, tegallüble kurulur. Belki İsviçre kantonları gibi çok küçük ölçekli ve çok özel şartlar altında birtakım “içtimai mukavele”lerden bahsetmek mümkündür. Yahut, isterseniz Magna Carta da bir içtimai muvakeledir diyebilirsiniz. Amma, ekseriya isim “müsemma”ya (isimlendirilen şeye) delalet etmez. Medeniyet tabiri birçok açıdan ele alınabilir. Sözgelişi, medeniyetin bugünkü seviyesi sebebiyle, çağdaş teknolojik gelişmelerin ördüğü zincirler yeryüzündeki insanî şartları eskisinden çok daha koyu; fakat hissedilmeyen bir kölelik biçimine dönüştürebilir. Medeniyetin paradoksal gerçeği; kolaylaştırarak köleleştirmektir. Eskiden akd kölesi, rakabe kölesi, azatlı kölelik filan vardı: Medeniyetin sunduğu konfor ile ruhu köleleşen insan ise, gönüllü köledir; azat kabul etmez...

İnsan tabiatı ehlileştirerek (hayvan veya bitki yetiştirerek) medeniyet yolunda ilk adımlarını atar atmaz, “toplayıcı–avcı” olarak yaşarken sahip olduğu ve kendi tabii varoluşunun getirdiği bağımsızlıkların bir kısmından vazgeçmek zorunda kaldı. Ehlileştirdiği bitki (buğday, pirinç, mısır) veya hayvanlarla birlikte ehlileşmek, ziraat yaptığı toprağa veya hayvanını otlattığı meralara bağımlı yaşamak zorunda idi. Medeni insan evcil hayvan gibidir: Vahşi değil, uysal; medeniyetin yardımına bağımlı hale geldiği için tek başına yaşayamaz, aciz; hür değil köle... Medeniyetin getirdiği emniyet ve konforun kölesi. A.S. Exupery bir hikayesinde uçağı Afrika’da bir çölün ortasına düşünce açlık ve susuzluk derdiyle ne yapacağını nasıl şaşırdığını anlatır. Vahşi bir Afrikalı Buşmen ya da Bedevi olsa, aynı çölde suyu da kolayca bulurdu kırk çeşit yiyeceği de. Hem kolay bulamasa bile evcil/medeni insan gibi narin değildir. Açlığa da susuzluğa da günlerce dayanabilir. Çünkü çok dayanıklıdır. Hani zayıf ve özgür olmayı köpek gibi şişman, besili ve zincirli olmaya tercih eden kurt hikayesi gibi. Yaban kazları uçabilir; evcil ve tombul hemcinsi ise neredeyse yürümekten bile acizdir.

Bu noktada aklıma Şeyh Sadi–i Şirazi üstadımızın zarif bir hikayesi geldi; ama elbette ben onun gibi bir “mir–i kelam” değilim; öyle anlatamam; hikayeyi ihtisar edeceğim. Üstadın sihr–i kelamına bizzat muhatab olmak şerefi için “Gülistan” kitabına bakabilirsiniz: Bir gün Bağdad’a giderken çölde bir Bedevi çadırına misafir olmuş üstad. Bedevi kadının içmesi için verdiği tuzlu su ciğerini yakınca, dayanamamış; kadına demiş ki: “Kızım bir günlük mesafede Bağdad diye bir şehir var. Orada çarşılar, hamamlar, her sokakta tatlı suları akan çeşmeler var, orda yaşasanız rahat ederdiniz.” (İstanbul sokaklarındaki çeşmeleri, sebilleri gördükçe: “Ey çeşmeleri kuruyan medeniyet!” diye hayıflanıyorum) Kadın, akşam avdan dönen Bedevi kocasına bunları nakletmiş. “Biz de Bağdad’a gidelim.” diyormuş. Şeyh Sadi muhavereye kulak misafiri olmuş; Bedevi karısına demiş ki: “Aman karıcığım bu ihtiyar bizim “devlet”imizi kıskanmış. Sen her söze aldırma. Burada suyumuz da var avımız da.” Bu hür ve vakur Bedevilerin en büyük zevkinin misafire bir şey ikram etmek olduğunu hatırlayalım. Bedevi kültüründe bir Bedevi’ye yapılacak en büyük küfür, onun misafir sevmediğini söylemekmiş. Sadi’nin nüktesindeki gerçeği anlıyoruz; ama Bedevi’nin gökyüzü genişliğindeki hürriyeti ve devleti de Bedevi’nin gerçeği.

Medeniyet her ilerleyişini, adaletsizliğe, zulme, savaşa borçludur. Her adımda insan hürriyetinden ve vakarından bir şeyleri alır götürür. Heraklit’in dediği gibi: “Savaş her şeyin babasıdır”... Halbuki, Batı kültürüne göre hürriyet, insan olmanın vazgeçilmez şartıdır. Müslümanlığın hürriyet anlayışı farklıdır. İslam, teslimiyet demektir: Allah’a teslim olmak... Ama yalnız Allah’a... Medeniyete, devlete, cemiyete, dünyaya, kendi nefsimize veya farkına varmadan putlaştırdığımız menfaatlere yahut başka bir şeye değil. Tolstoy dermiş ki, “Bir tek büyük adam tipi vardır: Allah’ı arayan adam.” Çünkü Allah’tan başka her şey fanidir, geçicidir, rüyadır (istikrarı olmayan bir rüyet/görüş biçimi). Kur’an–ı Kerim’de buyurulmuş ki: “Yüzünü hangi yöne dönersen dön: Allah’ın vechinden başka bir şey göremezsin.” Huve’l–Baki... Allah bes, baki heves!

Medeniyet ise tabiaten putperesttir. İnsanı dünyaya, nefs–i azizin konforuna bağlayan bir ayartıcı. Hatta, “Batının Çöküşü” yazarı Spengler’e göre, “Her kültürün özü din olduğu gibi –bundan dolayı– her medeniyetin özü de dinsizliktir”. Spengler daha da ileri gider, “... Büyük şehir insanı dinsizdir.” der. Bu yazı çerçevesinde Spengler’in bu konudaki hakimane ifadelerini daha fazla nakledemem (bu bahsi merak edenler Tarih Felsefesi Meseleleri kitabımızdaki “Kültür ve medeniyet” makalesine bakabilirler). Aslında Medine’yi yeniden kurmak gerek; onun için de inanç ve irade gerek. Lakin eninde sonunda her Medine (kültür) medeniyete dönüşür. Yine Spengler, “Medeniyet kültürün ölümüdür.” diyor.

Hilkatin bize bahşettiği tabii ve ahlakî vasıflara ne oldu? Aileye bağlılık, evlada şefkat, hemcinsine hürmet ve muhabbet gibi tabiaten sahip olduğumuz ahlakî donanım, medeniyet sayesinde önce tabiate binnetice kendi tabiatimize ve hem cinslerimize yabancılaşmaya dönüşmedi mi? Geçenlerde baktım, Will Durant demiş ki, “Eğer tarih herhangi bir ilahiyatı destekleyecek olsaydı bu Zerdüştilik ya da Manihaizm olurdu.” ve eklemiş: “Hıristiyanlık da esas olarak Manihaisttir”. Doğrusu bizce, kitle katliamı çılgınlıklarını bir “karanlıklar prensi” veya “ruh”una değil medeniyete bağlamak daha makul olurdu. Medeniyetin karanlık yüzü hakkında tarih filozofları ciltler dolusu kitaplar yazmışlar; bu bahsin sonu gelmez. Medeniyete borçlu olduğumuz güzel şeyler de var; biraz da onlara bakalım.

Beşeriyet, akıl almaz ölçüde genişleyen ilmi malumatını medeniyete borçludur. Bugün insanlık tarihinde muazzam bir geçiş devri yaşanıyor: İnsanın yeryüzündeki uzun tarihi macerası sona ermek üzere ve 1960’lardan beri “uzay tarihi” başlamış bulunuyor. Muazzam bir ahlakî disiplin ve irade isteyen insanüstü bir teşebbüs bu. Bu teknolojik başarıyı da medeniyete borçluyuz. İlk bilgisayar ENİAC dahi İkinci Dünya Harbi sayesinde ortaya çıkmış. Medeni eğitim usulleri vahşi insanı evcil–insana dönüştürdü. Televizyon vizyonu yok etti: İnsanlığı her çeşit inisiyatiften mahrum “aptal seyirciler ırkı”na dönüştürmek üzere. Çağdaş Moğolların ve molokların (yani uluslararası şirketlerin) hakimiyeti altındaki bilgisayarlar ise insanları “mankurt kölelere” dönüştürüyor. Adım adım; yavaş yavaş... Uzay tarihi.. yeryüzünde insanî vakarı koruyarak yaşamaya imkan kalmadığı için, bir avuç seçkin için mi başlayacak?

Prof. Dr., İslamî Araştırmalar Merkezi Başkanı

10.02.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Diğer Yorumlar

> Gündem, afet yönetimi Abdullah Yılmaz (10.02.2002)

> Bir başka adamdı Bölükbaşı Ahmet Selim (09.02.2002)

> Benim adım ‘su’ Uğur Özakıncı (09.02.2002)

> Siyah-beyaz düşüncenin cenderesi biterken Alev Alatlı (08.02.2002)

> Burnumuzun dibinde bir halk ölüyor Osman Akınhay (07.02.2002)

> Sivil toplum örgütlerinde işlevsizliğe bir özeleştiri Yusuf Engin (07.02.2002)

> Saddam sonrası Irak’ta Türkmenlerin durumu Aziz Kadir Samanchi (06.02.2002)

> Çalışma Bakanlığı'nın bölünmesi gereği (05.02.2002)

> Konya'nın medar-ı iftiharlarından: Ali Ulvi Kurucu Hocamız (05.02.2002)

> IMF, kimi kurtarıyor? Vildan Serin (04.02.2002)

> “Yeter söz milletindir!” acaba? Taşkın Tuna (03.02.2002)

> Ekmeğe ‘çinko’ ilave edelim mi? İsmail S. Doğan (03.02.2002)

> Sağmal inek Mithat Melen (02.02.2002)

> Devletin “en tepesi” Mustafa Erdoğan (02.02.2002)

> 159 ve 312 neye uyuyor? Ümit Kardaş (01.02.2002)





Zaman'da Bugün
10 Şubat 2002


Zaman Spor

Yorumlar


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.