Ey insan, geldiysen haber ver
Bir pazar sabahı eline gazetesini almış, koltuğa ilişmişti ki, oğlu yanına gelerek ‘Babacığım hani sinemaya gidecektik bugün?’ deyiverdi. Keyfi kaçmıştı adamın. Ne güzel oturmuş ‘pazar keyfi’ çıkarmaya karar vermişti oysa. ‘Bir mazeret bulmalıyım..’ diye düşünüyordu ki, adamın, gözüne gazete sayfalarından birinde sayfayı baştan başa kaplayan bir dünya haritası ilişti. Gazete sayfasını çocuğun şaşkın bakışları arasında yırtmaya başladı. Çocuğa gazeteyi uzatarak ‘Bu haritayı bir araya getirirsen istediğin yere gideriz.’ dedi. Çocuk, odasına dönerken adam yeniden keyiflenmişti; çünkü lime lime edilmiş haritayı bir araya getirmek imkansızdı. Aradan çok kısa bir süre geçmişti ki elinde tek parça haline getirilmiş gazeteyle içeri girdi çocuk ve işin sırrını söyleyiverdi: ‘Haritanın arka yüzünde bir insan portresi vardı, onu bir araya getirince her şey yerli yerine oturdu.’ Babanın yüreği cız etti. Çocuk, insan gerçeğinin önemini –hem de farkına varmadan– izah etmişti.
Bu latif hikayeciği STV’nin başarılı habercisi Ahmet Böken’den Merhaba Yenigün programında dinledim. Bu hikayeyi nakleden Sayın Böken, ilginç bir çıkarımda bulunuyor ve tasavvufi bir derinlikle, insanın kainatın küçük bir örneği olduğuna dikkat çekiyordu.
Ben hikayecikte kullanılan ‘gazete’ objesine takıldım. Parça parça edilmiş bir gazetenin bir araya getirilmesi için tek formül vardı: Arka planda kalmış insanı bulma...
Her geçen gün tiraj ve imaj kaybeden basınımızın eksiği ne? Kağıt kalitesi mi? Baskı kalitesi mi? Kullanılan teknoloji mi? Hiçbirine evet diyemiyoruz; çünkü kullandığımız malzeme dünya standartlarının üzerinde. Sadece gazete konusunda değil bu başarımız. Mesela televizyonculuğa geç açıldık; ama kullandığımız kameralardan teknik donanıma kadar dünyanın en meşhur televizyon kanallarına parmak ısırtacak teknik imkana sahibiz. Heyhat! Yine de bir şeyler yolunda gitmiyor...
İtiraf etmeliyiz ki gazetelerimizin en büyük eksiği insan unsuru. Sorunları ve başarılarıyla, isyanları ve sevinçleriyle insan... Deprem göçüğünden çıkıp takdirname alan 2. sınıf öğrencisi Mehmet, Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na başvurarak “Karım beni terk etti, Meclis geri versin.” diyen özürlü vatandaştan tutun, 27 Mayıs ihtilalinin kurbanlarından eski bakan Hasan Polatkan için 41 yıldır gözyaşı döken vefalı bir kadına kadar uzanan geniş bir yelpaze var gazetecinin önünde.
Ama her nedense gazetelerin odaklandığı ve insanı öne çıkardığı alanlar, yapay olmanın dayanılmaz hafifliğini yüklüyor Türk basınına.
Türk gazeteciliği bir âlem. Editörlük bu ülkede bir başka disipline sahip. Problem de orada başlıyor zaten. Muhabirden gerçek insan öyküleri istemeli editörler Aslında bir gazetenin kalitesi editörlerin elindedir. Onların “hedef kitle”yi belirlemesi ve o kitleye uygun yayın yapması gazeteye genel bir kimlik sunar.
Türkiye’de editörler –ve tabii ki genel yayın editörleri– kendilerine insan unsurlu haber konusunda da popüler bir yol seçmiş. Mesela tirajı yüksek hemen her gazetenin arka sayfasında çıplak bir kadın resmi yayınlamak, adeta mesleğin “olmazsa olmaz” kuralları arasına girmiş. Hatta yakın zamanda bir genel yayın yönetmeni kendisiyle röportaj yapan kendi gazetesinin elemanlarına “Arka sayfadaki kadın resmini ben seçerim, bu işi kimseye bırakmam.” tarzında bir açıklamada bulundu. Hürriyet, Milliyet, Sabah, Akşam... Hepsinin de arka kapağında her gün mutlaka şık –ve tabii ki şuh– bir bayan resmi yayınlanıyor...
Gazeteye insan unsuru taşınmalı; ama taşınan insan, hep podyumlardan süzülen arka kapak sendromunun ürünüyse, gazetelerin insandan ve toplumdan kopması kadar doğal ne olabilir? Dünyada editörlerin görevleri bellidir; hatta bunu kontrol için listeler (check list) yayınlanmıştır pek çok kitapta. Türkiye keskin zekalı gazetecileri (!) sayesinde bu listeye yeni bir madde ekliyor: Çıplak kadın resmi bulup bunu arka sayfada yayınlamak... Güler misin, ağlar mısın?
3. sayfa sendromu da, yani adliye kavgaları, namus davaları da, Türk basınının kaybettiği insan merkezli haberi yakalayamıyor. İnanabiliyor musunuz; sağlık gibi önemli bir konu bile okuyucu tuzağı gibi kullanılıyor gazeteler tarafından... Politika, ekonomi, dış haberler vs. çoktan insan unsurundan uzaklaşmış durumda...
Ve sonuçta insanlar basına inanmaz hale geldi. Yapılan her araştırma, en çok itibar kaybına uğrayan meslekler arasına gazeteciliği de sıkıştırdı... Zincirleme bir kaza ve kısır bir döngüdür başımıza gelenler. Basın insandan koptukça insan, haberciye yüz vermez; o yüz vermedikçe gazeteci, halkın dikkatini çekecek (!) inanılmaz yollar arar ve ters istikamete doğru giden bu iki unsur 10 metre yürüdüğünde 20 metre uzaklaşmış olur birbirinden.
En iyisi gelin insan gerçeğine dönelim yeniden; hem de abartmadan, uydurmadan, manipüle etmeden...
Kendi cesameti altında ezilen medyanın ruh çağırır gibi “Ey insan, geldiysen haber ver!.” deme zamanı geçiyor. Bizden söylemesi...
11.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.dumanli@zaman.com.tr
|