Çamurda yürüyenlerin öyküsü
Son yirmi yılda ABD dışındaki bütün ülkeler kültürel bir sel afeti karşısında kaldılar. Modernizmin dayanaklarının yıprandığı, bazı sorunların kategorik olarak çözülemediğinin anlaşıldığı bir ortamda ortaya çıkan küreselleşme, etik kodları eriten bir kültürel kaos üretti. Yüzeyde karşı konulması güç bir standardizasyon yaşanır, ortak bir yaşam biçimi merkezden çevreye akarken; altta geleneksel ahlaki tavırları anlamsızlaştıran bir rölativizm her tarafı kuşattı. Batı Avrupa buna az veya çok direnebildi; çünkü kendi kimliğinin dayandığı geleneksel ve kurumsal yapı tabii bir süzgeç işlevi gördü. Batı’dan madden ve manen uzakta olan toplumlarda ise kültürel altyapının Batı’ya yabancı olması; tepkisel bir duruşa, zengin dünyanın hasım olarak algılanmasına yol açtı.
Dolayısıyla postmodern dönem küreselleşmenin esas tahribatı Türkiye gibi ülkeler üzerinde oldu. Bunlar hem Batı’nın yörüngesi dışında duramayan toplumlardı; hem de kültürel süzgeçleri sağlam değildi. Bugün herkesin şikayet eder göründüğü; ama gözlerini de alamadığı bazı Tv programlarının, geniş kesimlerin kültürel duyarsızlığının, hatta intihara kadar giden savrulmaların altında bu atmosfer yatmaktadır. Değerlerin belirsizleştiği, her şeyin o anın yaşanmasına indirgendiği bir dünyada; çarpıcı ve eğlendirici olan da, derinlikli insani ölçütlerin yerini almaktadır. Türkiye yönünü bulmayı neredeyse imkansız kılan bir çamur deryasında zar zor yürümeye çalışan bir yolcuyu andırmakta, üstelik nereye gitmek istediği konusunda da kafa karışıklığı yaşamaktadır.
Her şeyi daha da ağır ve travmatik hale getiren unsur ise ülkedeki yönetim zihniyetidir. Çünkü böyle dönemlerde bir toplumun sağlığını korumasının tek yolu katılımcı siyasi mekanizmalar içinde halkın kamusal alanın sorumluluğunu taşıması ve yeni bir paylaşma ve birliktelik modeli üretebilmesidir. Oysa yönetici elitler tam da bundan ürkmekte; dünyanın aramakta olduğu demokrat değerlerin bize de bulaşmasından çekinmektedirler. Kendi iktidarlarının sınanmadan sürebilmesinin maliyeti ise, toplumun manevi ve kültürel erozyonu olarak ödenmektedir. Diğer taraftan demokrat bir dünyayı içerik olarak bilmesek de, yaşanmakta olanın yanlış olduğu bilgisi yaygın bir kanaate dönüşmüş; bu ise devletle toplum arasındaki tedirginliği yapısal hale getirmiştir.
Böyle bir ortamda ne siyasilerin ne de bürokratların kafa berraklığı içinde davrandıklarını varsaymamak gerekir. Onlar da neyin doğru olduğunu bilmiyor; ancak doğruyu toplumun içinden üretmeye korkuyorlar. ‘Mini demokrasi paketi’ bağlamında yaşanan kısa macera bunu biraz da mizahi bir biçimde ortaya koydu: Reform diye yola çıkanlar, sonuçta hiçbir anlamlı adım atamadan başladıkları noktaya geri döndüler. Türkiye düşünce özgürlüğü alanında yapıcı adım atamadı ve kolay kolay da atamayacak; çünkü devlet bir noktada haklı: Kültürel normların eriyip gittiği ve toplumdan ürküldüğü bir ortamda, fikir özgürlüğü yıkıcı etkiler yaratmaya mahkumdur. Ne var ki her şey bir yana savrulurken resmi ideolojiyi korumak da, manevi dağılmanın ve yenilginin sorumluluğunu o ideolojinin üzerine yıkacaktır.
Rehabilitasyon, toplumsal tercih ve taleplere dönmeyi gerektiriyor. Yeni bir ortak kültürün üreme alanı da orasıdır. Aksi halde üzerinde yürüdüğümüz çamur, hareketi olanaksız kılacak bir balçığa dönüşmek üzere.
11.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|