Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 
  Yorum

Güvenlik ve özgürlük

Mehmet S. Aydın



Türkiye sadece ekonomik açıdan, uluslararası ilişkileri açısından değil, bir sorunlar yumağına dönüşmüş bazı “iç sıkıntıları” bakımından da zor günlerden geçiyor. Sosyal gerilim diye adlandırılabilecek böyle bir süreçte bazı sabırsızlıkların, aceleye gelmiş veya getirilmiş değerlendirmelerin, kararların ortaya çıkmasını tabii karşılamamız gerekiyor.

“Orta yolu” bulmak, hiçbir alanda, hiçbir zaman kolay bir iş olmamıştır. Bütün büyük kültürler, “erdem”in “orta yol”da olduğuna işaret eder. Orta yol, sadece bireysel hayat için değil, kamu hayatı için de önemlidir. Sözgelimi, birey, kör atılganlıkla korkaklık arasında “cesareti”; savurganlıkla cimrilik arasında bir yerde “cömertliği” bulmak durumundadır. Bu, öteki faziletlerin de gerekli kıldığı bir insani çabadır.

Türkiye, uzun zamandan beri kendi içtimai hayatında güvenlik ile özgürlük arasında ameli kıymeti haiz bir “orta yol” bulma gayreti içinde. Bu, toplum hayatında yapılması gerekli olan işlerin belki de en zor olanı. “Orta yol”, bazen sanıldığı gibi, varoluşsal bağlanmayı, risk almayı ve içtimai mesuliyeti göğüslemeyi bir yana iten, neredeyse ölgün ve solgun olan bir “renksiz yol” değildir. Bana kalırsa, asıl renksizlik “uçlar”dan birine teslim olarak gerilimden kurtulmaya çalışmaktır. Ya “siyah”ta ya da “beyaz”da mekan tutma kolaylığına kaçarak, her iki tarafı birlikte görmenin doğurduğu sıkıntıdan uzak kalmaya gayret etmektir.

Toplum hayatı, yapısı gereği, karışıktır; karmaşıktır. Orada “uçlar”dan birini, mesela güvenliği veya özgürlüğü merkezde tutarak çözümler aramaya çalışan tarafların bulunmasında hayret edilecek veya öfkeyle karşılanacak bir husus yoktur. O hayatta önemli olan, birden fazla tarafın bulunması değil, tarafların konuşabilir durumda olmasıdır. Akıl süzgecinden geçmiş, yani mevcut bilgi birikiminden, düşünce zenginliğinden, kazanılmış ameli hikmetten güç ve yol alan bir diyaloğun var olmasıdır.

Elbette ki böyle bir diyalogda, küçük siyasi kurnazlıklara, ikili oynamalara veya birtakım değerlerin arkasına saklanan öfkeli söz ve tavırlara yer yoktur. Günümüz dünyasında, hayati konularda sözü olan herkesin konuşması şart ve konuşulan kanaatin, fikrin nazar–ı dikkate alınması vaciptir.

Şimdi güvenlik–özgürlük ilişkisine, mazimizi de biraz hatırlayarak, yakından bakmaya çalışalım.

Konuya insanlık tarihi açısından yaklaşıldığında, güvenlik meselesi, hak ve özgürlükler karşısında daima aslan payını almıştır. Bizim tarihimizde de güvenlik kefesi daima ağır basmıştır. Batı dünyası, özellikle on sekizinci yüzyıldan itibaren, güvenlikle özgürlük arasında denge kurma gayretinde kısmi bir başarıya ulaşmış, öte yandan, İslâm dünyası, içinde bulunduğu yüzlerce sıkıntılı halden dolayı bu alanda çok daha az mesafe alabilmiştir. Oysa bu dünya, özgürlükler siyasetinde, daha önceleri, Batı’yla mukayese edilmeyecek kadar iyi durumdaydı. Mesela; din ve vicdan özgürlüğünün alanı daha genişti. Kadın hakları konusunda büyük başarılar elde edilmişti. Pusuda bekleyen ve her fırsat bulduğunda sert ve müsamahasız yüzünü gösteren keyfi yönetimleri hiç değilse belli sınırlar içinde tutan bir “şer–i şerif” mevcuttu.

Bu alanda tarihi tecrübenin seyrinde var olan sınır, şüphe yok ki, Kur’an’ın gösterdiği hedefin çok uzağına düşüyordu. Kur’an, bireysel hak ve özgürlükler ile içtimai sorumluluk ve pek tabii toplum güvenliği arasında bir denge kurmuştu. İnsan denen varlığın bilinen tabiatı, fetih hareketlerinin nitelik ve niceliği, tefekkür ve ilmin, çoğu kez, iktidara göre tefsir, te’vil ve tatbiki, Kur’anî hedefin yakınında durmayı kurumlaşmış, dolayısıyla süreklilik kazanmış bir siyaset haline getiremedi.

Güvenlik meselesi elbette ki hiçbir toplumun hafife alacağı bir mesele olamaz; zira güvenli bir ortam her türlü hak ve hürriyetin var olma sahasıdır; teminatıdır. Fakat güvenliği koruma aşkına, ciddi hiçbir gerekçe yok iken hak ve özgürlükleri tehlikeye sokmak bizzat güvenlik açısından, binilen dalı kesmekle aynı kapıya çıkar. Eğer bireysel hak ve özgürlüklere önem vermeden rejimlerin güvenliğini korumak mümkün olsaydı, bunu komünist ülkeler, faşist yönetimler başarırdı. Bugün artık güvenlik konusu, ülke ve millet birliği, problem çözücü tefekkür, itimada layık ve uygulanabilir bilgi, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” vatandaş, maddi ve manevi mobilizasyon ve benzeri imkan, kabiliyet ve değerlerin varlığıyla doğrudan alakalıdır. İslâm dünyası daha fazla zaman kaybına fırsat vermeden özgürlük–güvenlik dengesini sağlamak durumundadır. Bu denge, statik değil dinamik bir dengedir, zira dengenin iki kefesinde yer alan kavramların bizatihi kendileri dinamiktir.

“Ya başıma bir iş gelirse” diye düşünmeyen, korktuğu için üretemeyen ve neticede sahip olduğu imkan ve yeteneklerini geliştiremeyen insanların oluşturduğu bir dünya ile “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” (hiç değilse daha çok hür) insanların yaşadığı bir dünya bir arada var olamaz. Biri önünde–sonunda öteki için malzeme olur, obje olur.

Vahiyle bağlantısını kesmemiş, insanlığın tarihi tecrübesine kulak tıkamamış olan her aklı başında inanmış insan, “fitnenin katilden daha kötü” olduğunu bilir. Fakat burada akla gelen hayati soru şu: “Fitne”nin yani iç kargaşanın ne olduğunu, onun nitelik ve niceliklerini kim belirleyecek? Sorunun klasik cevabı belli: “İktidar sahipleri”. Eğer iktidar sahipleri, kamuyla konuşan, kamuyu anlayan ve sonuçta kamuyla anlaşan ilim, hikmet, basiret, tecrübe, vs. sahipleri, diyalojik bir süreç neticesinde neyin “fitne” olduğuna, yahut olabileceğine karar verseler, verebilseler, buradan faziletli ve ferasetli bir siyasete elbette ulaşılabilir. Bunun süreklilik kazandığı bir yerde sistemleşmiş, “kurumlaşmış meşveret” mevcut demektir. Meşveret, bir toplumda var olan “ortak aklı”, yani hikmeti ameli hayata taşır ve adaleti sağlar. Bu türden bir meşveretin, “yapıcı iletişimin” olmadığı, kamu düzeninin, iç güvenliğin hiç de rasyonel olmayan tarzda savunulmaya çalışıldığı, hukuk devletinin değil de kanun devletinin hakim kılınmak istendiği bir ortamda ancak “sözde özgürlükler”den bahsedilebilir. Tarih, kamu düzenini koruma konusunda yerine oturtulamamış duyarlılıkların, basiretle alınamamış tedbirlerin yol açtığı yanlışlıklarla doludur. Sokrates’in hayatına, kamu düzenini bozduğu için son verildi. Hz. İsa’ya reva görülen son, benzer gerekçelere dayanıyordu. Hz. Muhammed sadece yeni bir aşkınlık telakkisi öğrettiği için değil, yeni bir insan ve cemiyet anlayışı telkin ettiği, hak ve hürriyetlerin mevcut olduğu bir ahlak toplumu inşa etmeye koyulduğu için Mekke’den çıkarıldı. Kuvâ–yi Milliye’nin o en çetin ilk döneminde Mustafa Kemal’i, dolayısıyla Anadolu kıyamını yok etmeyi hedef alan o malum “fetvâ”nın gayesi neydi? Güya kamunun düzeni ve bekası. Ortadoğu ülkelerinin, hatta bütünüyle İslâm dünyasının tanık olduğu askeri ihtilallerin sözde gerekçelerine bir göz atmak, kamu düzeninin, iç güvenliğin arkasında nelerin gizlendiğini veya gizlenebileceğini görmek ve anlamak için yeterlidir.

Sözü kendi ülkemize getirelim. Çok şükür ki bugünün Türkiye’si, her zamankinden daha fazla “konuşan Türkiye” durumundadır. Şüphe yok ki, bu ülke, güvenlik konusunu en yüksek dereceye ulaşmış bir titizlik çerçevesinde göz önünde bulundurmak zorundadır. Bu ülkenin birliği ve bütünlüğü, neticede bekası, bir zihin, söz veya siyaset oyunu değil, bir ölüm–kalım meselesidir. Ama hak ve özgürlükler de öyle. Bu alanın genişlemesini, dolayısıyla güçlendirilmesini sağlamaya yönelik yasaların çıkarılması, bunların, zamanı geldiğinde, tekrar tekrar gözden geçirilmesi, ihmal edilebilecek bir konu olamaz. Ama bu yetmez. Mustafa Kemal Atatürk’ün de işaret ettiği gibi, bu aynı zamanda bir eğitim–öğretim meselesidir. Aileden üniversiteye kadar uzanan, hatta hayatın tamamını içine alan çok uzun soluklu bir eğitim meselesi. Günümüzde ise eğitim, medeni hak ve hürriyetlere, hukuk devletinin adil güvencesine sahip bir kadro marifetiyle gerçekleştirilebilir ancak.

Türkiye, toplum hayatı üzerinde etkili –ve biri diğeriyle bağlantılı– üç ana akımı; yahut yönelişi, yeni düşünce, bilgi ve tecrübeler ışığında ele almayı ve o alanlara özgürlükçü bir soluk getirmeyi ihmal etme lüksüne sahip değildir. Her düşünce, enine boyuna eleştirilmelidir. Bilgi ile, tecrübe ile, edep ile. Hiçbir düşünce, “düşünce” denme niteliğine sahipse, takbih ve tel’in konusu edilmemelidir. Din konusunda, üzerinde konuşulup tartışılabilecek evsafta fikir üreten bir insan “kafirlik”; milliyetçiliğin çağdaş bir formülasyonu üzerinde kafa yoran bir kişi “hainlik”; çağdaşlaşmayı kendi kök tecrübesi ve değer dünyası çerçevesinde ele almayı ve o istikamette geliştirmeye çalışmayı gaye edinen bir bilim ve düşünce adamı “gericilik” yahut “inkılap düşmanlığı” töhmeti, suçlanması ve “mahkumiyeti” ile “asla ve kat’a” karşı karşıya kalmamalıdır.

Acizane kanaatim şudur:

Ya “kökü mazide olan”; ama ferdi veiçtimai hayatı hep yenilenen, taze kalan bir “hâl” ve “âti” olacağız –olması gereken budur– yahut düşünenin, bilenin, üretenin, yani “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” olanın yanı başında ve pek tabii onun sahip olduğu güç odaklarının elinde “çelik–çomak olmak”tan çok da farklı olmayan bir hayata razı, hatta mahkum olacağız. Pek tabii böyle bir hayata hayat demek caiz ise.

Prof. Dr., Dokuz Eylül Üni. Öğretim Üyesi

11.02.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Diğer Yorumlar

> Gündem, afet yönetimi Abdullah Yılmaz (10.02.2002)

> İnsanın yeryüzü macerası Şahin Uçar (10.02.2002)

> Bir başka adamdı Bölükbaşı Ahmet Selim (09.02.2002)

> Benim adım ‘su’ Uğur Özakıncı (09.02.2002)

> Siyah-beyaz düşüncenin cenderesi biterken Alev Alatlı (08.02.2002)

> Burnumuzun dibinde bir halk ölüyor Osman Akınhay (07.02.2002)

> Sivil toplum örgütlerinde işlevsizliğe bir özeleştiri Yusuf Engin (07.02.2002)

> Saddam sonrası Irak’ta Türkmenlerin durumu Aziz Kadir Samanchi (06.02.2002)

> Çalışma Bakanlığı'nın bölünmesi gereği (05.02.2002)

> Konya'nın medar-ı iftiharlarından: Ali Ulvi Kurucu Hocamız (05.02.2002)

> IMF, kimi kurtarıyor? Vildan Serin (04.02.2002)

> “Yeter söz milletindir!” acaba? Taşkın Tuna (03.02.2002)

> Ekmeğe ‘çinko’ ilave edelim mi? İsmail S. Doğan (03.02.2002)

> Sağmal inek Mithat Melen (02.02.2002)

> Devletin “en tepesi” Mustafa Erdoğan (02.02.2002)





Zaman'da Bugün
11 Şubat 2002


Zaman Spor

Yorumlar


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.