ANA SAYFA

HAC REHBERİ

 
 Haberler
 Hac Nedir?
 Hacca Hazırlık
 Eda Şekilleri?
 Haccın Yapılışı
 Tavaf-Sa'y-Vakfe
 Hac ve Kadın
 Vekil Haccı
 
 
 Umre Nedir?
 Ziyaret Yerleri
 Hac Ayetleri
 Hac Hadisleri
 
 
 Değerlendirme

 

 

Bu hacc defteri 1998 yılında Gazeteci Nevzat Bayhan tarafından kaleme alınmış ve kitap olarak yayınlanmıştır.

Bir Gazetecinin Hac Defteri -1

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) Cihan Haber Ajansı’na (CHA) her sene tanıdığı bir kişilik kontenjandan faydalanıp Hacca gidiyorum nasip olursa.

Daha önce gerekli hazırlıkları yapıp işe gidiyor, arkadaşlarla helalleşiyor ve Ankara’ya ulaşmak üzere arkadaşlarla beraber havaalanına geliyoruz.

Uçak zamanında kalkıyor ve Ankara’ya zamanında iniyor. Bu arada her hacı adayı gibi ben de Hac Rehberini okumaya başlıyorum. Bu arada Zaman Gazetesi kontenjanından Mahmut Çebi ve Selahattin Sevi ile buluşuyoruz. Bu tür yolculuklarda insanın ulaşabileceği, uyuşabileceği en az bir arkadaşının olması kadar güzel bir şey olmasa gerek. Yaklaşık 1.5 saatlik bekleme sırasında Hacc Rehberi’nin tamamını okumuştum. Oldukça faydalı bilgiler içeriyordu. Ancak sapla saman karıştırılmış gibiydi. Çoğu sahih olmayan hadislerle dua ve namaz salık veriliyor. Sadece Arafat’da vakfe ve Kabe’yi tavaftan ibaret olan Hacc, 200–300 sayfalık bir kitapla, neredeyse yapılması imkansız bir ibadet hüviyetine büründürülüyor. Ancak yine de bu mevzuda okunan her kitabın hayırlara vesile olmasını diliyoruz.

Saat 20'de havalanarak Adana havaalanına iniyoruz.

Adana / 24.3.1998
Adana’ya kadar herhangi bir değişiklik ve hareketlilik gözlenmiyordu. Ancak, Adana Havaalanı’nda iç hat yolcularının inmesiyle beraber bir hareketlenme başlıyor. Biz ihrama ne zaman nasıl gireceğiz diye düşünürken arka taraflardan soyunanlar beyaza bürünmeye başlıyor bile. Biz de arka tarafa giderek ihram bağlamada tecrübeli olanların yardımıyla ihrama giriyoruz.

Yadırgamadık desek gerçeği söylememiş oluruz. Bir an insan kendisini çıplak hissediyor ve etrafına bakmaktan kendisini alamıyor. Bir müddet sonra ise artık her şey normal gelmeye başlıyor. Uçaktakilerin hepsi ihramlı değil, kimileri akraba ziyaretine gidiyor, kimisi de işçi olması sebebiyle ihrama girmemişler. Bu heterojenlik insanın hacc duygularını depreştiremeye engel oluyor. Saat 22.05’i bulmasına rağmen hala bekliyoruz. Herhangi bir bilgi verilmiyor. Cidde’ye gideceğimiz biletlerde yazılı ancak nereye nasıl, ne zaman, ne ile gideceğimiz kerameten bilinecek bir durum. M. Çebi’ye soruyorum. O da, “Herkes programını kendisi yapacak gidince göreceğiz”, diyerek her zaman ki Karadenizliliğini gösteriyor.

Hedef Cidde
Saat 22.10’da Adana'dan Cidde’ye doğru havalanıyoruz. Uçakta fazla yolcu yok. Yaklaşık kapasitenin üçte biri dolu. O mübarek topraklara giderken gazetelere yansıyan hali pür melâlimiz insana buruk ve derinden of çektirten bir acı veriyor.

Uçakta servise diyecek yok. Her şey yerli yerinde ve zamanında yapılıyor. Hacca niyetlenen insanların şu konuları muhakkak öğrenmeleri gerekiyor.

–İhramın bağlanış şekli ve yeri.
–Hac ve Umre çeşitleri.
–Sade olarak farzlar ve vacipleri.
–Ziyaret edilecek yerler ve özellikleri.

Hatta bir Hacı adayının temel bilgi ihtiyacını giderecek tarzda bir belgesel yapılıp yayına hazırlanması ve zaman zaman televizyonlarda yayınlanması elzem gibi.

Burma’lı Muhammed Ali
Gazetelerde daha önce çıkmış Hac ile ilgili yazıları okurken sadece çenesinde alt dudağın orta kısmından çene altına inen 2 cm genişliğindeki sakalıyla karayağız bir delikanlı ürkek bir şekilde Diyanet görevlisi olup olmadığımı soruyor. Daha sonra tanışıyor ve aramızda uzun bir sohbet başlıyor. Birmanyalı Muhammed Ali adındaki bu genç Gazi Tıp 1. sınıfta okuyor. Türkiye’den gitmek daha ekonomik olduğu için (senelik 650 Dolar) ülkemizden Hacca gitmeyi düşünmüş. Bu arada Birmanya'nın % 10’luk bir kesiminin Müslüman olduğunu öğreniyoruz.

Tek başına Hacca niyetlenen Muhammed Ali’yi bir sürpriz karşılamıştı. Bagajlarını verdikten sonra Adana’da milletin ihrama girdiğini görünce çok uğraşmış ancak valizini bagajdan alamamış. Dolayısıyla ihramsız bir durumda Cidde’ye inecek ve cezalı duruma düşecekti.

Cidde / 24.3.1998
Adana’da çok az yolcu binmiş ve bunların çok azını hacılar oluşturmuştu. Cidde Havaalanına yaklaşık 3 saat sonra, yani 1.30’da ancak inebiliyoruz. Önce Hacı olmayanları uçaktan indiriyorlar. Bir müddet sonra hacı adaylarının perona alınmasına başlandı, ancak dünyanın hiçbir yerinde pasaportumun bu kadar uzun zaman elden ele dolaştığına şahit olmamıştım.

Önce kapıda karşılanıyoruz. Pasaportlar gözden geçiriliyor. Kurbanlık koyunlar gibi banklara oturtuluyoruz. Etrafımızda görevliler tur atmaya başlıyor. İlk soru nereden ve kaç kişi geldiğimiz oluyor. Akabinde aşı kartlarımız soruluyor ve Menenjit aşısı olmadığımız anlaşılınca bir odaya alınarak aşı yapılıyoruz. Daha sonra ise kapılardan, koridorlardan imza karşılığı geçmeye, geçerken de numaralanmaya başlıyoruz. Tam bitti derken yeni birisi karşımıza dikiliyor, nihayet valizlerin olduğu yere geliyoruz. Bu sefer de M. Çebi ve Selahaddin Bey’in valizlerini bulamıyoruz.

Diyanet görevlileri gerçekten çok girişken ve hızlı çalışıyorlar. Onlar bulamadığımız çantalarının peşine takılırken, sıra büyük problem oluşturacağı tahmin edilen kamera ve valizlerin gümrüğe bildirilmesine geliyordu.

Görevliler kamera, kaset, dergi, hatta yazı konusunda oldukça hassaslar. Kamerayı görür görmez birkaç kişi toplanıyor ve incelemeye başlıyorlar. Bereket biraz İngilizce biliyoruz. Aksi takdirde, kameranın fiyatından kasetlerin markasına varıncaya kadar yüzlerce ahiret sualine cevap vermemiz mümkün olmayacaktı. Daha önce tecrübeli bir arkadaşımın niçin yeni kaset götürmemde ısrar ettiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Kameralarda bulunan kaseti kamera üstünde seyrettikten sonra öteki kasetleri de teker teker görmek isteklerini, kasetlerin ambalajının dahi açılmadığını göstererek geri çeviriyorum. Daha sonra CHA tanıtım dosyalarını uzun uzun inceliyorlar. Akabinde cep telefonlarından tıraş makinasına, hatta ajandaların içine kadar bakmayı ihmal etmiyorlar. Tekrar çantaları eski haline getirip görevlileri ziyaret turlarına devam ediyoruz. Nihayet kapıda birisi bir çizgi atarak “halas” diyor ve çıkıyoruz.

Abartıyorum sanmayın, pasaportumuz yaklaşık 20 kişinin imzasından, kaşesinden çizgisinden nasibini aldıktan sonra yaklaşık iki buçuk saatte ancak geçebiliyoruz. Dışarıda Diyanet görevlileri ve yeni hacı adayları bekliyorlar. Hep beraber irtibat bürosuna geçiyoruz.

Yatsıyı kılmak için abdest yeri arıyor ve hiç de temiz olmayan bir WC’yi kullanmak zorunda kalıyoruz. Bir çadırı andıran yüzlerce kilometrekarelik alanda ülke ülke reyonlar oluşturulmuş. Hacı adayları önce burada bekletiliyor, daha sonra ise mukaddes topraklara gönderiliyorlar. Mahmut Bey terlik almadığı için ihramın altına kundura giymek zorunda kalmıştı. Doğrusu çok komik geliyordu. Din adamlarının, “İhram cinayeti”, işleyebilirsin, ikazlarına ve meraklı bakışlara dayanamayınca beraber çarşıya gidip 10 riyala bir terlik alıyoruz.

Mekke / 25.3.98
4 basın mensubu ve bir o kadar din görevlisi bir minibüs ile yola çıkıyoruz. Havaalanı çıkışında ayrı bir pasaport kontrolünden sonra başka bir minibüse geçiyoruz ve bir kaç, “Allem kullem”den (pasaport kontrolünün yöresel ifadesi) sonra görevli olduğumuz için pasaportları vermeden sabah namazını eda ederek Mekke’ye ulaşıyoruz. Suudi Arabistan’da bir beldeden başka bir beldeye geçişte pasaportlara el konuyormuş. Diyanet yetkilileri bizim önemli insanlar olduğumuzu bildirerek, binlerce dil döktükten sonra ancak kabul ettirebildiler.

Yoğun bir kar yağışı ve soğuk bir havada kartopu oynayan Ankaralılara veda ederken Mekke’de sıcak bir havanın bizi beklediğini tahmin ediyorduk. Ancak köşe bucak gölge kovalayacağımızı hiç zannetmiyorduk.

Kaynatan sıcağa rağmen Mekke’nin haram aylarda büründüğü asude iklim her Müslüman’ı ayrı bir atmosfere götürüyor. Bu vuslat aşkını aslında daha Mekke’ye gelmeden, Adana’da verdiğimiz molada hacı adaylarımızın uçakta bütün dikişli elbiselerinden arınarak ihrama girmeleriyle yaşıyoruz.

Havaalanında her yıl tekrarladıkları, “Hacı sabır”, sahnesini yine uyarlayan, hacı adaylarını bavullarının en ince noktalarına kadar inceleyen memurlara bile artık kızamadığımızı fark ediyoruz. Kabe, adeta kendine çağırıyor bizi. Biz de Mekke’ye ayak bastığımız gün bu çağrıya icabet etmenin mutluluğunu yaşıyoruz.

Burada yerel saat bize göre bir saat ileri. İnsan uyumda bayağı zorlanıyor. Diyanet, Mekke’de 60 Medine’de ise 80 otel tipi ev tutmuş. Biz de basın için ayrılan Mesfele semtindeki 51 numaraya yerleştirildik. Bir oda, benimle birlikte Mahmut Çebi, Selahaddin Sevi, Medine muhabirimiz Seyyit Söme'ye ayrılmıştı.

Mekke’de Her Nimet Var
Gerek seyrettiğimiz filmlerden gerekse de coğrafya bilgilerimize dayanarak Mekke’nin çöllerle çevrili bir il olduğunu, dolayısıyla Türkiye’de bulunan birçok sebze ve meyvenin burada bulunamayacağını tahmin ediyorduk. İlk rastladığımız manavda domatesten hıyara, patlıcandan sivribibere, patatesden semiz otu ve soğana kadar her türlü sebzenin mahalle bakkallarında bile satılıyor olmasına, özellikle yerli malı olmasına oldukça şaşırıyoruz. Tarıma önem veren Suudi Hükümeti’nin teşvikleriyle burada birçok sebze ve meyve üretiliyor. Şehir içi ve çevresi bahçelerle yeşillenmiş durumda.

Tavaf / 25.3.1998
Dinlenip saat 15’de tavafa girip hac–ı temettu’nun ilk aşamasını gerçekleştirmeyi düşünüyoruz. Ancak ani fikir değişikliğiyle, o kadarına tahammül edemeyeceğimize kanaat getirerek sabah saat 6.30’da muhteşem ve mübarek mabed Kabe’yi büyülenmiş atmosfer içerisinde tavafa başlıyoruz.

Kabe’yi uzaktan görmek oldukça zor. Mahfillerin altında geçiyor ve binlerce insanın etrafında pervane gibi döndüğü bu kutsal yapıyla adeta büyüleniyoruz.

Bütün Müslümanların dünyevi ayrıcalıklarından sıyrılarak tek bir bütün oldukları tavaf nehrine bir damla olarak katılıp döndükçe yükselen halet–i ruhiyeyle zirveye ulaşmaya çalışıyoruz.

Tavafın ilk turunda (Şavt) oldukça zorlanıyoruz. Alışık olmadığımız manzaralarla karşılaşıyoruz. Kimileri namaza durmuş, kimileri rükuda, kimileri secdede kimisi ise bizim gibi, “Remel”, yaparak ilk üç, “Şavtı”, tamamlamaya çalışıyor. Kadın erkek karman çorman bir insan selinde yürümek oldukça zor oluyor. Hele kimseye çarpmadan, üstüne basmadan yürümek, tavaf etmek isteyenler için imkansız gibi bir şeydi.

Bir müddet sonra alışıyoruz. Çünkü dışarıdan (Kabe’nin uzağından) tavaf yaparsanız fazla problem çıkmıyor. Sadece Şavt ve tavaf başlangıç yerini gösteren ve “Hacer–ül Esved”i selamlama çizgisinde izdiham görülüyor. Onun dışında yolumuzun uzaması hariç hiçbir sıkıntıyla karşılaşmıyoruz. Son turlara doğru ise Kabe’ye yaklaşıp dokunuyor, gelmişken Hacer–ü Esved’i öpelim diyorum. Ancak ne mümkün. Arı kovanına girmek isteyen arılar misali gözü yaşlı hacılar başını içeri koyup öpmek istiyor. Ve yakalayınca da bırakmıyor. Görevli üç dört polis, “Şurti”, engellemeye çalışıyor, ama nafile. İnsanlar adeta ölmek için birbirini ezmeye aldırmadan dalışlar yapıyor.

Tam dokunup öpmek üzereyken ezilmek üzere olan bir yaşlı teyzeyi farkediyor. Onu kurtarmaya çalışıyorum. Sadece dokunmayla yetinerek, “Kara Taş”dan, ayrılıyor ve Hicr'e yakın yerde tavaf namazını kılarak fazladan bir tur daha atıyoruz. Akabinde Safa Tepesi’nin en uçtaki taşına kadar çıkıp Merve tepesine doğru, Hervele yaparak yürüyoruz. En orta Tramvay şeridini andıran gidiş–gelişli tek şeritli yolda yürüyemeyeler tekerlekli koltuklara konarak hızlı bir şekilde koşturuluyor. Tavafta da, üzerine bir hacı bindirilmiş dört kişinin fesleri üzerine oturtulmuş ve, “Şibriyye”, denilen tahtırevanla eziyet tanımaz bir biçimde tavaf ettirmeleri oldukça garip geliyor bize.

Safa ve Merve arasında yapılacak ve adına Say denilen ibadet için ise Şibriyye’ler yerine sakat koltuklarına benzer araçlarla bu işlem icra ediliyor. Say sırasında zaman zaman bu koridoru veya şeridi, tenha olması hasebiyle biz de kullanıyoruz. Ancak tekerlekli koltuklular bundan pek hoşlanmıyorlar. Dışarıdan insanların kendi ekmek yollarında ayak altında dolaşmasını, pek hazmedemiyorlar. Bağırıp çağırarak ikaz ediyorlar. Çünkü vakit onlar için de nakit anlamını taşıyor.

Nihayet dört gidiş üç geliş yaparak dördüncü gelişi de Kabe’nin dışından yapıyor ve yorgun argın bir şekilde mekana dönüyoruz. Saç kısaltmadan sonra gusül ile ihramdan çıkıyor ve entarilerimizi giyiyoruz.

İstirahat edeyim diyorum ancak ne mümkün. 5–10 dakika sonra ayaklar şişmiş, bacaklar tutulmuş, müthiş bir başağrısıyla uyanıyorum. Ancak manevi olarak alınan haz herşeye değiyor doğrusu.

İnsanın mukaddes topraklarda bulunması, Efendimiz’in (sav) ayak izlerinin tozuna bulanması kadar güzel bir duygu olamaz. Savaşların cereyan ettiği, Efendimiz (sav) aleyhinde binbir entrikanın çevrildiği, ancak yüce Nur’un söndürülmesine muvaffak olunamadığı bir yer olması itibariyle İslam tarihinin büyük bir bölümünün yaşandığı Mekke’de bulunmak, şükrü icap eden bin lütuftur.

Arafat / 25.3.1998
Saat 3.30’da basın mensupları olarak topluca Arafat’a doğru hareket ediyoruz. Mekke’ye yaklaşık 25 km mesafede bulunan Arafat Efendimiz’in, “Hac Arafattır”, buyurarak (Tirmizi, Ebu Davud, İbni Mace) taltif ettiği yer. Bilinenin aksine Arafat dağlarla çevrelenmiş geniş bir düzlük. İmkanlar ölçüsünde iyi ağaçlandırılmış denilebilecek kadar yeşile büründürülmüş olan bu ova, hacıların gelmesi ile birlikte dünyada benzerine rastlanmayacak saygın bir çadırkente dönüşecek.

Efendimiz (sav) 632 yılında Ashabıyla birlikte ifa ettiği hac’da 100 bini aşkın Müslüman’ın huzurunda tarihî veda hutbesini de burada irad etmiştir. Yine burası Efendimiz’in (sav) Yüce Yaratıcısı’na, ümmetinin affedilmesi için yakardığı ve Cenab–ı Hakkın kabul ettiği yerdir. Mescid–i Nemire' de ihtişamlı yapısıyla burada arz–ı Endam ediyor.

Cebel–i Rahme / 26.3.98
Hz. Adem ve Hz. Havva’nın cennet sonrası ayrılığı burada nihayet bulmuş. Arafat düzlüğünün kuzey bitiminde başlayan yerde, 20–30 m yüksekliğindeki tepenin zirvesinde 2–3 metre boyunda bir dikilitaş bulunuyor. Üzeri batılıların alçılar üzerine yazı yazma adetlerini andıran yazı ve notlarla dolu. Başka bir bolluk ise seyyar satıcılar ve her çeşit takı örnekleri.

Efendimiz’in (sav) Arafat vakfesini bu tepenin yakınında yaptığı ve vakfe esnasında İslam’ın kemale erdiğini anlatan ayetin inzal olunduğu söylenir. “Bu gün size dinimizi kemale erdirdim. Üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamı seçtim”, (Maide 3) buyurularak İslam’ın kemale erişi bildiriliyordu. Boş diyebileceğimiz bu mekanlar bir kaç gün içinde mahşeri bir kalabalığı ağırlayacak.

Mina / 24. 3. 1998
Daha sonra Mina’ya revan oluyoruz. Burası da konuklarını ağırlamak için harıl harıl hazırlıklar içinde. Çok uzaktan ancak görüntü alabiliyorum. Adımbaşı bir polis dikilmiş, kuş uçurtmuyor, görüntü alma isteklerimizi şiddetle geri çeviriyorlar. Bu sahanlık Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmek istediği yer. Dolayısıyla hacılar kurbanlarını burada kesiyorlar.

Yanmayan Çadırlar
Daha önceki yıllarda, ufak bir ateş kıvılcımından büyük yangınların çıktığı Mina mevkiinde yüzlerce insan can vermişti. Yangınların genişlemesine büyük rol oynayan çadırlar, bu yıl kullanımdan kaldırılarak yerine yangına dayanıklı maddeden üretilen çadırlar hizmete giriyor. Suudi Arabistan İmar ve İskan Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre söz konusu proje için toplam 3 milyar riyallik bir yatırım yapılmış.

Yedi ay içerisinde yapımı tamamlanan ve 500 bin hacının yararlanacağı, 10 bin 838 çadırın yapımında 180 şirket yer almış. Çadırların yapımında 970 bin metrekare kumaş, 10 bin ton metal direk kullanılırken, yeni yangın tehlikelerine karşı 912 adet yetmiş beşer tonluk su tankerinin çadırların arasına yerleştirilmesi planmış.

Mina’da tüpgazların kullanılmasını da yasaklayan yetkililer 12 özel uçakla havadan Mina’yı devamlı olarak kontrol edecekler.

Diğer Sayfalar --> | 1 | 2 | 3 | 4 | 5

 

Zaman'da Bugün

 

 

LİNKLER

Bu sitenin dini bilgiler kısmı Diyanet İşleri Başkanlığı'nın web sitesinden faydalanılarak hazırlanmıştır.

Arkadaşıma Gönder

Copyright© 1995-2001 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 454 1 454 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta:
okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.