Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 
 

‘Batı’ ve ‘Ötekiler’ arasında Türkiye

Amerikan İngilizcesinde ‘9/11’ (11 Eylül), acil yardım çağrısında bulunmak için ülke çapında kullanılan telefon numarasına da tekabül eder. ‘9/11’, sadece siyasetçilerin, akademisyenlerin, gazetecilerin ve aydınların değil, herkesin dikkatini modern toplumlarımızın üzerinde tesis edildiği kırılgan ilişkilere celbetti ve din ile kültürün siyasetteki rolü hususundaki gündelik varsayımları yeniden düşünme fırsatı verdi.

Günümüzden bir iki asır sonra tarihçiler, yaşadığımız zamanlara dönüp bakacak ve hem insanların hem fikirlerin sürekli hareket ettiği küreselleşme devrinde “Ötekilere karşı Batı” (West versus the Rest) gibi soyut düşüncelerin nasıl olup da tutunduğunu araştıracaklar. “Ötekilere karşı Batı” temasının Soğuk Savaş’tan sonra 1990’ların başında ön plana çıktığını ve süper güçlerin evvelki stratejik kutuplaşmalarını, kültürel ve dini bloklaşmaya dönüştürdüğünü yazacaklar. Bu kavramsallaştırma, Yine Soğuk Savaş sonrasında geliştirilmiş olan rakip ‘ideolojinin sonu’ (end of ideology) tezine göre daha doyurucudur. Hepimiz, politik ve stratejik düşüncelerin oluşumunda ideolojinin önemini koruduğunu şimdi daha iyi görüyoruz.

Olumlu yönden bakılacak olursa, “Ötekilere karşı Batı” tezi, uluslararası siyaset ve strateji düşünce alanına din ve kültürü yeniden taşıdı. İşin negatif yanı ise, bunların önemini ve gücünü olduğundan fazla göstermesiydi. Mesela Müslümanların çoğunlukta olduğu dünyanın tek tip (monolithic) bir blok gibi telakki edilmesine vesile oldu. Siyah–beyaz kalıplarla düşünmek, birbirine yaklaşma noktalarının ve gri alanların göz ardı edilmesine sebebiyet verir. Eğer Müslüman dünyası konusunda sırf kutupsal zıtlıklar cinsinden düşünmenin kusurlarına tek bir delil aranıyorsa, işte o da Türklerin Batı ile olan tecrübesidir.

Türkiye, daha Osmanlı’nın ilk kuruluş yıllarından itibaren kendisini sürekli olarak Batı’ya yöneltmiştir. Osmanlı yönetimi, neredeyse altı asır boyunca üç kıtada –Avrupa, Asya ve Afrika– farklı inanç ve kültürleri bir araya getirirken, onlara Avrupalı muasırlarından çok daha ileri derecede farklılıklarını koruma imkanı vermiştir. Batı hakimiyetinin artması Osmanlı / Türklerin Avrupa’ya benzeme arzusunu daha da hızlandırmıştır. Osmanlı reformcuları 19’uncu yüzyıldan başlayarak şuurlu olarak hem Batılı hem Müslüman olma arayışına girmişlerdir.

1920’lerdeki Kemalist devrimi, Türkiye’nin kendini Batı’yla özdeşleştirme sürecini hızlandırırken, Osmanlı İmparatorluğu’na resmen son verdi. Bu süreç, sırf Türkiye’nin siyasi liderleri vesilesiyle değil, sade vatandaşlarının da eylem ve destekleriyle gerçekleşti. Özellikle yirminci asrın son yarısında hızla yükselen eğitim düzeyi, işgücü göçü ve giderek artan derecede geniş ve ulaşılabilir iletişim imkanları, fikirlerin ve insanların dolaşımını çok yoğunlaştırdı. Bunun sonucunda, Türk toplumunun dönüşümü hızlandı ve kamuoyunda Türkiye’nin kimliği ile ilgili tartışma ön plana çıktı.

Türkiye’nin siyasi ve kültürel elitleri, Türkiye’yi haklı olarak hem Batı hem de İslam ülkesi olarak takdim ediyorlar. Ne var ki, Batı’nın tek tip olarak anlaşılması, en az İslam’ın tek tip olarak anlaşılması kadar riskli. Bundan dolayı, Jakobin laiklik anlayışı Türkiye için tek model olmamalıdır. Tüm diğer dinler gibi İslam da, ne ifade biçiminde ne de uygulamada tek tip değildir. Halka açık müzakere ve tartışma, İslam’ın temel unsurlarındandır. Bazı radikaller –başka dinlerde olduğu gibi, İslam’ın da kendi aşırıcıları vardır– muhaliflerini zorla susturmak isterler. Ancak Müslümanların büyük çoğunluğu, gerçek manasıyla anlaşılan bir İslam’ın, başkalarının görüşlerini anlama ve farklılığa müsamaha etme yönünde istekliliği ve diyaloğu emrettiğini söyler. Böyle bir diyalog –gerek Müslümanlar içinde, gerekse Müslümanlarla diğerleri arasında– adaptasyona ve dini anlayışların medeni çerçevede sürekli yenilenmesine vesile olur. Medenilik ve tolerans, modern dünyada İslam’ın ana özelliklerindendir. Başarılı bir laiklik pratiğinin özünde de bu toplumsal faziletler yatar.

Avrupa tarihinde siyasal laikliğin en güçlü savuncularının bir kısmı imanlarından ilham almıştı. 19. yüzyıldan önce Almanya’nın bir kesimi ve İskandinavya için de durum buydu. Daha yakın zamanlara gelecek olursak; Polonya’daki Dayanışma Hareketi dinî temele dayanıyordu. Amacı, laik demokrasi prensibini kaldırmak değil, sivil toplumu güçlendirmekti. Polonya halihazırda son derece dindar bir ülke olarak hayatiyetini sürdürmektedir; ama aynı zamanda son derecede laiktir.

Amerika laik bir devlet olmakla gurur duyar, fakat –Hollywood’un ülkemizle ilgili sunduğu imajların aksine– aynı zamanda oldukça da dindar bir ülkedir; ve din ile devlet çoğu zaman ince bir çizgiyle birbirinden ayrılır. Bugün Kongre’nin her oturumu Hıristiyan, Musevi ve Müslüman din adamlarının okuduğu dualarla açılmaktadır ve başkanlarımızın kriz zamanlarında ruhani önderlere danıştığı görülür. Seçilmişlerimiz, seçmen tabanlarının dini hassasiyetlerini daima göz önünde bulundururlar.

Türkiye ve Amerika mühim bir ortak özelliğe sahip. İki ülke de anayasaları ve pratikleri ile güçlü şekilde laiktir. İkisi de oldukça dindardır. Her iki ülkedeki dinî liderlerin cumhuru, laik idarenin faziletlerini tasdik etmekte ve başka bir şey istememektedir. Haddizatında, mesela Suriye’den Muhammed Şahrur, Arap Körfezi’nden Sadık Cevad Süleyman ve Türkiye’den Fethullah Gülen gibi bazı Müslüman düşünürler, İslam ve demokrasinin tamamen birbiriyle örtüştüğünü ve İslam’ın herhangi bir idare biçimi tayin etmediğini savunur.

SSCB’nin yıkılışından sonra yeni kurulan Türki devletlerin çoğu Türkiye’yi kendisine bir model olarak tahayyül etti. Özellikle 11 Eylül sonrasında Türkiye, diğer Müslüman çoğunluğa sahip toplumlara, hatta başka birçok ülkeye model olma fırsatını şimdiye kadar nasip olmadık ölçüde yakaladı. Lakin Türkiye, ancak devlet ile dinin birbirine hasım olarak görülmediği ve giderek güçlenen bir sivil toplum oluşturmak suretiyle dünyaya Batılı demokratik değerlerle İslam’ı buluşturan bir örnek sunabilir. Zira ne ‘Batılı’ ne de ‘Müslüman’ toplumlarda, militan laik radikalizmine de, militan dindar radikalizmine de yer yoktur.

Demokrasi, sabit bir netice değil, bir süreçtir. Diğer tüm demokratik ülkeler gibi Amerika’da da demokrasi bir gecede kurulmamıştır; çantada keklik ise hiç değildir. Kendi toplumunun tüm unsurlarını sisteme entegre etmek, Amerika’nın yaklaşık iki asrını almıştır. Türkiye düşe kalka kendi demokrasi pratiğini geliştirmeye çalıştı, ve hâlâ dindar seslerin ve değerlerin rejimi zayıflatmaktan ziyade laik düzeni nasıl güçlendirebileceğini araştırıyor. İyi haber şu ki, Türkiye’deki bu tartışmalar giderek daha da fazla kamuoyuna açık yapılıyor. Şeffaflığın artması, Türkiye’nin laik idare nosyonuna tamamen uyan bir Müslüman demokrasi olarak zuhuru yönünde hayra alamet.

Prof. Dr. Dale F. Eickelman: ABD’deki Dartmouth College’da ‘Ralph and Richard Lazarus’ Antropoloji ve İnsan İlişkileri Profesörü. Son kitapları arasında ‘Muslim Politics’ (James Piscatori ile ortak imzalı) ve ‘The Middle East and Central Asia: An Anthropological Approach’ bulunuyor.

Prof. Dr. Dale F. Eickelman

12.02.2002


 

Misyon için önce kimlik krizi çözülmeli

Türkiye'nin iç ve dış sorunları aşabilmesi için toplumun yaşayan kültürünü ve bu kültürün dinle olan ilişkisini görmesi lazımdır.

Türkiye’nin İslam dünyasını ve Avrupa’yı bir araya getirmesi kimlik sorununu aşmasına da yardımcı olacak yeni bir vizyon mu?

İyi bir değerlendirme için sonucu görmek lazım. Ama Türkiye’nin iki taraf arasında bir köprü misyonu üstlenmesi, dış görünüşüyle çok iyi bir şey. Fakat yakından bakarsak, Türkiye’nin tam olarak ne Avrupa’nın, ne de İKÖ'nün bir parçası olduğunu söyleyemeyiz. Resmen İKÖ üyesidir, ama oranın ruhuna ne kadar uyduğu, uymak istediği tartışılır. Nisbeten olumlu imajına rağmen İslam ülkeleri Türkiye’yi özünden uzaklaşmış bir toplum olarak görüyorlar.

Dolayısıyla Türkiye, iki tarafta da tam kabul görmüyor mu?

Şüphesiz. İkisinin ortasında kalmış, yerini bir türlü tespit edemeyen ülke durumunda. NATO ve diğer bir sürü kurumda yer alması Batı’ya yakın olduğunu gösterse de, aslında hiç de böyle değil. Tam manasıyla Avrupa da Türkiye’yi kabul etmiş değil.

Türkiye’nin tam olarak ait olmadığı iki tarafı bir araya getirme çabası ne kadar başarılı olabilir?

Avrupa’nın Türkiye’ye ilgisi, stratejik konumundan ve Müslüman kimliğinden kaynaklanıyor. Bu kimliği ile İslam dünyası ile Batı arasında bir rol oynayabileceği düşünülüyor. Bu çerçevede Türkiye’nin Orta Asya ile ilişkileri, ilk yıllarda çok önemsendi. Zira, Türkiye’nin bu ülkelerle ekonomik, siyasi çıkarları kadar, tarih ve dil bakımından ilişkisi vardı.

Avrupa, laik olduğunu iddia etse de tarih, kültür gibi temel meselelere büyük önem verir. Niçin İngiltere ve Amerika bu kadar birbirine yakın? Stratejik çıkarlar kuşkusuz rol oynuyor, ama kültürel değerlerin de ortaklıkta büyük rol oynadığı kesin. Türkiye ile Türkistan arasında da benzer bir zemin düşünüldü; ama olmadı. İslam dünyasıyla ilişkiler de buna benziyor. Bir yandan ‘Müslüman’ız’ diyoruz, diğer yandan İslam’la ilgisi olmayan ülke gibi davranıyoruz.

Türkiye’yi İslam dünyasından koparan bu çelişki mi?

Yalnız İslam dünyasından koparmıyor, Avrupa’ya karşı da bizi çok garip duruma sokuyor. Çünkü geleneğine, geçmişine ve halkının temel inançlarına hürmet etmeyen bir devleti gören Avrupalı, size hürmet eder mi?

Cumhuriyet tecrübesinde kırılmalar olduğunu söylüyorsunuz. 700 yıllık tecrübeden istifade edebilmek, 75 yılımızı iyi kritik etmemize mi bağlı?

Kesinlikle. Biz siyasi rejimi değiştirdik, saltanattan cumhuriyete geçtik. Bu gerekli ve zamana uygun bir adımdı. Dünyadaki 56 İslam ülkesinden yalnız 10’u monarşiyle idare ediliyor. Demek ki bu değişim, İslam’ın ruhuna ters değil. İslam illâ sultanlarla idareyi şart koşmaz. Topluma ve cemaate dayanan bir din İslam. İslam tarihinde sultanlar 11. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bunlar da dinle devlet arasında bir ahenk kurmayı becermiştir. Bazıları ‘Osmanlı’da din hakimdi, teokratik bir devletti’ diyor. Halbuki Osmanlı asla teokratik bir devlet değildi. Bunu söyleyenler teokrasinin ne olduğunu bilmeyenler. Dolayısıyla Cumhuriyet’in kurulması milli, dini açıdan eleştirilemeyecek, tabii ve kaçınılmaz bir sonuç. Ancak Cumhuriyet kurulduktan sonra siyasi ve kültürel açıdan halktan uzaklaşma yaşandığı muhakkaktır. Türkiye’nin ‘idare edenler’ ve ‘idare edilenler’ olarak ikiye bölündüğünü görüyoruz. Bu konuda Osmanlı’yı bir yere kadar takip etmişiz. Ama kültür, inanç ve duygu bakımından aradaki irtibatlar Osmanlı’da güçlüydü. Cumhuriyet’te bunlar kesilmeye başlamış, yabancılaşma ortaya çıkmıştır.

Son 10 yılda Türkiye’nin önüne bir Osmanlı perspektifi çıktı. Saydığınız olumsuzluklar sebebiyle mi bu avantajlardan yararlanamıyoruz?

Evet. Çünkü bir şeyden yararlanabilmek için samimiyet ve inanç lazım. Bizim yaptığımız şu: Siyasi çıkar bakımından Balkanlar’da bir faaliyet göstermeyi menfaatimize görüyoruz. Fakat Balkanlar’da bize bu imkanı sağlayan mirası tepiyoruz. Bu çelişkilerle başarılı olunamaz. İnsanın özüne ve köküne sadık kalması lazım.

Şu an sıkıntı çektiğimiz din ve milliyet konusunda Osmanlı tecrübesinden nasıl yararlanabiliriz?

Osmanlı olmasaydı, Türkiye olmazdı. Modern Türkiye’nin temelleri, Osmanlı tarihinin ikinci yarısında atılmıştır. Gerçi dil ve kurucularının kökeni bakımından Osmanlı zaten Türk’tü. Ama tarihi devamlılığın modern bir şekle girmesi, yani dünyaya ve mevcut medeniyete ayak uydurmamız Osmanlı tarafından başlatılmış ve bu bilhassa Abdülhamit devrinde olmuştur. Demokrasi açısından onun lehine söylenecek fazla bir şey yoktur. Demokrasi sözünü dile getirmemiş, avam ve havas meselesi üzerinde durmuş ve avamın kendini havassız, yani bir elit olmadan idare edemeyeceğini düşünmüştür. Ancak Abdülhamit medeniyete karşı değildi. Medeniyete uyum sağlarken, kimliğimizi feda etmemek gerektiğini düşünüyordu. Avrupa’nın fenini alalım; ahlaksızlığını almayalım diyordu.

Cumhuriyet döneminde bu ayrım terk edildi galiba?

Osmanlı denen her şeye karşı tavır alındı. Bize milliyetçiliği öğretmek için çabalayanların hatası büyüktür. Ziya Gökalp’in gözünde tarihin hiçbir önemi yoktu, en önemli ilim sosyolojiydi. Ona göre Osmanlı sosyal bir sınıftan ibaretti. Halk Türk, idareci Osmanlı’ydı. Adeta Osmanlı, Türkler üzerine hakim olmuş yabancı bir güçtü. Halbuki kökenleri araştırırsanız, 19 ve 20. yüzyılda Osmanlı’yı idare edenlerin çoğunun halktan geldiğini görürsünüz. Bir insan idareci sınıfına geçince kökenlerini mi kaybediyor? Anlaşılması gereken ana nokta, Osmanlı’nın medeniyete ayak uydurma teşebbüsüne giriştiği ve bir dereceye kadar bunu başardığıdır.

Türkiye’nin iç ve dış sıkıntılarını aşıp fırsatları değerlendirmek için nasıl bir formüle ihtiyacı var?

Yepyeni bir siyasete lüzum yok. Yapılması gereken, bugün toplumda yaşayan kültürü ve bu kültürün dinle olan ilişkisini gayet objektif olarak görmek. Bunun makul ve meşru bir şey olduğunu devlet olarak kabul etmek. Devlet açıkça, “Kültürümüz ve kişiliğimiz tarihi süreç içinde İslam’la kaynaşarak gelişmiş. Biz bu kültüre mensubuz” diyebilmelidir.

Halbuki İslam konusunda en küçük duyarlılık gösteren ‘yobaz’ diye niteleniyor. Yobaz olmadan, dini idare kurmaya kalkışmadan İslam’ı Türk kültürünün bir parçası olarak tanımak mümkündür. Bu, halk ile elitler arasındaki uçurumu kapatır, halkın devlete güvenini sağlar.

Bazı Batılılar, Türkiye’nin İslam dünyasına model olmasını istiyor. Osmanlı gibi bölgede bir denge unsuru olmamızı istiyorlar, yoksa kendilerine bir payanda mı arıyorlar?

Batı’nın çıkarlarına ve temel felsefesine aykırı hareket etmedikçe Türkiye’nin bölgedeki rolünü kabul ederler. Türkiye, Osmanlı ve İslam mirasını barıştırıcı, medeniyetleri bir araya getiren bir ülke olduğunu ispat edebilirse, kimse onu payanda olarak kullanamaz. Türkiye, potansiyelinin altında hareket eden güçlü bir devlettir. İmkanlarını kullanabilirse, ki ben bundan maddi potansiyeli kastetmiyorum, Türkiye’nin diğer güçlerden saygı görmemesi mümkün değildir. Üzerinde durduğum husus şu: Ben bir medeniyet kurmuşum, 700-1000 yıllık bir geçmişe sahibim. Ama aynı zamanda senin medeniyetini de tanıyor ve hürmet gösteriyorum. Sen de benim medeniyetimi tanı, benimle beraber otur, konuş. Eşit olarak konuşan hürmet kazanır. Kendi değerlerine dayanmayan bir devletin başkalarına paravan olma ihtimali yüksektir. Bugün göklere çıkarır, menfaati bitince sizi bırakıp yoluna giderler.

Prof. Dr. Kemal Karpat: Wisconsin Üniversitesi öğretim üyesi. Aksiyon Dış Haberler Editörü Abdülhamit Bilici'ye konuşan Prof. Karpat, Türkiye'nin AB-İKÖ toplantısıyla üstlendiği misyonda başarılı olması için iki dünya arasında yaşadığı kimlik krizini çözmesi gerektiği görüşünde.

Prof. Dr. Kemal Karpat

12.02.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Zaman'da Bugün
12 Şubat 2002


Zaman Spor

Strateji

Bütün haberler


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.