Hekimoğlu’nu ziyaretlerim
Telefonun öbür ucunda sevdiğim bir ses: Ahmed Ersöz: – Hocam, arabamı bekliyorum. Az sonra gelecek, birlikte bir yere gideceğiz. Gelir misiniz? Cevabım kesin: – Sana o kadar itimat etmişim ki, nereye gideceğiz, demeye bile ihtiyaç duymadan evet, diyorum. Biliyorum ki sen beni yanlış yere götürmezsin.
Az sonra kapımızın önünde kırmızı araba duruyor, hemen Dikmen hoca ile iniyorum. Yerime otururken şoförümüze takılıyorum:
– Eskiden gaza’ya atıyla çıkan gazilere ganimet taksiminde atıyla çıktığı için iki hisse verirlermiş. Sen de arabanla hizmettesin, inşaallah sevapta iki hisse alacaksın.
– Hocam, biz hisse filan düşünecek halde değiliz. Sadece Rabb’imiz affetsin yeter!..
Arabamız hızla Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne yöneliyor ve karşıya geçince anlıyorum ki, Şile’de hapiste bulunan Hekimoğlu’na gidiyoruz.
Sevincimiz bir kat daha artıyor ve birbuçuk saat kadar yeşillikler arasında yolculuktan sonra Şile Cezaevi’ne ulaşıyoruz. Ancak bir şaşkınlıktır alıyor beni. Çünkü tel örgünün içinde bana hitap eden bir ak sakallı zat:
– Hocam buraya, buraya! diye sesleniyor. Bu sesin sahibini tanıyorum tanımasına da. Aksakal ne zaman bu nur yüzle kucaklaşmış?
Evet, Hekimoğlu’nda, Rabb’imizin azabından âzâd olma işareti olan ak sakalı görünce onun meşhur nüktesini hatırlatıyor ve takılıyorum.
– Eskiden derdiniz ki, aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık. Şimdi ne sakal var, ne de bıyık, tükür tükürebildiğin kadar. Nasıl? Aynı şeyi şimdi de söyleyebiliyor musun?
– Hayır! diyor. Artık hem sakal var, hem de bıyık. Tükürecek yer kalmadı. Hem beni işte şu camiye imam yaptılar. Ben bütün gün burada Kur’an okuyor, çevreme nasihatlarda bulunuyorum. Artık saçlı, sakallı bir imam durumundayız.
– İnşaallah, dinleyenler de istifade ediyorlar...
Biraz duraklıyor, sonra tane tane ilave ediyor:
– Maalesef ümid ettiğimiz kadar değil. Çünkü, eskiden hapishanelerde gözü, gönlü meşgul edecek menfî şeyler yokmuş. Müsbetini bulanlar hemen sahip çıkıyor, istifade ediyormuş. Şimdi ise her koğuşa bir televizyon yerleştirmişler. Üzülerek ifade edeyim ki, bu televizyonlar mahkumları büyük çapta bozuyor, hatta üzüyor, hapis musibetini katmerli şekle sokuyor. En adi sahneler, en cazip hayat şekilleri... Bunları seyreden mahkum bakıyor ki, kendisinde bu hayatın hiçbiri yok, hepsinden de mahrum. Elemi bir kat daha artıyor, sıkıntısı kambur üstüne kambur şekline dönüşüyor...
– Yani televizyonu eğlensinler, rahatlasınlar diye koyuyorlar; ama tam aksi mi oluyor, eğlenme yerine ıstırapları çoğalıp, ruhen bozulmalara mı sebep oluyor?
– Evet, tam öyle. Ruhî sarsıntılara bile sebep olabiliyor. Ahlâkî dejenerasyonu getiriyor. O kadar ki bizi dinleme konusunda sabırsızlık hali geliyor, birkaç kelimeyi ancak ifade edebiliyorum. Hemen koşuyorlar televizyona...
– Öyle ise senin de sıkılman söz konusu oluyor.
– Ben biraz farklı buluyorum kendimi. Zira ben hapse düşmekle çok fazla bir şey kaybetmiş değilim. Alışkanlıklarım yok ki, onların mahrumiyetinden sıkıntı çekeyim. Nitekim Sağmalcılar Cezaevi’nde iken bana sahip çıkan bazı gençler sordular:
– Ağabey, televizyon ister misin? Hemen yanına getirelim.
– Aman ha! dedim. Ben televizyon, teyp, radyo falan istemem. Bana kitap verin.
– Yemeklerden ne istersin, hemen yaptıralım.
– Yemek de istemem. Sadece bir ekmek parçasıyla bir kaşar parçası bana yetip de artıyor.
Bunu duyan genç, şöyle bir doğruldu da dedi ki:
– Ağabey, sen zaten dışarıda da hapisteymişsin, burada kaybedecek bir şeyin yok ki! Sana ha dışarısı, ha içerisi!..
* * *
– Burası da çok güzelmiş, havadar ve serin, diyorum.
– Şevket Eygi’nin cevabıyla cevap vereyim, diyor:
“En iyi hapishane, içinde bulunmadığın hapishanedir!”
– Ziyaretçilerle aran nasıl?
– Çok memnunum, araba araba geliyorlar, saatlerce burada sohbet ediyoruz. Beni yalnız bırakmıyorlar. Çok faydası oluyor.
* * *
Enteresan şeyler anlatıyor. Vedalaşarak ayrılıyoruz. Arkadaşımızın eline uzattığı Yeni Ümit dergisine bakarak o içeriye yöneliyor, biz de arkamıza baka baka dışarıya uzanıyoruz. Ama gönlümüz yıkık, kalbimiz buruk...
Not: Yıllar önce hapishanede yatarken ziyaret ettiğimiz Hekimoğlu’na bu sefer hastanede yatarken ziyarete gidiyoruz. Yine gönlümüz yıkık, kalbimiz buruk Allah’tan kendisine en kısa zamanda şifalar vermesini bütün ruhu canımızla dua ve niyaz ediyoruz.
12.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.sahin@zaman.com.tr
|