Bölge Haberleri |
|
|
|
|
AHMED ŞAHİN |
 |
Hekimoğlu’nu ziyaretlerim
Telefonun öbür ucunda sevdiğim bir ses: Ahmed Ersöz: – Hocam, arabamı bekliyorum. Az sonra gelecek, birlikte bir yere gideceğiz. Gelir misiniz? Cevabım kesin: – Sana o kadar itimat etmişim ki, nereye gideceğiz, demeye bile ihtiyaç duymadan evet, diyorum. Biliyorum ki sen beni yanlış yere götürmezsin.
Az sonra kapımızın önünde kırmızı araba duruyor, hemen Dikmen hoca ile iniyorum. Yerime otururken şoförümüze takılıyorum:
– Eskiden gaza’ya atıyla çıkan gazilere ganimet taksiminde atıyla çıktığı için iki hisse verirlermiş. Sen de arabanla hizmettesin, inşaallah sevapta iki hisse alacaksın.
– Hocam, biz hisse filan düşünecek halde değiliz. Sadece Rabb’imiz affetsin yeter!..
Arabamız hızla Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne yöneliyor ve karşıya geçince anlıyorum ki, Şile’de hapiste bulunan Hekimoğlu’na gidiyoruz.
Sevincimiz bir kat daha artıyor ve birbuçuk saat kadar yeşillikler arasında yolculuktan sonra Şile Cezaevi’ne ulaşıyoruz. Ancak bir şaşkınlıktır alıyor beni. Çünkü tel örgünün içinde bana hitap eden bir ak sakallı zat:
– Hocam buraya, buraya! diye sesleniyor. Bu sesin sahibini tanıyorum tanımasına da. Aksakal ne zaman bu nur yüzle kucaklaşmış?
Evet, Hekimoğlu’nda, Rabb’imizin azabından âzâd olma işareti olan ak sakalı görünce onun meşhur nüktesini hatırlatıyor ve takılıyorum.
– Eskiden derdiniz ki, aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık. Şimdi ne sakal var, ne de bıyık, tükür tükürebildiğin kadar. Nasıl? Aynı şeyi şimdi de söyleyebiliyor musun?
– Hayır! diyor. Artık hem sakal var, hem de bıyık. Tükürecek yer kalmadı. Hem beni işte şu camiye imam yaptılar. Ben bütün gün burada Kur’an okuyor, çevreme nasihatlarda bulunuyorum. Artık saçlı, sakallı bir imam durumundayız.
– İnşaallah, dinleyenler de istifade ediyorlar...
Biraz duraklıyor, sonra tane tane ilave ediyor:
– Maalesef ümid ettiğimiz kadar değil. Çünkü, eskiden hapishanelerde gözü, gönlü meşgul edecek menfî şeyler yokmuş. Müsbetini bulanlar hemen sahip çıkıyor, istifade ediyormuş. Şimdi ise her koğuşa bir televizyon yerleştirmişler. Üzülerek ifade edeyim ki, bu televizyonlar mahkumları büyük çapta bozuyor, hatta üzüyor, hapis musibetini katmerli şekle sokuyor. En adi sahneler, en cazip hayat şekilleri... Bunları seyreden mahkum bakıyor ki, kendisinde bu hayatın hiçbiri yok, hepsinden de mahrum. Elemi bir kat daha artıyor, sıkıntısı kambur üstüne kambur şekline dönüşüyor...
– Yani televizyonu eğlensinler, rahatlasınlar diye koyuyorlar; ama tam aksi mi oluyor, eğlenme yerine ıstırapları çoğalıp, ruhen bozulmalara mı sebep oluyor?
– Evet, tam öyle. Ruhî sarsıntılara bile sebep olabiliyor. Ahlâkî dejenerasyonu getiriyor. O kadar ki bizi dinleme konusunda sabırsızlık hali geliyor, birkaç kelimeyi ancak ifade edebiliyorum. Hemen koşuyorlar televizyona...
– Öyle ise senin de sıkılman söz konusu oluyor.
– Ben biraz farklı buluyorum kendimi. Zira ben hapse düşmekle çok fazla bir şey kaybetmiş değilim. Alışkanlıklarım yok ki, onların mahrumiyetinden sıkıntı çekeyim. Nitekim Sağmalcılar Cezaevi’nde iken bana sahip çıkan bazı gençler sordular:
– Ağabey, televizyon ister misin? Hemen yanına getirelim.
– Aman ha! dedim. Ben televizyon, teyp, radyo falan istemem. Bana kitap verin.
– Yemeklerden ne istersin, hemen yaptıralım.
– Yemek de istemem. Sadece bir ekmek parçasıyla bir kaşar parçası bana yetip de artıyor.
Bunu duyan genç, şöyle bir doğruldu da dedi ki:
– Ağabey, sen zaten dışarıda da hapisteymişsin, burada kaybedecek bir şeyin yok ki! Sana ha dışarısı, ha içerisi!..
* * *
– Burası da çok güzelmiş, havadar ve serin, diyorum.
– Şevket Eygi’nin cevabıyla cevap vereyim, diyor:
“En iyi hapishane, içinde bulunmadığın hapishanedir!”
– Ziyaretçilerle aran nasıl?
– Çok memnunum, araba araba geliyorlar, saatlerce burada sohbet ediyoruz. Beni yalnız bırakmıyorlar. Çok faydası oluyor.
* * *
Enteresan şeyler anlatıyor. Vedalaşarak ayrılıyoruz. Arkadaşımızın eline uzattığı Yeni Ümit dergisine bakarak o içeriye yöneliyor, biz de arkamıza baka baka dışarıya uzanıyoruz. Ama gönlümüz yıkık, kalbimiz buruk...
Not: Yıllar önce hapishanede yatarken ziyaret ettiğimiz Hekimoğlu’na bu sefer hastanede yatarken ziyarete gidiyoruz. Yine gönlümüz yıkık, kalbimiz buruk Allah’tan kendisine en kısa zamanda şifalar vermesini bütün ruhu canımızla dua ve niyaz ediyoruz.
12.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.sahin@zaman.com.tr
|
|
|
ALİ BULAÇ |
 |
İstanbul’u bekleyen tehlike
8 Ocak 2002’de hükümet sessiz sedasız bir yasayı Meclis’ten geçirerek deyim yerindeyse İstanbul ve Ankara’nın canına okudu. Son yedi senedir doğru dürüst hizmet gören İstanbul’un gelirinin yüzde 60’ına el konuldu. İstanbul’un ve Ankara’nın Büyükşehir Belediye başkanlarının geçmişte mensup oldukları siyasi görüşlerinden dolayı mevcut hükümet tarafından pek de iyi karşılanmadıkları kimsenin gizlisi saklısı değildi. Yasa, açıkça ayırım yaparak İstanbul, Ankara ve İzmit belediyelerinin gelirlerini kısmış, buna karşılık buradan el koyduğu kaynakları koalisyon partilerine mensup belediyelere aktarmıştır.
İstanbul’un yaklaşık 12 milyon nüfusu vardır; mevsime göre hareket halindeki nüfus 15 milyona kadar çıkmaktadır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna, çıkan yasa ve bunun doğuracağı sonuçlar konusunda önemli uyarılarda bulunuyor. Herkesten destek bekliyor, ümitsiz olmamasına rağmen hizmetlerin aksamasından endişe ettiğini beyan ediyor.
Son yıllarda yapılan hizmetler, özellikle Haliç’le ilgili verdiği bilgiler çarpıcı: Çok değil, birkaç sene önce neredeyse herkes Haliç’ten ümidini kesmişti; bazı uzmanlar taş toprakla doldurulmasını teklif ediyorlardı. Bugün pırıl pırıl. Kuşlar, martılar üzerinden uçuyor. Yunusların rastlandığı Haliç’te yeni 23 balık türü türedi. Marmara’nın diğer sahillerinde, mesela Mudanya’da gözlenen temizlik bile Haliç’teki temizliğin bir sonucu. Ali Müfit Gürtuna, bundan sonra Haliç’in “tarih, sanat ve kültür vadisi” olacağını söylüyor. Bu sözlerin hiçbirinde abartı yok, 32 senedir İstanbul’da yaşayan biri olarak Haliç’in nereden nereye geldiğini en iyi bilenlerden biriyim.
İstanbul’un devasa, insanı ürküten sorunları var. Her Allah’ın günü televizyonlarda tekrarlanan ‘deprem tehlikesi’ bunların en başında gelir. Kamuoyu araştırmaları, halkın belediyeden beklentilerinin başında ‘depreme karşı tedbirler’in ilk sıralarda oturduğunu gösteriyor. Dile kolay, “şiddetli sayılabilecek bir depremin yol açacağı facia ve doğuracağı hasarlar” tasvire ve tahmine gelmez. Halk, Türkiye’nin idari yapısını bilemediği için birçok şeyi belediyeden bekliyor. Merkezî hükümet, İstanbul’da acilen ve en az 50 bin binaya el koyması ve bütün şehri bir baştan elden geçirmesi gerekirken ilgilenmiyor bile.
Belediye giderek kısılan imkanlarını harekete geçirerek depremle ilgili muazzam bir çalışmayı yürütüyor. Hükümetin belediyeye yardım etmesi gerekirken, tam aksine neredeyse günlük rutin ve teknik hizmetlerin dahi yürütülmesinin önüne engeller çıkarıyor.
Destek değil, köstek olmasa yeter. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, yürüttüğü ve yürütmeyi planladığı çalışmalarla iyi kötü şehri yaşanabilir hale getirecek birikime sahiptir. Bu da kabul etmek lazım ki, 1994’ten sonraki başarılı yönetim sayesinde mümkün olabilmiştir. İnsanda en yüce haslet adalet duygusudur. Birkaç sene önce bazı çevreler, “İstanbul’u Türkler yönetemiyor, şehir şehir olmaktan çıktı; hiç değilse sur içini kurtarmak için özel bir yönetim olmalı” deyip Bizans kimliğini öne çıkarmak için birtakım projelere zemin hazırlıyorlardı. Bu fikir hâlâ var ve zamanı geldiğinde gündemdeki yerini alacaktır. Eğer belediyenin karşılaştığı zorlukların aşılması yönünde ciddi tedbirler alınmayacak olursa, sahiden pek de uzak olmayan bir gelecekte İstanbul yaşanamaz bir şehir olacaktır; Ali Müfit Gürtuna herkesi bu konuda bilgi ve sorumluluk sahibi olmaya davet ediyor. İstanbul bütün Türkiye için önemli bir şehir. Ve herkesin İstanbul’a karşı sorumlulukları var. Ama öncelikle İstanbul’da yaşayanlar, özellikle sıradan insanlar, sivil toplum kuruluşları ve iş dünyası –ki bu üç kategori Habitat II çerçevesinde aktif ve sorumlu aktörlerdir– daha açık ve somut duyarlılık göstermek durumundadırlar.
12.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|
|
|
ABDULLAH AYMAZ |
 |
Güller hediye edildi
Efendimiz’in (sas) ahir zamanla ilgili ihbâr ve müjdeleri arasında Hz. İsa’nın gelip ümmetinden olacağına dair hadisler varken; bunun mânasının, inkâr–ı ulûhiyete karşı, dini din için seven Hıristiyan ruhanilerin İslamiyet’le omuz omuza mücadele verecekleri yorumları da mevcutken, maalesef bazıları hâlâ kendi indî görüşlerine göre çok ters bir mantık içine girmiş bulunuyorlar. Hatta rahatsız edici beyanlarla kafa karıştırıyorlar. Hele hele bir camide dinlediklerim, bazılarımızın ne kadar dertsiz ve gayesiz bir hava içinde olduklarını ele veriyordu.
Bizim İslamiyet’ten en ufak bir şüphe ve tereddüdümüz yok. Onun önüne geçecek hiçbir şey bilmiyoruz. Bazıları sanki İslamiyet’in yeni müşterileri gibi, “Acaba bizi Hıristiyan mı yaparlar?” endişesini taşıyorlar. İslam’ın öyle korkulacak ve başkaları yanında zayıf kalacak bir tarafı yok ki, tereddüt edelim. Bugüne kadar kendi gücüyle ayakta durmuştur; bizim derbederliğimize rağmen. Bugün artık onu bilen, anlayan, yaşayan, diğerleri karşısındaki yenilmez gücünü görüp ispatlayan evlatları var! Nedir bu telaş? Hiç korkmayın bizlere rağmen İslamiyet kendisini dünyaya kabul ettirecektir. Sizlere geçtiğimiz Ramazan ayında şahit olduğum iftarlardan birisini anlatayım:
Belçika İslam Diyalog ve Bilgi Merkezi, Hasselt’te bir iftar vermişti. İftar programı ezanla başladı. Hıristiyanlar adına piskopos vekillerinden Jan Boonen dua ve temennilerde bulundu. İslam dersi öğretmeni Aydın Koçaklıoğlu ise iftar duasını yaptı. Sinevizyonda, Fatiha Sûresi okundu, manası verildi, renkli manzaralarla takdim edildi. Hasselt Piskopos Başkan Vekili Leon Lemmens, konuşması sırasında, Haçlı seferlerini önlemek için Selçuklu Sultanı’na giden Asise’li Françise’yi örnek bir insan olarak anlattı. Papa’nın 14 Aralık 2001’de Hıristiyanları Müslümanlarla beraber oruç tutmaya davet ettiğini hatırlattı. Belçikalılara hitaben: “Biz hep şimdiye kadar yabancıları dışladık. Onları, bizim işimizi ve aşımızı elimizden almakla suçladık. Halbuki Müslümanların ülkemizdeki varlığı aslında bizim için bir zenginlik ifade ediyor. Onları tanımakla bizim kültür bilgimiz arttı. Sosyal hayatta olumlu gelişmeler yaşadık. Barış ve sevgi gibi evrensel değerlere birlikte sahip çıkmayı öğrendik. Bizler, aramızda Müslümanların bulunmasına sevinmeliyiz.” dedi.
Ben de kalkıp günün önemini belirtmeye çalıştım. “Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed her kitapta beraber anılır. Tevrat’ta “Hak, Tur’da ikbal etti. Sair’de tulû etti. Faran dağlarında (Hicaz’da) zahir oldu.” deniliyor. Her biri bir peygambere işarettir. Tîn Sûresi’nde, Tîn, Zeytin, Tur–i Sina ve Belde–i Emin yine en başta bu üç resule işarettir. Zaten bunların üçü de Hz. İbrahim’in evlatlarıdır. Yine üçü de 124 bin peygamberden ülülazm olan “Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed” beşlisinin içindedir. Diyalog, zaten tâ Habeşistan’a hicretle başlamıştır.” dedim. Çağrı filminden o bölüm gösterilince çok hayret ettiler. Bazıları bunun ne mânâya geldiğini anlayamazlar. Daha onların çoğu Allah lafz–ı mübareğinin ne mânâya geldiğini bilmiyor. Haşa, sanki ilkel bir toplumun put ismi, haşa haşa Allah putu zannediyor. Şimdi bunlar İslamiyet’i nasıl tanısın? Ama Çağrı’da olduğu gibi siz, “Allah, Hz. İsa’nın da Hz. Musa’nın da Rabbi. O, Rabbülâlemîndir.” diyerek en baştaki yanlışlarını düzeltiyorsunuz. Çağrı’yı seyrettikten sonra sohbet başladı. Zekattan sadakaya; namazın, orucun inceliklerine varıncaya kadar konuşuldu. Hepsinin yüzleri tebessümle aydınlanıyordu. Emekli öğretmen Hubert Schepers konuşmasında, Hıristiyanlıkta da oruç olduğunu söyledi. “Fakat ne yazık ki, Müslümanların orucundaki disiplini arıyorum.” dedi.
Konuşmaların ardından Vakıf Başkanı Bahaddin Koçak “Gül, hem sevgi ihtiva eden çiçek demektir. Hem de gülmek fiilinden bir emirdir. En mühimi de Gül, Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın sembolüdür.” diyerek güzel bir konuşma yaptı. Bunun üzerine Hıristiyan ve Müslüman misafirler kendilerine takdim edilmiş olan gülleri, güller gibi tebessüm ederek birbirlerine vermeye başladılar. Sanki Ruhaniyet–i Nebevî (sas) orayı teşrif etmiş gibiydi.
Dikkat edersek Kur’an–ı Kerim’de iki yerde ‘Abdullah’ kelimesi geçmektedir. Meryem Sûresi’ndeki, Hz. İsa’ya, Cin Sûresi’ndeki de Hz. Muhammed Aleyhisselam’a işarettir. Cenab–ı Hak zaten Kur’an–ı Hakim’inde onları aynı isimde bir araya getirmiştir...
12.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.aymaz@zaman.com.tr
|
|
|
MUSTAFA ARMAĞAN |
 |
Abdülhamid’in halkçılığı
10 Şubat günü, Sultan II. Abdülhamid’in vefatının 84. yıldönümüydü. Ne acıdır ki, bu önemli yıldönümü eski tabirle “meskût” geçildi. Oysa kendimizi ve dünyayı anlamakta kaçırılmayacak bir fırsattı. N. Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan Abdülhamid Han adlı kitabını şu anlamlı cümleyle noktalar: “Abdülhamid’i anlamak, her şeyi anlamak demektir.” Siyasî ve kültürel tarihimiz açısından Abdülhamid, sonradan ayrışacak ve keskinleşecek bir yol kavşağında bütün ihtişamıyla hâlâ duruyor ve anlaşılmayı bekliyor.
Abdülhamid’i diğer yöneticilerden ayırd eden şey neydi? Onu, modern tarihimizin içinde benzersiz kılan ve bugüne kadar yaşatan etkenler nelerdi? Aradan geçen sürede her şey neredeyse tanınmayacak kadar değişime uğradığı halde hâlâ neden tartışmak ihtiyacını duyuyoruz Abdülhamid’i? Yoksa o hâlâ hazmedemediğimiz bilgi ve fikirleri taşıyan bir “saatli bomba” özelliğine mi sahipti? Abdülhamid’i sıradan bir padişah olmaktan çıkartıp bugün tartıştığımız tarihî şahsiyet haline getiren dinamiği anlamak önemli. Osmanlı Devleti’nin “93 Harbi” dediğimiz 1877–78’de Rusya ile girdiği savaştan ağır yaralar alarak çıkması sonucunda Abdülhamid, bir yandan Tanzimat’la başlayan yeniden yapılanma sürecini hızlandırdı; ama öbür yandan Tanzimat’ın sosyal bünyede açtığı yarayı, yani reformların devleti hızla halktan koparmakta olduğu gerçeğini görerek halkla kaynaşmanın, reformları halka benimsetmenin çareleri üzerinde düşündü ve bu çalışmalarını bu yönde yoğunlaştırdı. İşte onu hem sadık bir Tanzimatçı yapan, hem de Tanzimat’ı epeydir ihmal edilmiş bulunan dinî–millî değerlere göre yeni baştan yapılandırıcı bir “Restoratör” konumuna oturtan bu karmaşık vizyonunu tam olarak anlayamadığımız içindir ki, kendisine uygun bir yer biçemiyoruz. Aydınlar onu anlamaya yanaşmadı; ağır eleştirilere, ithamlara, hatta iftiralara uğradı ama onların birer “hain” olduklarına hiçbir zaman inanmadı. Sadece “aldatılmış” birer “çocuk”tu onlar. Abdülhamid, yatırımlarını, modern bir imparatorluk olmak için gereken birkaç noktada yoğunlaştırmayı seçti: Halkın eğitim ve bilgi seviyesini yükseltmeyi temel hedeflerinden biri olarak ortaya koydu; çok geniş ama birbiriyle bağlantısı büyük ölçüde kopuk parçalardan oluşan vatan topraklarını demir yolları, kara yolları ve telgraf gibi araçlarla örmeye çalıştı; dış politikada kendisinin bir “kurt” olmadığını bile bile bir kurt gibi davranmaya çalışarak (“kurtlarla birlikte ulumak” deniliyor buna) iç düzenlemeler sonucunda yetişecek nesil adına vakit kazanma çabasına girdi. En önemlisi de halkıyla kaynaşmış bir liderdi.
Hanımı Fatma Pesend Sultan’ın 1897 Yunan Harbi sırasında sarayın durumunu anlatan satırları, bugünkü yöneticilere ibret numuneleri taşımaktadır: Yıldız Sarayı Harem Dairesi’nin savaş sırasında orduya giyecek dikilen büyük bir atölyeye dönüştüğünü öğrendiğimiz bu notlarda Abdülhamid’in her gün hastanelere koşarak yaralıları ziyaret ettiğini, tek tek ihtiyaçlarını sorduğunu, hatta hemşirelerin yapması gereken işi de üstlenerek gazilerin ateşlerine bakıp doktorlara haber verdiğini görüyoruz.
Bir gün bacağını kaybeden bir askerin halinden çok müteessir olan koca Padişah, bu gaziye acısını unutturmak istemiş. Marangozluk da elinden geldiği için gazinin yürürken işine yarayacak bir baston yapmış ve kendi eliyle askere hediye etmiş. Rivayete göre bu güzel davranış yıllar yılı İstanbul mahallelerinde bir efsane gibi söylenmiş durmuş. Bir Cumhurbaşkanı Sezer’in Afyon seyahatinde otomobilinden dışarı çıkamayışını düşünün, bir de Abdülhamid’i hastanede koştururken gözünüzün önüne getirin...
12.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.armagan@zaman.com.tr
|
|
|
GÜNTAY ŞİMŞEK |
 |
Bankalar ve bankacılar...
Türkiye’de banka kanalıyla kaynak değişimine aracılık ettiği için hapse gönderilen işadamları, aynı durumla bir başka ülke de karşılaşsaydı ne olurdu? Hiç şüpheniz olmasın Türkiye’deki gibi bir manzara ortaya çıkmazdı. Yani devletin milyar dolarları kaybolmuşken, Hazine’yi koruması gerekenler yerinde duracak ve işadamları içeri girecek. Böyle bir şey, ekonomisinin ‘e’sini rayına sokmuş Afrika ülkelerinde dahi olmaz.
Dolayısıyla Dinç Bilgin, Cavit Çağlar ve Nail Keçili’nin içerden çıkması doğru; fakat bazılarının içerde olması bir tezat teşkil etmiyor mu? Sadece yanlış bu da değil, çıkan üç kişinin içerdeki yerlerinin siyasi kanattan doldurulması gerekmez mi?
Bankalar, ait oldukları gruplara kredi verirken, sıcak para aktarırken bürokrasiden izinli ve haberli bu işleri yapıyorlar. İzin verenlerin ve haberi olanların ayağa kalkması gerekir. Ama konumuz bu değil. “Neden, içerde bulunan; ama dışardaki gücünü kaybetmeyenlere ‘yürü ya kulum’ dendiği?” sorusuna cevap aramak. Önce, Sabah Gazetesi’nin “bayram” ilan ettiği günkü nüshasına bir göz atalım: ‘Bugün gelinen noktada devlet, o tarihteki BDDK yönetiminin cehalet ya da kötü niyetle yaptığı yanlışın Türkiye ekonomisine verdiği zararı anlamış ve doğru yola gelmiştir. Yüce Meclis tarafından çıkartılan ve Cumhurbaşkanı’nın onayından sonra yürürlüğe giren yeni Bankacılık Yasası’yla devlet, Etibank’tan çok daha vahim durumdaki bankalara yardım kararı almıştır.’ Sabah, 7 Şubat 2002
Son derece doğru bir Dinç Bilgin tespiti. Şayet devlet, bu desteği verme yönünde karar almasaydı, bugün Türkiye’nin “en büyük” diye ortada görünen bankalarından 3 adedi zor duruma düşebilirdi. Sahipleri de benzerleri gibi kodese giderdi. Türkiye’nin de beli bir daha düzelmemek üzere eğilirdi. Yine bir Dinç Bilgin tespitine dönelim; ‘Şimdi ortada üç tip banka patronu vardır. Bankasına el konulup hapse atılanlar. Bankasına el konulup hakkında hiçbir işlem yapılmayanlar. Bankasına el konulma aşamasına gelip cebine para konarak kurtarılanlar.’ Bu şablonu çeşitlendirmek mümkün; zira Sümerbank’ın eski patronu Hayyam Garipoğlu ve Demirbank bu tariflere girmiyor. Haksız yere bankasına el konulup içeri atılanlar ve haksız şekilde bankası elinden alınıp, mağdur edilenler de var.
Bir de Sakıp Sabancı ve Rahmi Koç gibi elini dizine vuran patronlar mevcut. Özellikle Sakıp Ağa’nın haline üzülmemek elde değil. Akbank, incelendiğinde en düzgün banka portresi çiziyor. Koçbank fazla büyük olmamasına rağmen pürüzsüz. Fakat ülke pürüzlü olduğu için kıymeti harbiyeleri yok. Özetle bu iki patron, kaygan zeminde sağlam bina yapmışlar. Depreme karşı koymaya çalışıyorlar.
Daha kötüsü, iki patron fazla bastırmazsa, onlara ‘reel sektöre yardım yapacağız’ diye ortaya salınan rakamdan pay bile düşmeyecek. Çünkü, bankalara aktarılacak IMF parası reel sektörün kredilendirilmesi için değil, kötü durumların düzeltilmesi amacıyla veriliyor. Onların yanında göstermelik kuruluşlar göz boyamak için yer alacak. Ancak, bu paranın da bu şekilde kullanılması gerekiyor. Diğer taraftan benzeri suçtan dolayı içerde olanların da dışarıya çıkarılmaları hem muhalefetlerini önlemek açısından hem de daha fazla işin cılkını çıkarmamak yönüyle dikkate alınmış olamaz mı?
Şimdi sıkı durun.
Dinç Bilgin’in içeriye girmesine sebep olan hadise benzeri olaylar son iki aya kadar bazı büyük bankalar tarafından halen daha uygulanıyormuş. Amaçları, zor durumda olan grup firmalarını ayağa kaldırıp, istihdam oluşturmak ve iş yapmakmış. Demek burası boşuna Türkiye olmamış... Bilgin, savunmasında Zekeriya Temizel’in başkanlığı döneminde uygulanan politikaların Türkiye ekonomisine zarar verdiğini, devletin bu politikaları artık terk ettiğini; ancak Temizel döneminin ‘mağdurlar yarattığını’ ifade etmiş. Aklı başında kimse buna “hayır” demez. Türkiye’nin geldiği noktada, girdiği yol ayrımında daha dikkatli olması gerekiyor. Bu mağdurların bazıları hâlâ içerde. Reel sektöre kaynak hikayesi ise henüz net olarak anlaşılmadı. Sabancı ve Koç’un da anladığını zannetmiyorum...
12.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
g.simsek@zaman.com.tr
|
|
|
FATİH URAZ |
 |
İki iyi kaleci de dert
Dünkü yazımızda bir parça değindiğimiz konuya bugün daha fazla açıklık getirmek istiyoruz. Aylar boyunca kaleciden çok çeken BJK, korkarız ki yine dert çekmeye başlayacak.
Kalecilik, malumunuz üzere herkesin yorum yürütemeyeceği kadar spesifik bir konu. Mahalle arasında bile olsun topa ayak vuran herkes futbol yorumu yapabilir ama iş kaleci konusuna gelince biraz durmak icap eder.
Bir kere kaleci psikolojisi başlı başına bir sorundur. Dahası yazılı olmasa da ortada bir kalecilik anayasası vardır ve o anayasada sakatlık, ceza, disiplinsizlik ile yetersiz çalışma şartları dışında başarılı kalecinin değiştirilemeyeceği yazar.
Hafızanızı bir yoklarsanız hemen bütün iyi kalecilerin önünün tesadüflerle açıldığını görürsünüz. Milinarcik sakatlanınca Vitor Baia, Nigbur sakatlanınca Schumaier, Engin sakatlanınca Rüştü, Mrmic sakatlanınca Fevzi şans bulup da o şansları iyi kullanınca, kalelerini bir daha geri vermemişlerdir.
Kalecilerin zaman zaman yedekte bekleme süreleri inanılmaz uzun olabilmektedir. Mesela Real Madrid’in bir zamanlar kalesini koruyan Garcia Ramon, kalesini kaptırdığı Miguel Angel’in ardında yaklaşık olarak 10 sene beklemiştir. Burada gelmek istediğimiz nokta şu; iyi kaleciler yedekliği asla hazmedemezler. Üstüne üstlük iyi oynarken daha da fazla hazmedemezler. Dikkat edin yedekliği bir yaşam biçimine dönüştürmüş kalecilerden bahsetmiyoruz. Bizim andığımız kaleciler klas kaleciler.
Myhre’nin iyi bir kaleci olduğunu daha önceden de söylemiştik. Keza Asper’in de iyi oynadığını ancak karar vermek için bir müddet beklemenin iyi olacağından dem vurmuştuk. Tamam kupa maçında son durumunu görmek ve moral vermek için Myhre’ye şans vermek akılcıydı. Lakin hem Norveçli kötü oynamışken hem de İsveçli kaleci bütün şanslarını iyi kullanmışken, eğerki Daum tercihini yine de Myhre’ye kullanmışsa bu apaçık benim birinci kalecim bu demektir. Ve her ne kadar Daum "Bırakın da bunu sizinle tartışmayayım." diyorsa da ortada ciddi anlamda tartışma konusu var demektir. Adaletsizliğin olduğu yerde de çok yakında göreceksiniz iki iyi kaleciye rağmen Beşiktaş’ta kaleci problemi yaşanacak.
Birini kaybetmeyelim derken şimdi ikisini de kaybetme noktasına geldiler. Genellikle kulüpler böyle zamanlarda daha çok kapris yapana teslim olurlar. Büyük ihtimal sessiz olan şimdilik kaybetti. Ama Daum bu, önümüzdeki hafta da bir bakarsınız diğerini oynatır olur biter.
12.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
f.uraz@zaman.com.tr
|
|
|
ÖZCAN PEHLİVANOĞLU |
 |
Bal gibi...
Bu hafta oynanan maçlarda iki kritik pozisyonun değerlendirmesi merak konusu oldu. Takımlar galip gelince tartışma fazla büyütülmedi.
Bunlardan birincisi Y.Yozgat–F.Bahçe maçında Yozgatlı Murat’ın ceza alanı içinde topa elle müdahalesidir, diğeri de İstanbulspor–Beşiktaş maçında kaleci Zdravkov’un ceza alanı dışında bilerek ve isteyerek bariz gol şansı olan pozisyonda topu elle oynamasıdır.
İlki kesin bir penaltı, ikincisi ise direkt vuruş ve kaleciye kırmızı karttır. Hakemler Tokat ve Erdemir böyle karar vermediklerine göre yanlış yapmışlardır.
Fenerbahçe–G.Saray derbisi önümüzdeki haftaya mührünü vuracak. Herkes maçın hakeminin kim olacağını düşünüyor. Tahminimiz şu; maçın hakemi favori olarak Metin Tokat’tır. Bilinmeyen nedenler onun önünü keserse plase Muhittin Boşalt’tır. O da olmaz derlerse sürpriz Ali Aydın’dır. Bunların dışında kalanların böyle bir maçı yönetmeye şartları tutmuyor.
Son günlerin modası; hakemlerin yapmış oldukları hataların sebebi olarak, onlar hakkında eleştiri yapanları ve bilhassa eski hakemleri göstermek oldu. Hataları ve eksiklikleri ortaya koymak ne zamandan beri suç bilmiyorum. STV’de spor programlarında konuşuyorum ya da bu sütunda yazıyorum diye şimdi kabahatli miyim? Hadi bakalım sustuk... Hakemler hata yaparlarsa bakalım kimi müsebbib gösterecekler. Yiğitlik bizde kalsın biraz avans verelim.
Gelelim mühim konumuza. ABD’nin Salt Lake City kentinde yapılan 19. Kış Olimpiyatları’nda ülkemizi ilk kez bir bayan sporcu temsil ediyor. Kars’ın Yalnızçam köyünden Kelime Aydın. Bu durum sevinilecek bir şey mi, yoksa üzülecek bir şey mi? Ülkemiz sporu açısından kahrolunacak, Kelime açısından takdirle karşılanacak bir durumdur bu iş...
On dokuz kez yapılan kış olimpiyatlarına hiç bayan sporcu yetiştirip göndereme, bunun hesabını kim verecek. Uludağ, Erciyes, Palandöken, Sarıkamış kış sporları için doğal mekan, memleketimizin büyük bölümü kışın karlar altında bu sporu yapan sosyete dışında insanımız yok... Gülerler adama!
Kelime Aydın tarihe geçmiştir. Yalnızçam köyünün, serhat şehrimiz Kars’ın ve topyekun aziz milletimizin gururudur o. Nice Kelime’ler, nice Yalnızçam köyleri, nice olimpiyatlara gidip madalya peşinde koşacak gençlerimiz vardır. Peki öyleyse kendimizi sorgulamanın zamanı değil midir? Lütfen gözlerimizi örten karanlığı hiç olmazsa spor adına yırtalım. Kış olimpiyatlarının açılışını 3 milyar insan izledi. Rice Eccle Olimpiyat Stadı tıklım tıklımdı. Güzellikler, teknoloji ve insan emeğinin buluşması ile göz kamaştırıcı boyuttaydı. 78 ülkeden 2 bin 526 sporcunun yarışacağı olimpiyatları TRT’den ve imkanı olanlar EuroSport’tan takip etsin. Türkiye’yi temsil eden Atakan Alaftargil, Sabahattin Oglago ve Kelime Aydın’a başarılar dileyelim. Gözümüze batan bir incelik de olimpiyat meşalesinin, 1980 Lake Placid Kış Oyunları'nda altın madalya alan çaylak tabir edilen buz hokey takımının tüm oyuncuları tarafından yakılmasıydı. Allah’tan bize de bunları nasip etmesini diledim. Yapar mıyız? Bal gibi yaparız...
12.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
o.pehlivanoglu@zaman.com.tr
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
12 Şubat 2002
|
|

Zaman Spor
Yazarlar
|
|
|
|