Bankalar ve bankacılar...
Türkiye’de banka kanalıyla kaynak değişimine aracılık ettiği için hapse gönderilen işadamları, aynı durumla bir başka ülke de karşılaşsaydı ne olurdu? Hiç şüpheniz olmasın Türkiye’deki gibi bir manzara ortaya çıkmazdı. Yani devletin milyar dolarları kaybolmuşken, Hazine’yi koruması gerekenler yerinde duracak ve işadamları içeri girecek. Böyle bir şey, ekonomisinin ‘e’sini rayına sokmuş Afrika ülkelerinde dahi olmaz.
Dolayısıyla Dinç Bilgin, Cavit Çağlar ve Nail Keçili’nin içerden çıkması doğru; fakat bazılarının içerde olması bir tezat teşkil etmiyor mu? Sadece yanlış bu da değil, çıkan üç kişinin içerdeki yerlerinin siyasi kanattan doldurulması gerekmez mi?
Bankalar, ait oldukları gruplara kredi verirken, sıcak para aktarırken bürokrasiden izinli ve haberli bu işleri yapıyorlar. İzin verenlerin ve haberi olanların ayağa kalkması gerekir. Ama konumuz bu değil. “Neden, içerde bulunan; ama dışardaki gücünü kaybetmeyenlere ‘yürü ya kulum’ dendiği?” sorusuna cevap aramak. Önce, Sabah Gazetesi’nin “bayram” ilan ettiği günkü nüshasına bir göz atalım: ‘Bugün gelinen noktada devlet, o tarihteki BDDK yönetiminin cehalet ya da kötü niyetle yaptığı yanlışın Türkiye ekonomisine verdiği zararı anlamış ve doğru yola gelmiştir. Yüce Meclis tarafından çıkartılan ve Cumhurbaşkanı’nın onayından sonra yürürlüğe giren yeni Bankacılık Yasası’yla devlet, Etibank’tan çok daha vahim durumdaki bankalara yardım kararı almıştır.’ Sabah, 7 Şubat 2002
Son derece doğru bir Dinç Bilgin tespiti. Şayet devlet, bu desteği verme yönünde karar almasaydı, bugün Türkiye’nin “en büyük” diye ortada görünen bankalarından 3 adedi zor duruma düşebilirdi. Sahipleri de benzerleri gibi kodese giderdi. Türkiye’nin de beli bir daha düzelmemek üzere eğilirdi. Yine bir Dinç Bilgin tespitine dönelim; ‘Şimdi ortada üç tip banka patronu vardır. Bankasına el konulup hapse atılanlar. Bankasına el konulup hakkında hiçbir işlem yapılmayanlar. Bankasına el konulma aşamasına gelip cebine para konarak kurtarılanlar.’ Bu şablonu çeşitlendirmek mümkün; zira Sümerbank’ın eski patronu Hayyam Garipoğlu ve Demirbank bu tariflere girmiyor. Haksız yere bankasına el konulup içeri atılanlar ve haksız şekilde bankası elinden alınıp, mağdur edilenler de var.
Bir de Sakıp Sabancı ve Rahmi Koç gibi elini dizine vuran patronlar mevcut. Özellikle Sakıp Ağa’nın haline üzülmemek elde değil. Akbank, incelendiğinde en düzgün banka portresi çiziyor. Koçbank fazla büyük olmamasına rağmen pürüzsüz. Fakat ülke pürüzlü olduğu için kıymeti harbiyeleri yok. Özetle bu iki patron, kaygan zeminde sağlam bina yapmışlar. Depreme karşı koymaya çalışıyorlar.
Daha kötüsü, iki patron fazla bastırmazsa, onlara ‘reel sektöre yardım yapacağız’ diye ortaya salınan rakamdan pay bile düşmeyecek. Çünkü, bankalara aktarılacak IMF parası reel sektörün kredilendirilmesi için değil, kötü durumların düzeltilmesi amacıyla veriliyor. Onların yanında göstermelik kuruluşlar göz boyamak için yer alacak. Ancak, bu paranın da bu şekilde kullanılması gerekiyor. Diğer taraftan benzeri suçtan dolayı içerde olanların da dışarıya çıkarılmaları hem muhalefetlerini önlemek açısından hem de daha fazla işin cılkını çıkarmamak yönüyle dikkate alınmış olamaz mı?
Şimdi sıkı durun.
Dinç Bilgin’in içeriye girmesine sebep olan hadise benzeri olaylar son iki aya kadar bazı büyük bankalar tarafından halen daha uygulanıyormuş. Amaçları, zor durumda olan grup firmalarını ayağa kaldırıp, istihdam oluşturmak ve iş yapmakmış. Demek burası boşuna Türkiye olmamış... Bilgin, savunmasında Zekeriya Temizel’in başkanlığı döneminde uygulanan politikaların Türkiye ekonomisine zarar verdiğini, devletin bu politikaları artık terk ettiğini; ancak Temizel döneminin ‘mağdurlar yarattığını’ ifade etmiş. Aklı başında kimse buna “hayır” demez. Türkiye’nin geldiği noktada, girdiği yol ayrımında daha dikkatli olması gerekiyor. Bu mağdurların bazıları hâlâ içerde. Reel sektöre kaynak hikayesi ise henüz net olarak anlaşılmadı. Sabancı ve Koç’un da anladığını zannetmiyorum...
12.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
g.simsek@zaman.com.tr
|