İnsanlığın en temel sosyal kurumlarından birisi olan din kurumu, tarih boyunca insanlığın iç içe yaşadığı bir kurum olma özelliğini korumaya devam etmektedir. Tahminen sekiz milyarlık dünya nüfusu, herhangi bir dine mensubiyet duygusu içinde yaşamaktadır. Dünyada en çok kullanılan kelimeler dini kelimelerdir. En çok satılan ve okunan kitaplar, bütün dinlere ait kutsal kitaplardır. Şüphesiz bütün bunlar insanlığa şu mesajı vermektedir: XIX. yüzyıldaki pozitivist ve materyalist yaklaşımlarla, XX. ve XXI. yüzyılda din diye bir şeyin kalmayacağı, dinin yerine “Pozitivist İlmihallerin” geçeceği kehanetlerinin, hiçbir temel esasa dayanmadan unutulup gittiği; yine insanlığın, bu yüzyıllarda din ve dinî kurumlarla iç içe yaşadığı gerçeği, bütün açıklığı ile insanlığın karşısında durmaktadır.
Çağdaş dünyanın dinden uzaklaşması bir yana, bütün dünyada bazı dinî ve dindışı akımların, gençleri tehdit etmek üzere bu yüzyılda çoğaldığı da bir gerçektir. Bugün gerek Avrupa devletleri ve gerekse Amerika, gençleri bu akımlardan korumak için ciddi mücadele programları yapmak ihtiyacını duymaktadırlar.
Yine bu çağın çok önemli karakter yapılarından birisi de farklı kültürlerin bir arada yaşayabilme zaruretine insanların inanmasıdır. Globalleşme süreci, farklı kültürler arasında birliklerin oluşması, zaruri göçlerin meydana gelmesi gibi faktörler, çağımız insanını, farklı din ve kültürlerle yan yana yaşamaya zorlamaktadır. Bunun için bu çağa “farklı kültürlerin yan yana yaşaması ağı” diyebiliriz. Bu tabloyu, sadece Avrupa ve Amerika gibi ülkelere ait bir tablo olarak da görmemek gerekir. Başta Türkiye olmak üzere, Balkanlar, Hint kıtası, Kuzey Afrika, Mısır, Lübnan, Suriye, Irak, İran, Kore, Çin, Japonya gibi bütün ülkeler aynı tablonun içinde yer almaktadırlar. Denilebilir ki, yüzyıllardır bu tablo, hep böyle olmamış mıdır? Durum hep böyle değil miydi? Evet hep böyle idi. Ancak bir şey değişti ve değişmesi gerekti: Değişen kavgasız, gürültüsüz bir ortamda bu insanların yan yana yaşaması ve yaşayabilmesidir.
İslâmiyet açısından bu tabloya bakıldığında, tarih boyunca çok büyük sapmaların olmadığı görülecektir. İslâmiyet’in ilk dönemleri, farklı din mensuplarıyla Müslümanların birlikte yaşama tablolarıyla doludur. Başta Hz. Peygamber’in bütün taassuplardan uzak tavırları, diğer yandan Kur’an–ı Kerim’in bu tavırları belirleyici ayetleri, ilk dönem Müslümanlarına, bugünün Müslümanlarını hayrete düşürecek görüntüler sergiletmiştir. “Hz. Peygamberin, Medine mescidini, Necran Hıristiyan heyetine ibadet etmeleri için müsaade etmesi, tarihin sahifelerine altın harfle yazılacak bir tolerans örneği teşkil etmektedir.” İslâm tarihinde bu tolerans örneğinin taassuba düştüğü geçici dönemler de olmuştur. Ancak bunun, İslâmî prensiplerden çok, yöneticilerin anlayışından, dönemin sosyal ve siyasi konjonktüründen kaynaklandığı bilinmelidir.
Konuya Hıristiyanlık açısından bakıldığı zaman, İslâm tarihindeki bu mutlu toleransı görmek oldukça zordur. Bunun sebebi, yüzyıllardır Batı’da kabul gören ve uygulanan şu formüldür: “Halk kralın dinindendir.” Bu uğurda Batı’da birçok Hıristiyan kanı akıtılmıştır. Batı tarihine “Din Savaşları” olarak giren bu anlayış için bugün, Batılı düşünürler ve din adamları, üzüntü duymaktadırlar. Lâtin Katolik kilisesiyle, Bizans Rum Ortodoks kilisesi arasındaki dinî gerginliğe, 1204’teki dördüncü Haçlı seferlerinde Lâtinlerin İstanbul’u işgal ederek Katoliklik adına Ortodoks Rumlara yapılan hakaret ve zulüm örneğini tarih, doğuda İslâm adına yapılan hiçbir harekette bulamaz.
Başta Haçlı seferleri olmak üzere bütün bunlar, Hıristiyanlık adına mazide kalan esef verici olaylar olma durumundadır. Şayet XV. yüzyıl İspanya’sında başlayıp, dalga dalga bütün Avrupa’ya yayılan Yahûdi düşmanlığını, Almanya’nın XX. yüzyılda geliştirip büyüttüğü ve devlet politikası haline getirdiği “Antisemitizm”i bugün, yeniden alevlendirirsek; bu, dünya barışı için çok önemli bir tehdit unsuru olacaktır. Böyle düşüncelere İslâmiyet’te zaten hiç yer yok iken; Hıristiyanlık’ta geçmişin hatıralarını çimlendirmeye yönelik çabaları sürdürmek, globalleşme sürecinde meydana getirmeye çalışılan “Dünya Barışı” için çok zarar verici tavırlar olacaktır.
Çağımızda bütün insanlığın, dinler ve medeniyetler arası diyalog çağrılarına kulak vermesi bir görev olarak görünmektedir. Bu doğrultuda Batı’da yapılan çok yeni iki önemli çağrıyı ve bunun için verdikleri mesajı burada zikretmek ve yorumlamak faydalı olacaktır:
Birincisi: “Papalık dinler arası diyalog konseyinin başkanı, Kardinal Francis Arinze’nin, Ramazan ayı sonunda Müslümanlara gönderdiği mesajdır. Mesajın başlığı “Teknoloji Çağında İnsani Değerlerin Yükseltilmesi” ismini taşımaktadır. Mesajda şu muhteva verilmektedir: Ramazan ayı ve Ramazan bayramı vesilesiyle Müslümanların sevinçlerine ortak olduklarını ve bu mesajı Katolik kilisesinin dostluk ve saygı alameti olarak gönderdiklerini belirtiyordu. “Ayrıca, dünyamızın tanıdığı dramatik olaylar ki bunlar, monoteist dinlerin müminlerinin kalplerini özel bir şekilde yaralamaktadır. Bir Allah’a inanan müminler, dünyada milletler ve insanlar arasında barışın, adaletin, birliğin, aşkın, diyaloğun, hürriyetin, işbirliğinin, kardeşliğin telef olmayan değerleri üzerine dayanan bir medeniyetin sanatkarları olmaya davet edilmişlerdir. Teknoloji çağında beşeri değerlerin ve onların yükselmesi konusunu sizinle birlikte ele almak istiyoruz. Özellikle genetik alanda bizzat insan hayatını tehlikeye atma riski dikkat çekicidir. Teknolojik vasıtaları iyi kullanmak için, Hıristiyanlar ve Müslümanlar olarak diğer dinlerin müminleriyle ve iyi niyetli kişilerle ne yapabiliriz? Sonuç olarak Allah’a referans ve onun iradesinin daima aranışı, beşeri değerleri yükseltmek için çabalarımızın önemli unsurlarından biridir.”
İkincisi: Almanya, Nachrodt’da olan “Dinler Arası Çalışma Birimi” İNTRA, adına Dr. Reinhard Kirste’in gönderdiği Kadir Gecesi ve bayram tebrik mesajıdır. Bu mesajda şu noktalara yer verilmektedir:
“Hem Ramazan Bayramı’nızı, hem de öncesinde kutlanan “ Kadir Gecenizi” bütün içtenliğimizle kutluyoruz ve ailenize dualarımızı yolluyoruz. Bu yıl yeniden, Kutsal Ramazan ile Hıristiyan yortusunun bulunduğu kutsal zaman kesişmektedir. Bu tevafuku, son günlerde terör ve savaş faciaları ile boğuşan dünyamıza karşı, Müslümanların ve Hıristiyanların birlikte sorumluluk almalarına yönelik iyi bir işaret olarak görüyoruz. Bugün gerçekçi ve ciddi bir iş birliği ortaya koymanın zamanıdır. Özellikle muhtaçlara yardım sağlama, insan haklarını ve insancıl devlet hukukunu savunma konusunda birlikte çaba göstermeliyiz. Bu tarz bir ortak çalışma, özellikle insana yönelik çalışmaların engellendiği ve itham edildiği, politik ve propaganda amaçları uğruna kötüye kullanıldığı ve hatta savaşlara malzeme edildiği bir zamanda hayati bir önem arz etmektedir. Bugün, ilişkilerimizi derinleştirmenin, acımızı ve umutlarımızı paylaşmanın zamanıdır. “
Dikkat edilirse her iki mesajda da dünyadaki barışın birlikte temini daveti vardır. Dinler ve medeniyetler arası diyalog çağrılarında ülkemiz adına endişe duyanlar veya diyalog toplantılarının misyonerliğe kapı açan bir vasıta olduğunu söyleyenlerin, bu yazıları dikkatlice okumaları ve düşünmeleri gerekecektir. Çünkü diyalog toplantıları, bir dini, diğer din mensuplarına empoze etmek yeri değildir. Diyalog toplantılarını Hıristiyanlık adına bu şekilde kullananlar elbette iyi niyetli de değillerdir. Diyalog toplantılarının iki önemli hedefi vardır: Birincisi, insanlığın karşı karşıya olduğu tehditlere her din mensubu ile işbirliği yapılarak çare bulmak veya bunun zararlarını azaltmaktadır. İkincisi, bir konuda her dinin getirdiği çözüm yollarını takdim ederek, müşterek bir çizgide birleşmektir. Meselâ, ateizme karşı müşterek bir mücadele stratejisi, her dini ilgilendiren önemli bir konudur.
Dinler ve medeniyetler arası diyaloğun en önemli amaçlarından birisi de polemik ortamından uzak, işbirliği ve yardımlaşma ortamını sağlamaktır. Bunun içinde karşı dinlerin çok iyi bilinmesi gerekir. Bu da iki önemli hedefi gerçekleştirir: Birincisi, karşı din hakkındaki peşin kanaatlerden ve hasmane tavırlardan uzaklaşarak doğru bilgi edinme ve yeri geldiği zaman da bu doğru bilgiyi aktarma. İkincisi, karşı dindeki hassas konulardan, o dinin müminini üzmemek için uzak durmak ve böylece polemik ortamının değil; diyalog ortamının meydana gelmesini sağlamak. Şüphesiz dinler arasında polemik ortamı da oluşturulabilir. Tarih boyunca, bir yığın karşılıklı reddiyeler, hep bu polemik ortamında meydana gelmişlerdir. Ancak diyalogda bu ortam sakıncalıdır. Hiçbir faydası da yoktur. Bugün akademik çevrelerde, gerek Avrupa’da ve gerekse Amerika’da her dinin “kutsal kitapları” her dinin akide ve ibadet kuralları üzerinde de çok ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Bu kurumlarda Kitab–ı Mukaddes’in, her yönden ele alındığını görüyoruz. Tora’daki ve İncil’deki bilim dışı ve tarih dışı olayların tahlilleri yapılmaktadır. Polemik edebiyat için bunlar, her dinin mensubuna çok önemli de malzeme vermektedirler. Ancak diyalogda bunları kullanmak diyaloğa zarar verir ve diyalogdan çıkılır, polemiğe girilir. Bunun ise, işbirliği ve yardımlaşma alanında bir faydası olmaz.
Geçen hafta içinde dünya basını iki önemli olayın haberini geçti; Birincisi, İtalya’nın Assise şehrinde 24 Ocak 2002’de dinî liderlerin “dünya barışı” için, Papa II. Jean Paul’un başkanlığında “dua” etmeleriydi. Bu toplantıya on bir ayrı din mensubu katılmıştır. Toplantıda “Tanrının isminin istismar edilmemesi, şiddet ve terör için bahane olarak kullanılmaması” çağrısı yapılmıştır. Toplantıya Türkiye’den Diyanet İşleri Başkanlığı adına Rıdvan Çakır katılmıştır. İkincisi, Amerika’da 31 Ocak 2002’de Davos’ta yapılan Dinler Arası İşbirliği toplantısıdır. Bu toplantının da hedefi terördür. Terörün bütün çeşitlerine tavır alınması ve dünya barışını tehdit eden en önemli faktörün terör olduğunun vurgulandığı Davos toplantısına Türkiye’den hiç kimsenin davet edilmemesi de kanımca çok önemli bir eksikliktir. Çünkü Türkiye, bunun farkında olmasa da Orta Asya eksenli İslâm dünyasında çok hatırı sayılır bir noktada bulunmaktadır. Türkiye bu pozisyonu, hem kendisi, hem de dünya barışı için kullanmasını bilmelidir.
İtalya’nın Assise şehrindeki toplantının ise çok ayrı bir anlamı vardır. Bu tür toplantının üçüncü defa Assise’de yapıldığını görüyoruz: İlki 27 Ekim 1986 tarihinde “Barış İçin Dünya İbadet Günü” olarak yapılmış ve Papa II. Jean Paul bu toplantı vesilesiyle şu konuşmayı yapmıştır: “Dünyanın muhtelif bölgelerinden Assise’e gelmeniz olayı, bizatihi, insanlığın kat etmeye çağırıldığı müşterek yolun bir işaretidir”. İkincisi 24–29 Ekim 1999’da Vatikan’ın, Roma’da düzenlediği “Üçüncü Bin Yılın Arifesinde Değişik Dinler Arasında İşbirliği” toplantısıdır. Bu toplantının bir bölümü (27 Ekim 1999’da) Assise’de yapılmıştır.
Prof. Dr, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı
12.02.2002
|