Bölge Haberleri |
|
|
|
| |
Şiire, dostluğa ve ‘Ziya’ya Mektuplar’ |
Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Ziya’ya Mektuplar” adlı eseri, uzun yıllar sonra yeniden yayımlandı. İki şair arasındaki koyu dostluğun belgesi olan mektuplar, aynı zamanda Tarancı’nın şiirinin gelişim evreleri hakkında aydınlatıcı niteliğe sahip. Kitap, genç şairler için de iyi bir kılavuz.
Pek çok değerin yavaş yavaş hayatımızdan çekilişinin üzüntüsünü duyduğumuz günler bile artık geride kalıyor. Genç kuşak, tadamadığı nice zevkin kaybolup gittiğini asla fark edemeyecek. Örneğin, mektup yazmak! Bugün, mektup yazmaktaki –edebiyat türü olması bir yana– hazzın ve samimiyetin gençlerce anlaşılması oldukça zor görünüyor; ama imkansız değil. Zira, Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Ziya’ya Mektuplar”ı, çok uzun bir aradan sonra Varlık Yayınları’nca yeniden basıldı. Mektuplar... Hem de şair elinden çıkmış o beyaz mektuplar. İki sıkı dost şairin, Tarancı ve Ziya Osman Saba’nın mütevazı ve sıcak dünyalarına yolculuk...
Günümüzdeki, mektup yayınlamanın etik açısından doğru olup olmadığı tartışmalarının gölgesi düşmüyor kitaba. Tarancı, “Ziyacığım” hitabıyla başladığı mektuplarını ‘üçüncü kişi’yi düşünmeden kaleme almış. Bazen günlük telaşlarını, bazen aşklarını, bazen de o en değerli varlıklarını yani şiirlerini paylaşan iki yol arkadaşı... Her mektuplarında adeta birbirlerini görmüş kadar zevk duyabilen iki arkadaş... Şu soruyu, şiiri keşfetmenin büyüsünü duymuş bir genç şairin heyecanından başka nerede bulabiliriz: “Ziyacığım, şiirlerin aklına hep sone olarak mı geliyor senin?” Ya o sadece bir şairin bir başka şaire verebileceği sır: “Beklerim Ziyacığım, şiirlerimin senin tarafından okşanmaya, hırpalanmaya, azarlanmaya, fakat herhalde sevilmeye ihtiyacı vardır.”
İmrenilecek bir dostluk Galatasaray Lisesi’nde, sınavlarda hep Tarancı’nın Ziya Osman’a kopya verdiğini, iki şairin birbirlerinin şiirleri üzerine yaptıkları yorumları ya da Tarancı’nın Necip Fazıl’a yazdığı mektuba cevap alınca ne kadar sevindiğini okumak bir edebiyat okuru için az şey değildir. Bir şiir okuru kitapta, iki şairin şiir taslaklarından şiirlerinin gelişim çizgisine, hayranlık duydukları başka şairlerden, sevmediklerine kadar pek çok şey bulabilir. Cumhuriyet dönemi şairlerinin toplumsal konumu, karşılaştıkları zorluklar, Fransız şiirinin o kuşak üzerindeki etkisi ve başka şeyler. Fakat bu güzelim mektuplardan tad almak için yalnızca şiir okuru olmak şart değil. Tarancı’nın dünyası, gurbeti, İstanbul’u, çocukluğu, anneyi, aşkları yani ‘insan’ı içeren her şeyi kapsıyor. Bunun yanında, Türkçeye sevgi duyan herkes için de pekala zevk alınabilecek bir kitap “Ziya’ya Mektuplar”...
Yine de, kitaba asıl büyüyü veren şeyin şiire adanmış hayatlar olduğunu düşünüyorum. Tarancı, “Her felaket, muhabbeti, sevinci, saadeti, dünyanın en büyük hadiselerinden en küçük vakalarına kadar her şeyi, şiir için bir vesile telakki ediyorum.” derken bunu kastediyordu. Çünkü, “aslolan, kelimeleri yaşamaktır”. Genç şairlerin bile hayatın akışına boyun eğip elektronik postayla haberleştikleri günümüzde, bu mektuplar okunmalı. En azından “şiir dünyasında ilk adımlarını” atan iki şairin “saf heyecanını” duyumsamak için. Oscar Wilde’ın dediği gibi: “İnsanların çoğu hayatın düzyazısına aşırı ağır bir yatırım yaptıkları için iflas ediyorlar. Şiir ile iflas etmek bir şereftir”!
|
|
13.02.2002
|
|
| |
Oryantalistlerin fırçasından İstanbul |
Doğu’ya yakın ilgi 16. yüzyılda Turgueries modası ile başladı. Bu modada, Osmanlı Devleti’nin yönetim yeri saray, özellikle de harem Avrupalıların ilgi odağıydı.
Batılılar, bilhassa Paris sosyetesinin ‘hanımefendileri’ kendilerini Türk kostümleri içerisinde resmettiriyordu. 19. yüzyılın başından itibaren Doğu’ya seyahat şartlarının düzelmesi, Batılıların hayallerini süsleyen İstanbul’u yakından görme fırsatı vermiş, bu da oryantalizm modasının yaygınlaşmasına sebep olmuştu. Doğu’nun ilginç sokaklarına, görkemli İslam mimarisine, manzarasına, çarşılarına ve özellikle de portrelerine ilgi arttı. Bu ilginin odağındaki şehir ise tabii ki gizemi ve egzotikliği ile Batılıları büyüleyen Osmanlı’nın başkenti İstanbul’du...
Semra Germaner ve Zeynep İnankur’un, hazırladığı ve İş Bankası Yayınları’ndan çıkan “Oryantalistlerin İstanbulu” adlı kitap, Avrupalı sanatçıların Batılı gözüyle yansıttıkları İstanbul’u, o dönemin belge ve anılarına dayanarak ele alıyor. Bugüne kadar Batılılar tarafından resim tarihinin konusu olarak görülen oryantalizmi; Osmanlı’da yaşanan değişimlerle birlikte ele alan yazarlar, oryantalist ressamların İstanbul’u seçmelerinin nedenini de ayrıntılarıyla anlatıyor. Ressamların İstanbul’u seçmelerinde, şehrin egzotikliğinin ve tarihsel zenginliğinin yanında, Batılılaşma hareketine öncülük yapan Saray’ın da oryantalist ressamlara kucak açması ve onlara resim sipariş etmelerinin de olumlu bir katkısı olduğu vurgulanan incelemede, sultanların resme ve sanata bakış açısı da irdeleniyor. Eserde, Osmanlı’nın başkentini betimleyen Batılı ressamların kimler olduğu, eserleri ve onların en çok ele aldıkları manzaralar konusunda da ayrıntılı bilgiler veriliyor.
Oryantalistlerin İstanbulu
Semra Germaner
Zeynep İnankur
İş Bankası Yayınları
|
|
Abdullah Kılıç
/ İstanbul
13.02.2002
|
|
| |
Karakutu Yayınları yola çıktı |
Yayın hayatına geçtiğimiz günlerde başlayan Karakutu Yayınları, ilk dört kitabıyla raflardaki yerini aldı. Yayınladığı kitaplarla, farklı okur gruplarına ulaşmayı hedeflediği gözlenen Karakutu Yayınları’nın, yayın yelpazesini geniş tuttuğu gözleniyor.
“Satırarası” dizisinde “Kod Adı: Kılıçbalığı”, “düşünce” dizisinde “Medeniyetler Çatışmasında Batı’nın İnanç Temelleri”, “sosyoloji” dizisinde “Yeniden Sosyoloji”ve “başarı kültürü” dizisinde “Bir Düş Hep Vardır” adlı eserler, yayınevinin ilk kitaplarını oluşturuyor.
Daha önce yazdığı güncel kitaplarından tanıdığımız Aydoğan Vatandaş ile gazeteci Mustafa Aydın’ın birlikte yazdıkları “Kod Adı: Kılıçbalığı”, 11 Eylül 2001’de ABD’de yaşanan saldırıları, başka bir açıdan ele alıyor ve olayların perde arkasını sorguluyor. Kitapta, 11 Eylül ve sonrasında ortaya çıkan tablonun sağlıklı bir şekilde yorumlanabilmesi için, terörist saldırıların öncesinde yaşanan gelişmelere ve olayın kahramanlarına ışık tutuluyor.
Yayınevinin yayınladığı diğer bir kitap ise İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Korkut Tuna’nın ‘ülkemizdeki toplumsal sorunlara ve sorulara tekrar sosyolojiye dönerek cevap bulabileceğimizi’ söylediği “Yeniden Sosyoloji” . Prof. Tuna, bilimsel ve teknolojik gelişmeye paralel olarak sürekli değişen dünyada, sürekli başka bir mecraya sürüklenen ülke insanının yaşadığı bunalımdan ve yorgunluktan kurtularak yeniden güç ve imkan bulmasının, sosyolojide olduğunu söylüyor. Karakutu’dan çıkan diğer bir kitap ise araştırmacı–yazar Giovanni Scognamillo’nun Batı toplumlarındaki inanç ve arayışları ele alan “Medeniyetler Çatışmasında Batı’nın İnanç Temelleri” adlı çalışması. Haçlı seferleri, mezhep savaşları ve engizisyon mahkemelerinin anlatıldığı kitapta; ilk dönemlerinde zayıfların yanında yer alan Hıristiyanlığın, devlet dini haline gelerek kralların ve zenginlerin güçsüzleri ezme aracı olarak nasıl kullanıldığına ışık tutuyor. Aydın Haskebapçı’nın imzasını taşıyan “Bir Düş Hep Vardır”da da sıfırdan zirveye ulaşan işadamlarının hayat hikayeleri yer alıyor. Karakutu Yayıncılık. Tel: (0 212 482 42 31). Kültür–Sanat
|
|
13.02.2002
|
|
| |
“Türk Edebiyatı” yeniden yayımlandı |
Türk Edebiyatı Vakfı, Ahmet Kabaklı’nın beş ciltlik “Türk Edebiyatı” adlı eserini yeniden yayımladı.
Birinci ölüm yıldönümünde vakıf bünyesinde anılan Kabaklı Hoca’nın dev eseri “Türk Edebiyatı”, Türk edebiyatının erken tarihinden günümüze kadar geçen bütün dönemleri genel özellikleri, temsilcileri ve örnekleriyle birlikte ele alıyor. Objektif değerlendirmeleriyle her kesimin güvenini ve saygısını kazanan eser, yazarının vasiyeti doğrultusunda, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyelerince gözden geçirilerek yeni bir tasarımla yayımlandı. Türk Edebiyatı Vakfı, Kabaklı’nın eserini özel imkânlarla okura sunuyor. (Tel: 0 212 526 16 15)
Türk Edebiyatı
Ahmet Kabaklı
Türk Edebiyatı Vakfı
|
|
13.02.2002
|
|
| |
Hayatı kuşatan siyaset |
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Naci Bostancı, siyasetten “insan halleri”ni kaleme aldığı kitabında, ilginç tespitlerde bulunuyor. Kitap, adının ifade ettiği gibi sadece politika değerlendirmelerini içermiyor.
Kitapta, Sezen Aksu ve Ahmet Kaya’dan Şerif Mardin’e, Ülkücüler’den liberalizme, futbol ve televizyona kadar bir dizi kişi ve olgu üzerine hoş bir üslupla dillendirilmiş görüşler de bekliyor okuru. Türkiye’de siyasi hayatı doğrudan ya da dolaylı etkileyen ve çokça tartışılmış konular, Naci Bostancı’nın kaleminde, bilinmeyen ince yönleriyle daha da netlik kazanıyor.
Siyasetin Arka Yüzü
Prof. M. Naci Bostancı
Alternatif Yayınları
|
|
13.02.2002
|
|
| |
Dante ile Cehennem’in katlarına inmek gibi... |
Gönül Kıvılcım, Can Yayınları’ndan çıkan yeni romanı Jilet Sinan’da sokak çocuklarının hayatını anlatıyor. Hayatın şiddetle yoğrulduğu bu dünyayı tanımak için bir buçuk yılını veren Kıvılcım, yaşadığı bu yüzleşme için “Dante ile Cehennem’in katlarına inmek gibi.” diyor.
Feleğin eleğinden düşenler nerededir acaba? İri taneli bizler, mutlu ve kutlu bir yaşama adanmışken, alt katmanlarda hüznün, şiddetin ve yalnızlığın gölgesinde kalmış olanlardan ne kadar haberdarız? Sokakları mesken tutanlardan bahsediyorum. Çoğunlukla İstiklal Caddesi civarında dikkatli gözlerden kaçmayan bu ‘varlık’ların yakında insan olup olmadıklarını tartışmaya başlayacağız herhalde. Çünkü, semiz toplumun ‘öteki’leştirme sendromundan onlar da fazlasıyla nasiplenmiş durumdalar. İlk farkına vardığımız anda duyduğumuz irkilme ve korku, zamanla yerini yok saymaya ve görmemeye bırakmış. Yanlarından geçerken belki birçoğumuz, som bir kayıtsızlık içinde yürüyüp gidiyoruz. Ancak, yürüyüp gitmeyenler, onların konuştuğu dili anlamaya çalışanlar da var. Gönül Kıvılcım bunlardan biri. İlk öykü kitabı “Kasaba ve Yalanlar”ın ardından, şimdilerde sokakları mesken tutmuşların hayatını anlattığı romanı “Jilet Sinan”la okurun karşısına çıkan Gönül Kıvılcım, ürettiği anti kahramanın hayat hikayesini anlattığı “Jilet Sinan” için şunları söylüyor: “Özellikle Jilet Sinan’ı yazarken düşündüğüm bir şey vardı ki, bu karakter belki de benim isyankâr yanıma denk düşüyordu. Sistemin içinde çok fazla var olamıyorum. Ya da belli kurumların içinde var olsam bile, onlarla sürekli bir hesaplaşma içinde buluyorum kendimi. Medya plazalarda var olamadım mesela. Çıkmak zorundaydım oradan. Hem yaşam orada değildi hem de çok insana boyun eğemediğimden. Bu isyankar yanın insanın geçmişiyle de ilgisinin olduğunu düşünüyorum. Benim dedem, şapka devrimine muhalefetten neredeyse idama gidiyormuş; ancak sonradan Atatürk’le aynı cephede savaştığı ortaya çıktığı için affedilmiş.”
Aslında hem öykü kitabında hem de Jilet Sinan’da dikkatlerden kaçmayan bir şiddet vurgusu var. Kıvılcım buna “yalın hayatın arkasındaki şiddet” diyor. ‘Kasaba ve Yalanlar’da insanların yalın hayatlarının ardındaki şiddeti; ‘Jilet Sinan’da ise şehirdeki görünmeyen insanlardan oluşan bir grubun yaşamının ardındaki şiddeti anlatmaya çalıştığını söylüyor: “Benim yapmaya çalıştığım, görünürde olanın arkasında olanlara bakmak. Bu arka planda sadece şiddet yok, aşk da var, duyarlılık da var, romantizm var... Eğer sosyal açıdan bakarsanız, oradaki sokak çocuklarının diğer sınıflara olan öfkesi var. Bir yazar gözüyle baktığınızda, çocukların bir mucize gibi algıladıkları aşk var.”
Gönül Kıvılcım, ilk başta bir gazeteci ilgisiyle bu insanların dünyasına girmiş. Fakat, ardından gelen bir buçuk yıllık bir süreç, onların dilini kavramada önemli bir rol oynamış. Bu süre içerisinde, onların mekanlarına gitmiş, hikayelerini dinlemiş ve hayatı paylaşmış. Bu dünyayı şöyle tanımlıyor: “Ben bu insanların dünyasını tanımlarken, Dante ile Cehennem’in katlarına inmek gibi diyorum. Eğer aralarında daha uzun bir süre bulunursanız, giderek yoğunlaştığını gözlemliyorsunuz. Katlara inmeye devam ederseniz, bir aşamadan sonra kaldıramayabilirsiniz bile. Birlikte futboldan başlayıp diğer konulara uzanan uzun sohbetlerimiz oldu. Çok farklı bir dünya. Ben de bu dünyayı yakalamaya çalıştım. Aslında bu roman da yaşamın anlamını çözmeye bir davet niteliği taşıyordu. Yaşama bilgileri bizden çok daha fazla. Algıları keskin olmak durumunda. Ayakta kalmak zorundalar. Bu yüzden de çok daha farklı bir bilgiyle donanmışlar.”
Kıvılcım, Jilet Sinan ve arkadaşı Gül arasındaki aşk eksenli anlatısıyla, algımızın dışına hapsettiğimiz bu insanları, bizden biri yapmaya çalışıyor. Ve, aşkla kahramanlarını görünür kıldığını söylüyor: “Aşk bir tür anahtar kelime aslında. Bu çocukların dünyasında, mucizevi bir şey, aşk. Onları bu sefaletten çekip çıkaracak bir duygu. Polis peşlerinde, başlarını sokacak bir damları yok, zamansızlık var sürekli kaçmak zorundalar... Sürekli bir ‘cep zaman’da yaşamak zorundalar. Aşk, onları bizden biri yapan yegane duygu. Çünkü onları da kırılgan ve duyarlı yanlarıyla ortaya çıkarıyor. Belki de onları görünür kıldığı için tercih ettim aşk temasını.” Ancak, bu prizma evrene giren her duygu, aşk bile kırılmaya uğruyor ve kaçınılmaz şiddetten nasibini fazlasıyla alıyor.
Hem öykü kitabında hem de Jilet Sinan’da, baba figürüne karşı duyulan bir öfke hemen göze çarpıyor. Kıvılcım, “Baba, otoriteyi temsil eden bir figür olduğu için belki de bu kadar keskin bir şiddetin muhatabı oluyor.” Derken, bunun tasarlanmış ve kurgulanmış bir durum olmadığının da altını çiziyor. Jilet Sinan’da yaşantı ile dil arasındaki ustaca ayrım, okur olarak arabesk duygulanımlardan uzakta, bu insanların hayatına daha soğukkanlı bakabilmemize imkan tanıyor: “Aslında oldukça dramatik bir dünya bu. Bu dünyayı, dramatik bir dilden kaçınarak anlatmaya çalıştım ki oldukça zor oldu bu. Amaç, onlara acınması değildi; o dünyanın anlaşılması ve bir adım daha ileri gidilmesiydi. Oradaki dünyayı anlatabilmek için araya mesafe koymak gerekiyordu. Dil, bu mesafede belirleyici oldu.”
Roman kahramanlarının talihsiz bir başlangıç yaptıkları hayatlarında, en belirleyici kelimenin ‘özlem’ olduğunu söylüyor Kıvılcım. Ve, romanında bu insanlarla yüzleştiğini; fakat, bir yandan da kendisini keşfettiğini vurguluyor: “Bu insanları anlama gayreti, benim kendimi keşfime de yardımcı olmuş bir süreci başlattı. Bir kere ben gözlemci olduğumu sanırdım. Ama kendi güzergâhım üzerindeki bazı insanlara da gözümü kapattığımı fark ettim. Belki de bir tehdit olarak algıladığımız bazı gerçeklere gözümüzü kapamışız. Önce onu tespit ettim. Onlar bizi görüyorlar; ama biz onları görmüyoruz. Neredeyse burnumuzun ucuna kadar giren bu insanları görmediğimizi anladım. Hatta görünür olmak için bir abartıya gittiklerini gördüm. Onlar, zaten yoksul ama toplumun duygusal ilgisini çekebilmek için ‘sinyallik ceket’le çıkıyorlar dışarı.”
|
|
Hüseyin Sorgun
/ İstanbul
13.02.2002
|
|
| |
Doğum gününde ‘düm teke tek...’ |
Vurmalı çalgılar ustası Okay Temiz ve arkadaşları, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda verdikleri konserle izleyenleri büyüledi. Bım Bata Okay Temiz Ritim Atölyesi’nin yüz kişilik kadrosuyla üç saat süren konserde, İsveçli saksafoncu Lennard Aberg, darbuka ve davul ustası Rüstem Çembeli ve Senegal’in ünlü konuşan davul ustası Yamar Thaim ile birlikte sahne aldı.
11 Şubat’ı Dünya Ritim Günü olarak kabul eden grubun bugünü seçmesindeki en temel sebep grubu kuran Okay Temiz’in doğum gününün 11 Şubat olması. Üç yılı aşkın bir süredir farklı mekanlarda verdikler, konserlerle gündeme gelen Okay Temiz, Ritim Atölyesi’ inde her yaştan ve meslekten ritimseverleri bir araya getiriyor. Grubun en küçük üyesi 13, en büyük üyesi ise 51 yaşında. Haftanın belirli günlerinde Okay Temiz’in yönetiminde vurmalı çalgılar ve değişik ritim aletleri ile müzik yapan grup tamamen amatör ritimseverlerden kurulmuş. Grup konserler dışında önümüzdeki günlerde çıkaracakları bir albüm için de hazırlık yapıyor.
|
|
Mehmet Demirci
/ İstanbul
13.02.2002
|
|
| |
Vapur ile İstanbul’dan Shingu’ya seyahat |
Ayşe Erkmen’in, Frankfurt am Main kentinde, İstanbul, Venedik ve Shingu kentlerinden taşıdığı üç yolcu vapuruyla gerçekleştirdiği Shipped Ships başlıklı çalışmasının iki ciltten oluşan katalogları yayımlandı.
28 Nisan–27 Mayıs 2001 tarihleri arasında, Frankfurt’un ortasından geçen Main nehrinde yer alan çalışma, geçen yılın en kapsamlı çağdaş sanat işlerinden biriydi. ‘Geçicilik’ üzerine kurulu bir ana kavrama dayanan Shipped Ships, bu kataloglarla birlikte ‘kalıcı’ bir ortama aktarılmış oldu. Katalogların ilk cildinde çalışmanın hazırlık süreci ve üç yolcu vapurunun kendi kentlerinden Frankfurt’a nakledilmesi anlatılıyor. Çalışmanın yer aldığı mekânın ve yapıtı kuran ilk aşamaların metinler, fotoğraflar, çizimler ve haritalar aracılığıyla aktarıldığı bu ciltte, Orhan Pamuk, Friedrich Meschede ve Jean–Christoph Ammann’ın yazıları yer alıyor. Özel bir kutuda bir araya gelen katalogların ikinci cildinde ise yolcu vapurlarının mürettebatlarıyla birlikte Main nehrinde buluşarak tarifeli seferler gerçekleştirdiği süre belgeleniyor.
|
|
13.02.2002
|
|
| |
Özdemir Erdoğan’dan ‘unutulmayan şarkılar’ |
“Sevdim Seni”, “Keman Öğretmeni”, “Küçük Bir Aşk Masalı” gibi unutulmayan şarkılarıyla bilinen Özdemir Erdoğan, 15 Şubat Cuma günü saat 19.00’da İş Sanat Kültür Merkezi’nde bir konser verecek.
“Otoportreler” başlığıyla düzenlenen konser dizisine konuk olacak sanatçı, 1960’ların başından günümüze, müzik yaşamındaki önemli dönemeçleri sevilen şarkılarıyla dile getirecek. Erdoğan konserinde ayrıca, son çalışmalarına da yer verecek. Kültür–Sanat
|
|
13.02.2002
|
|
| |
Oskar adayları belli oldu |
“Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği”, en iyi sinema filmi dahil 13 dalda Oscar ödülüne aday gösterilirken, 74. ABD Sinema Bilimleri ve Sanat Akademisi adaylarının tam listesi şöyle:
–En İyi Film: A Beautiful Mind, Gosford Park, In the Bedroom, The Lord of the Rings: Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği, Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen).
–En İyi Erkek Oyuncu: “A Beautiful Mind” filminde Russell Crowe, “I Am Sam”da Sean Penn, “Ali”de Will Smith, “İlk Gün–Training Day”de Denzel Washington ve Tom Wilkinson.
–En İyi Kadın Oyuncu: “Monster’s Ball” filminde Halle Berry, “Iris”de Judi Dench, “Moulin Rouge”da Nicole Kidman, “In The Bedroom”da Sissy Spacek, “Bridget Jones’un Günlüğü–Bridget Jones’s Diary” filminde Renee Zellweger.
–En İyi Yönetmen: “A Beautiful Mind” filminin yönetmeni Ron Howard, “Black Hawk Down”da Ridley Scott, “Gosford Park”ta Robert Altman, “The Fellowship of the Ring”de (Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği)” Peter Jackson, “Mulholland Drive”da David Lynch.
–En İyi Yabancı Film: Fransa’dan “Amelie”, Norveç’ten “Elling”, Hindistan’dan “Lagaan”, Bosna Hersek’ten “No Man’s Land” ve Arjantin’den “Son of the Bride.”
–En İyi Senaryo: “A Beautiful Mind” filminde Akiva Goldsman, “Ghost World”da Daniel Clowes ve Terry Zwigoff, “In The Bedroom”da Rob Festinger ve Todd Field, Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği'de Fran Walsh, Philippa Boyens, Peter Jackson ile ”Shrek“te Ted Elliott & Terry Rossio, Joe Stillman ve Roger S.H. Schulman.
–En İyi Film Müziği: “A.I. Artificial Intelligence” (Yapay Zeka) filminde John Williams; “A Beautiful Mind”da James Horner; “Harry Potter and the Sorcerer’s Stone”da John Williams; “The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring”de Howard Shore.
–En İyi Belgesel Film: “Children Underground”, “LaLee’s Kin: The Legacy of Cotton”, “Murder on a Sunday Morning”, “Promises”, “War Photographer”. Ankara, aa
|
|
13.02.2002
|
|
| |
Antalya’da ‘Konuk Tiyatro’ projesi başladı |
Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından başlatılan “Konuk Tiyatro” projesi hayata geçiriliyor. Proje kapsamı doğrultusunda Kemer Belediye Tiyatrosu “Susuz Yaz” adlı oyunu sahneleyecek.
Necati Cumalı’nın önemli tiyatro eserlerinden bir olan “Susuz Yaz” adlı oyun, bugün Büyükşehir Belediyesi Kültür Salonu’nda seyirciyle buluşacak. Ardından da İtalyan Halk Tiyatrosu tarzında sahneye konulan Venedik Tiyatro Kumpanyası 1 Golosi Topluluğu, 15 Şubat 2002 tarihinde saat 17.30’da Belediye Kültür Salonu’nda Pantolonenin Anahtarı adlı oyunu sergileycek. Antalya, cha
|
|
13.02.2002
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
13 Şubat 2002
|
|

Zaman Spor
Kültür-Sanat
|
|
|
|