Gönül Kıvılcım, Can Yayınları’ndan çıkan yeni romanı Jilet Sinan’da sokak çocuklarının hayatını anlatıyor. Hayatın şiddetle yoğrulduğu bu dünyayı tanımak için bir buçuk yılını veren Kıvılcım, yaşadığı bu yüzleşme için “Dante ile Cehennem’in katlarına inmek gibi.” diyor.
Feleğin eleğinden düşenler nerededir acaba? İri taneli bizler, mutlu ve kutlu bir yaşama adanmışken, alt katmanlarda hüznün, şiddetin ve yalnızlığın gölgesinde kalmış olanlardan ne kadar haberdarız? Sokakları mesken tutanlardan bahsediyorum. Çoğunlukla İstiklal Caddesi civarında dikkatli gözlerden kaçmayan bu ‘varlık’ların yakında insan olup olmadıklarını tartışmaya başlayacağız herhalde. Çünkü, semiz toplumun ‘öteki’leştirme sendromundan onlar da fazlasıyla nasiplenmiş durumdalar. İlk farkına vardığımız anda duyduğumuz irkilme ve korku, zamanla yerini yok saymaya ve görmemeye bırakmış. Yanlarından geçerken belki birçoğumuz, som bir kayıtsızlık içinde yürüyüp gidiyoruz. Ancak, yürüyüp gitmeyenler, onların konuştuğu dili anlamaya çalışanlar da var. Gönül Kıvılcım bunlardan biri. İlk öykü kitabı “Kasaba ve Yalanlar”ın ardından, şimdilerde sokakları mesken tutmuşların hayatını anlattığı romanı “Jilet Sinan”la okurun karşısına çıkan Gönül Kıvılcım, ürettiği anti kahramanın hayat hikayesini anlattığı “Jilet Sinan” için şunları söylüyor: “Özellikle Jilet Sinan’ı yazarken düşündüğüm bir şey vardı ki, bu karakter belki de benim isyankâr yanıma denk düşüyordu. Sistemin içinde çok fazla var olamıyorum. Ya da belli kurumların içinde var olsam bile, onlarla sürekli bir hesaplaşma içinde buluyorum kendimi. Medya plazalarda var olamadım mesela. Çıkmak zorundaydım oradan. Hem yaşam orada değildi hem de çok insana boyun eğemediğimden. Bu isyankar yanın insanın geçmişiyle de ilgisinin olduğunu düşünüyorum. Benim dedem, şapka devrimine muhalefetten neredeyse idama gidiyormuş; ancak sonradan Atatürk’le aynı cephede savaştığı ortaya çıktığı için affedilmiş.”
Aslında hem öykü kitabında hem de Jilet Sinan’da dikkatlerden kaçmayan bir şiddet vurgusu var. Kıvılcım buna “yalın hayatın arkasındaki şiddet” diyor. ‘Kasaba ve Yalanlar’da insanların yalın hayatlarının ardındaki şiddeti; ‘Jilet Sinan’da ise şehirdeki görünmeyen insanlardan oluşan bir grubun yaşamının ardındaki şiddeti anlatmaya çalıştığını söylüyor: “Benim yapmaya çalıştığım, görünürde olanın arkasında olanlara bakmak. Bu arka planda sadece şiddet yok, aşk da var, duyarlılık da var, romantizm var... Eğer sosyal açıdan bakarsanız, oradaki sokak çocuklarının diğer sınıflara olan öfkesi var. Bir yazar gözüyle baktığınızda, çocukların bir mucize gibi algıladıkları aşk var.”
Gönül Kıvılcım, ilk başta bir gazeteci ilgisiyle bu insanların dünyasına girmiş. Fakat, ardından gelen bir buçuk yıllık bir süreç, onların dilini kavramada önemli bir rol oynamış. Bu süre içerisinde, onların mekanlarına gitmiş, hikayelerini dinlemiş ve hayatı paylaşmış. Bu dünyayı şöyle tanımlıyor: “Ben bu insanların dünyasını tanımlarken, Dante ile Cehennem’in katlarına inmek gibi diyorum. Eğer aralarında daha uzun bir süre bulunursanız, giderek yoğunlaştığını gözlemliyorsunuz. Katlara inmeye devam ederseniz, bir aşamadan sonra kaldıramayabilirsiniz bile. Birlikte futboldan başlayıp diğer konulara uzanan uzun sohbetlerimiz oldu. Çok farklı bir dünya. Ben de bu dünyayı yakalamaya çalıştım. Aslında bu roman da yaşamın anlamını çözmeye bir davet niteliği taşıyordu. Yaşama bilgileri bizden çok daha fazla. Algıları keskin olmak durumunda. Ayakta kalmak zorundalar. Bu yüzden de çok daha farklı bir bilgiyle donanmışlar.”
Kıvılcım, Jilet Sinan ve arkadaşı Gül arasındaki aşk eksenli anlatısıyla, algımızın dışına hapsettiğimiz bu insanları, bizden biri yapmaya çalışıyor. Ve, aşkla kahramanlarını görünür kıldığını söylüyor: “Aşk bir tür anahtar kelime aslında. Bu çocukların dünyasında, mucizevi bir şey, aşk. Onları bu sefaletten çekip çıkaracak bir duygu. Polis peşlerinde, başlarını sokacak bir damları yok, zamansızlık var sürekli kaçmak zorundalar... Sürekli bir ‘cep zaman’da yaşamak zorundalar. Aşk, onları bizden biri yapan yegane duygu. Çünkü onları da kırılgan ve duyarlı yanlarıyla ortaya çıkarıyor. Belki de onları görünür kıldığı için tercih ettim aşk temasını.” Ancak, bu prizma evrene giren her duygu, aşk bile kırılmaya uğruyor ve kaçınılmaz şiddetten nasibini fazlasıyla alıyor.
Hem öykü kitabında hem de Jilet Sinan’da, baba figürüne karşı duyulan bir öfke hemen göze çarpıyor. Kıvılcım, “Baba, otoriteyi temsil eden bir figür olduğu için belki de bu kadar keskin bir şiddetin muhatabı oluyor.” Derken, bunun tasarlanmış ve kurgulanmış bir durum olmadığının da altını çiziyor. Jilet Sinan’da yaşantı ile dil arasındaki ustaca ayrım, okur olarak arabesk duygulanımlardan uzakta, bu insanların hayatına daha soğukkanlı bakabilmemize imkan tanıyor: “Aslında oldukça dramatik bir dünya bu. Bu dünyayı, dramatik bir dilden kaçınarak anlatmaya çalıştım ki oldukça zor oldu bu. Amaç, onlara acınması değildi; o dünyanın anlaşılması ve bir adım daha ileri gidilmesiydi. Oradaki dünyayı anlatabilmek için araya mesafe koymak gerekiyordu. Dil, bu mesafede belirleyici oldu.”
Roman kahramanlarının talihsiz bir başlangıç yaptıkları hayatlarında, en belirleyici kelimenin ‘özlem’ olduğunu söylüyor Kıvılcım. Ve, romanında bu insanlarla yüzleştiğini; fakat, bir yandan da kendisini keşfettiğini vurguluyor: “Bu insanları anlama gayreti, benim kendimi keşfime de yardımcı olmuş bir süreci başlattı. Bir kere ben gözlemci olduğumu sanırdım. Ama kendi güzergâhım üzerindeki bazı insanlara da gözümü kapattığımı fark ettim. Belki de bir tehdit olarak algıladığımız bazı gerçeklere gözümüzü kapamışız. Önce onu tespit ettim. Onlar bizi görüyorlar; ama biz onları görmüyoruz. Neredeyse burnumuzun ucuna kadar giren bu insanları görmediğimizi anladım. Hatta görünür olmak için bir abartıya gittiklerini gördüm. Onlar, zaten yoksul ama toplumun duygusal ilgisini çekebilmek için ‘sinyallik ceket’le çıkıyorlar dışarı.”
|