İstanbul’a vizyon
Modernleşme sürecinin yapısal dönüşümlere yol açtığı bizim gibi Batı–dışı toplumlarda kentler en çok 50 yıl içinde köklü bir değişime uğrarlar. Modernleşmenin üzerimizdeki en belirgin etkisi “geleneksel şehirler”den “modern kentler”e doğru bir değişim programını öngörmesidir.
Eğer İstanbul’la ilgili geleceğe ilişkin bir şehir vizyonu olacaksa, bunun 50 yıllık bir perspektife dayanması kaçınılmazdır. Bu da şehirle ilgili bütün strateji ve politikaların amaçlı olarak belli bir konsepte dayandırılmasını gerekli kılar.
İstanbul vizyonu ile ilgili altı çizilmesi gereken ilk husus, artık bundan sonra bu kadim yerleşim biriminin bir “sanayi merkezi” olamayacağı konusudur. İstanbul, fiziksel büyümesinin tabii sınırlarına gelmiş, hatta bu sınırları çoktan aşmıştır. Bundan sonra İstanbul, ancak ticaret, finans, eğitim, bilim, iletişim, turizm ve spor gibi temel beşeri faaliyetlerin merkezi olmak durumundadır.
İkinci olarak İstanbul’un kendine özgü ilave sorunları vardır; bu da onu diğer benzeri kentlerden daha marazi ve içinden çıkılması zor sorunlarla karşı karşıya getirmektedir. Bunların da başında halen sürmekte olan göç ve göçün şehrin yapılaşmasına, imarına ve fiziki–sosyal istikrarına getirdiği büyük maliyettir. Sadece bu sorun, İstanbul’a ilişkin kalıcı bir planın yapılıp gerçekleştirilmesine engel olmaktadır. Belli bir nüfus ve mekan yoğunluğuna göre hazırlanmış bir plan, en geç bir iki sene içinde fiziki ve sosyal yönden temel bir değişime uğradığından, plan belirlenmiş amacın gerisinde kalmaktadır. Nüfus artışı yüzde 15’lere varan bir semtte veya ilçede, hiçbir plan önceden belirlenmiş bir çerçeve içinde istikrarı sağlamak ve niteliksel gelişmeyi sürdürmek mümkün değildir.
İstanbul’a ilişkin söylenebilecek üçüncü husus, periferiye özgü olarak işaret ettiğimiz mekan ve bölgelerin istikrarsız büyümesine rağmen, şehrin önemli bir bölümüne altyapı ve fiziki hizmetler götürülmüş olup, çalışmalar büyük oranda tamamlanmış sayılmaktadır.
Şehrin sorunlu periferisi ile tarihi yarım adası ve sosyo–ekonomik merkezi arasındaki açı farkı, asimetrik mekanlarda süren yaşama biçimleri dolayısıyla birbiriyle ilgisiz beklentilerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Başka bir deyişle 12 milyon insanın yaşadığı İstanbul’da adına “İstanbullu” dediğimiz insanlardan müteşekkil farklı toplumsal kesimler arasında şehir ve şehir kültürüne ilişkin orta bir payda bulmak mümkün değildir.
Yapılan araştırmalar, “İstanbullu olma bilinci”nin zayıf olduğunu gösteriyor. Şehirde yaşayan insanların çok önemli bir bölümü, bırakın şu veya bu çerçevedeki “şehir kültürü” üzerinde bir mutabakata varmayı, kendilerini “İstanbullu” bile görmüyor. Bu şu anlama gelmektedir: Şehrin mekansal olarak büyük bir bölümü için fiziki düzeyde teknik ve rutin hizmetlerin yürütülmesi, yenilerinin planlanıp hizmete sokulması yönünde çalışmalara devam edilirken, tamamını içine alacak mekanlar ve bu mekanlarda yaşayan farklı toplumsal kesimler için temel alınacak çalışma, şehir hayatının kalitesini yükseltme, şehir kültürünü geliştirme çerçevesinde ele alınmalı ve bu yöndeki katılımcı plan çalışmaları için gerekli platformların işler hale getirilmesi gerekir.
Eğer şehir aidiyeti ve İstanbul bilinci olsaydı, hükümetin son aldığı karar dolayısıyla İstanbul’da yaşayan herkes ve özellikle sorumlu aktörler daha ilk haftasında bu kararın geri alınmasını sağlayacaklardı. “Sorumlu ve asli aktörler” Habitat II’de işaret edildiği üzere “birey”, “sivil toplum kuruluşları” ve “iş dünyası”dır. Henüz aktörler, kendilerini sorumlu ve “yapabilir aktör” görmediklerinden, merkezi hükümet 1930’lardan kalma alışkanlıkla şehir yönetimini kendine bağlı bir alt birim olarak görmekte ve dolayısıyla hiçbir demokratik tepkiyi hesaba katmadan dilediği kararı alabilmektedir.
13.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|