Bölge Haberleri |
|
|
|
|
FİKRET ERTAN |
 |
Afgan ordusunu Rusya kuracak galiba
Afganistan’ın geçici yönetiminin önemli liderleri biribiri ardına önemli dış ziyaretler yapıyorlar. Başbakan Hamit Karzai Amerika ve Pakistan’ı, Savunma Bakan Yardımcısı Raşit Dostum da Hindistan’ı ziyaret etti son günlerde. Bir başka önemli lider olan Savunma Bakanı Muhammed Kasım Fehim ise geçen pazar gününden bu yana çok yüklü bir gündemle Moskova’da bulunuyor.
Şah Mesut’un Kaide militanlarınca öldürülmesinden sonra Afganistan’daki Taciklerin lideri seçilen Fehim gerçekten çok yüklü gündemden dolayı Moskova’da bir hafta kadar kalacak ve başta Rusya Savunma Bakanı Sergey İvanov, Genelkurmay Başkanı Anatoli Kvaşnin ve Rus silah ihracat kurumu Rosoboroneksport ile MİG adlı havacılık sanayii şirketi ve belki başka şirketlerin yöneticileri ile önemli görüşmeler yapacak.
Nitekim, Fehim pazartesi günü Sergey İvanov ile yaklaşık 80 dakika süren önemli bir görüşme yaptı; bu yazıyı yazdığım salı günü de Kvaşnin ile görüşmesi planlanmıştı. Rus lider Putin’in çok değer verdiği yakın adamlarından birisi olan İvanov, Fehim ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada Rusya ve Afganistan’ın yüzyıllara yayılan bağlarla biribirine bağlı olduklarını, Afganistan’da barışçı çözüm için Rusya’nın elinden gelen gayreti esirgemeyeceği gibi yuvarlak sözler ederken Fehim yaptığı açıklamasında daha net ve belirgin konuştu ve Afganistan’ın geleceği açısından son derece önemli muhtemel bir gelişmeye işaret etti.
Bu muhtemel gelişme Afganistan’da şöyle veya böyle kurulacak bir milli ordu ile ilgili. Fehim bu bağlamda, Afganistan’ın Rusya’dan daha çok silah istemediğini; ama ülkesinin bir daha terörist grupların esiri olmamasını sağlayacak milli ordunun kurulması için Rusya ile askeri işbirliği imkanlarını aradıklarını, bunlarla ilgilendiklerini açıkça söyledi. ‘... Afganistan’da barış ve istikrar dünyada da barış ve istikrar demektir. Biz, bütün Afganların güvenini kazanacak böylesi bir milli ordunun kurulmasıyla ilgiliyiz; bunu arzu ediyoruz.’ Fehim’in milli Afgan ordusu konusundaki net sözlerinden bir kısmı...
Fehim ayrıca Moskova ziyaretinin başlangıcında RIA–Novosti adlı Rus haber ajansına verdiği demeçte şunları da söyledi: ‘... Ordumuzu Rus silahlarını temel alacak şekilde yeniden kurmak bizim için kabul edilebilir en ekonomik tercihtir. Eski Afgan ordusu Sovyet silahlarıyla donatılmış, Sovyet ordusunu model almıştı. Yeni Afgan ordusu da Rus ordusunu model alacaktır.’
Gerçekten de Afgan ordusu 1970’lerden bu yana Rus silahlarıyla donatılmış, Sovyet ordusuna göre modellendirilmiş bir orduydu. Dolayısıyla Fehim mevcut olan bir birikimden yararlanıp yeni Afgan ordusunu Rus modeline göre kurma niyetinde. Zaten, mensubu bulunduğu Kuzey İttifakı da askeri bakımdan 1990’lardan bu yana Rusya tarafından destekleniyor. Nitekim, Taliban’ın geçen kasım ayındaki çöküşünün bir sebebi de Kuzey İttifakı’nın Rusya’dan temin ettiği ve yaklaşık 40 milyon dolar kadar tutan çeşitli silahlardı. Bu silahlar sayesinde Kuzey İttifakı Taliban karşısında ateş gücü üstünlüğünü ele geçirip Taliban’ı önce Mezar–ı Şerif’ten sonra da Kabil’den söküp atmıştı.
Muhammed Fehim Moskova ziyaretinde hem verilen bu son silahlar ve hem de eskiden beri ellerinde bulunan çeşitli Rus silahlarının yedek parçalarının alımı ile birtakım yeni anlaşmalar yapacak. Ayrıca haberlere göre Fehim, Afgan subaylarının Rusya’da eğitimleri ve Rus askeri danışmanların Afganistan’da yeniden görev almaları ile ilgili görüşmeler de yapacak.
Fehim’den sonra Başbakan Hamit Karzai’nin de önümüzdeki ay başlarında Moskova’yı resmen ziyaret etmesi ve bazı önemli anlaşmalar yapması bekleniyor.
Afgan yönetimi ile Rusya arasındaki ilişkiler askeri sahadan da ibaret değil tabii; ancak en önemli işbirliği potansiyeli bu sahada. Fehim’in Moskova temasları ve söylediklerinden Afganistan’ın yeni milli ordusunun kurulmasında en önemli aktörün Rusya olacağı bugünden anlaşılıyor. Yeni Afgan milli ordusunun kurulmasıyla bir ara İngilizler, hatta Türkiye de ilgilenmişti; ama son gelişmeler bu ülkelerin değil Rusya’nın bu orduyu kuracağına işaret ediyor. Galiba yeni Afgan ordusu Rusya’nın imzasını taşıyacak...
13.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
f.ertan@zaman.com.tr
|
|
|
İBRAHİM KIBRIZLI |
 |
Ligin daha zevkli olması için...
G.Saray ile F.Bahçe’nin hafta sonu Şükrü Saracoğlu’nda oynayacakları derbi maçı, her iki takım için ayrı bir değer ifade ediyor.
Sarı–Kırmızılı takım deplasmanda oynayacağı bu maçı kazanarak rakibi ile arasındaki puan farkını iyice açmayı hedefliyor. Saha ve seyirci avantajına sahip olan Sarı–Lacivertliler ise, bu karşılaşmayı kazanarak zirveden kopmamayı amaçlıyor.
G.Saray 4/3/1/2 oynuyor. Hemen önünde gömülü önlibero ile desteklediği dörtlü savunma hattının her iki kanadını oyuna aktif olarak sokuyor. Bu uygulama ile orta alanda çok adam bulundurma, hücumda da oyunu kanat organizasyonları ile zenginleştirme şansını yakalıyor.
Cim–Bom’un önliberolu oynaması savunma ile ortasaha, çabuk adamlardan oluşan ikili forvetin gerisinde hücuma dönük ortasaha kullanması ortasaha ile hücum blokları arasındaki bağlantının eksiksiz kurulmasını sağlıyor.
Sarı–Kırmızılı takımda ağır ve top tekniği vasat oyuncuların bulunduğu dörtlü savunma blokunun göbeği sorunlu bölge. Özellikle, rakip takımların çabuk ve yerden hücum organizasyonlarında ciddi derecede gedik veriyor.
F.Bahçe ise 3/4/3 oyun sisteminin uygulayıcısı. Rakip savunmanın göbekten üzerine gitmek suretiyle hücum organizasyonlarını kurguluyor. Ancak, üçlü hücum blokunun ortasahasından ve kanatlardan yeterli destek alamaması bu uygulamadan beklenen verimin çıkartılmasını engelliyor.
Sarı–Lacivertli takım önliberosuz oynuyor. Hücuma dönük ortasaha oyuncusunu da ikili forvetinin fazla içine sokuyor. Bu uygulama; savunma ile ortasaha, ortasaha ile hucüm blokları arasında kopukluk doğuruyor. Üçlü savunma hattının önünde gömülü önlibero kullanmaması ani gelişen rakip atakları karşılamada savunma zaafiyeti yaratıyor. Bu eksik, kademe oluşturma noktasında ihtiyaç duyduğu zamandan yoksun kalan savunmanın direk üstüne oynanan toplar karşısında çizgi halinde yakalanmasına yol açıyor.
F.Bahçe’nin bloklar arası bağlantı kopukluğuna dayalı savunma zaafiyetleri, sahayı çok iyi parselleyen ve prese dayalı bir oyun anlayışının uygulayıcısı olan Galatasaray’ın lehine bir durum. Libero Ümit Özat’a oyuna çıkma ve ortasahasını çoğaltma özgürlüğünün verilmesi ile bu durumun dengelenmesi mümkün.
Bu uygulamaya ilave, dörtlü ortasaha blokunun göbeğinde Johnson’un gömülü önliberolu oynatılması ile Simao’nun daha az savunma daha çok hücuma dönük kullanılması ve Revivo’nun çabuk adamlardan kurulacak ikili forvetin arkasında oynatılması olmazsa olmazlar arasında yer alıyor.
F.Bahçe’nin saha ve seyirci avantajına rağmen, teknik ve taktik uygulama üstünlüğü Galatasaray’ı bir adım öne çıkarıyor. Bunun tersine çevrilmesi, kenar yönetimini oluşturan; Werner Lorant ile yardımcısı Oğuz’un sahaya yansıtacakları performansa ve interaktif olabilme kapasitelerine bağlı.
13.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
i.kibrizli@zaman.com.tr
|
|
|
ÖMÜR GÖKSEL |
 |
Derbiye 5 kala
Son 4 maçın tümünü kazanmış olan Ziya Doğan'ın Malatyaspor'u karşısında ancak 60. dakikada gole kavuşabilen G.Saray, galibiyeti koruma çabası içinde kötü bir görüntü verdi.
Sakınan göze çöp battı. Sakatlar ordusuna Sergen de katıldı. Batista karanlıkta kayboldu. Sanki kulübeden bir ses ona "Santrayı geçme" demişti. Akın başlatamayan Bülent Akın'a, aldığı kafa darbesi adeta, "Bu kafa ile G.Saray'da oynayamazsın" diyordu. Liderin hücumlarını daha başlamadan kesen Murat Sözkesen, Sarı–Kırmızılı forma ile ilk golüne kavuştu. Arif ve Hasan Şaş takıma girdiğinde, teke tek adam geçme hüneri olmayan Ümit, Murat ve Serkan'dan ancak biri ilk on birde yer alabilir. Ali Sami Yen'deki galibiyet serisi bu sene düzineyi bulurken, Kadıköy'de oynayacağı F.Bahçe maçına, 7 puar ve artı averajla çıkması, Sarı–Kırmızılılar için büyük avantaj. Alacağı beraberlik bile ezeli rakibini hedefinden tamamen uzaklaştıracak. Son günlerde G.Saraylı futbolcular kendi bayraklarından çok, A.Albayrak'a sevgi duyuyor ve onu öpüyorlar. (Tamamen duygusal!)
Bu hafta F.Bahçe'nin en iyi oyuncusu Yozgat kalecisi Diallo idi! Siyahi kalecinin Rapaiç'in ortasını gole çevirişi görülmeye değerdi. Bana göre bu kaleci, bu yatkaki Rasim Kara'nın yedeği olur. Herşeye rağmen Yozgat'taki zeminde maç kazanmak başarıdır. Teknik oyuncularına rağmen üç pas yapmakta zorlanan Sarı–Lacivertliler, seyircisi ile derbiye favori çıkıyor. Kazanmaktan başka çareleri yok. Yalnız karşılarında 50.000 kişilik seyirci kitlelerine alışık bir G.Saray var.
Trabzonspor, 2002'nin ilk resmi galibiyetini alırken, yorgun Gaziantepspor karşısında Rizespor keyifle çayını demliyor. Ankaragücü, gücünü Göztepe'ye ıspatlıyor, Bursaspor, bakır diyarında altın buluyor, horoz kendi çöplüğünde 3 defa öterek Antalya'yı uyandırıyor ve Körfez'de sular çekiliyordu.
Güngören Stadı'nda, İstanbulspor'a gününü gösteren Beşiktaş'ta, resti çeken takımda oynuyor. Son fırçayı Myhre'den yiyen Daum, Türkiye Kupası'nı kucaklamaya hazırlanırken, savunmasına da acil önlemler arıyor. Geçtiğimiz haftalarda, "Ne döviz, ne altın, ne borsa, ille de Tümer" diyordum. Bu haftaki kötü zeminde yazık ki onu göremedim. Ancak haftalardır Şenol Güneş'in onu görmeyişi anlamsız. Güzel futbolunu iki şık golle süsleyen İlhan'ın gol olmayan rövaşatasını izlerken, gözlerimin dolduğunu hissettim. Yoksa Metin Oktay yaşıyor muydu?
13.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
o.goksel@zaman.com.tr
|
|
|
AHMED ŞAHİN |
 |
Kurbanı en iyi şekilde değerlendirmek
İslam kendi sistemini kendisi kurmuştur. Kalkınması İslam’ın kendi kaideleriyle her zaman mümkündür. Yeter ki Müslüman sistemini iyi kullansın, dini vazifelerini yerinde istimal etsin.
Nitekim İslam’ın kendini ayakta tutacak emirlerinden biri zekat, fitre ise, diğeri de kurbandır.
Müslüman zekatıyla, fitresiyle, mensuplarının ihtiyaçlarını karşılar, dertlerine derman olur. Kurban da bu dermanlardan birini teşkil eder. Yeter ki yerinde kullanılsın, çorak araziye atılmaktan kurtulunsun.
Kurban, durumu müsait olanlara vacib olan bir mükellefiyettir. Müslüman bu mükellefiyetini bizzat kendisi icra edebileceği gibi, yavrularımızı yetiştirmeyi gaye edinmiş kurslara, yurtlara, öğrenci barınaklarına vermekle de yerine getirmiş olur. Hatta, ihtiyaç sahibi gençlerimizi yetiştirmekle meşgul olan yurtlara, okullara verilecek kurbanın değeri, bizzat kestiğinden de ileride olabilir.
Çünkü bunda sadece kurban kesmekten ibaret bir mükellefiyet söz konusu olmaz, binlerce ihtiyaç sahibi öğrencinin derdine derman olunmuş, ilme de hizmet edilmiş, neslimizin yetişmesine de destek olunmuş olur. Bu bakımdan hibe edilen kurbanların hizmeti çok daha farklı görünmektedir.
Kaldı ki böylesi yerlerde kurbanın sadece eti değil, derisi de tam değerlendirilmekte, hatta bağırsakları ve diğer sakatatı da topluca hedefini bulmakta, ihtiyaçları karşılamaktadır.
Bu bakımdan öğrencilerle meşgul olan ilim yuvalarına, vakıf yurtlarına, kurslara verilen kurbanların bütünüyle değerlendirildiğini düşünmek mümkündür.
Yeter ki kurbanınızı kesmek üzere vekil ettiğiniz kimseye umumi vekalet verin ve deyin ki:
– Kurbanıma ait haklarımı sana devrediyorum, ihtiyaçlı yerlere tasarrufta bulunabilirsin.
Böylece size vekil olan kimse kurbanınızı ya bizzat keser, yahut da en uygun kesen birine vekalet vermek suretiyle kestirir, etini, derisini, bütün sakatatını münasip yerlerde kullanma selahiyetini de almış bulunur. Bir şüphe ve tereddüt aklınıza gelmesine gerek kalmaz.
Birden fazla kurban kesecek olanlar, yahut da kurbanını kendi yerinde kesme imkanı bulamayıp kestirmek isteyenler öğrenci yurtlarına kestirmekle, hayır yerlerine hediye etmekle hem kurban sevabı alıp, hem de neslimizin yetişmesine sebep olacaklarından dolayı bir taşla iki değil, belki üç–dört kuş vurmak gibi birkaç katlı hizmet yapmış olurlar. Çünkü bugün kurbanın derisini, zamanında ve tam hizmet yerine teslim etmekte güçlük çekilmektedir. Halbuki kurban olarak verilip de vekile kestirilmesi halinde hem kurban, hem derisi, hem de diğer sakatatı tümüyle toplu halde değerlendiriliyor, zayiata uğrayan tek organı kalmıyor. Bu da kurbanımızı toplu halde değerlendiren hizmet yerlerine vermeyi cazip hale getiriyor. İhtiyaç duyduğunuz kadar da etinizi yine alabiliyor, kurban etinden de mahrum kalmamış olabiliyorsunuz.
Evet, evet... İslam, mensuplarını ayakta tutacak sitemini kurmuş, yokluk ve sıkıntıdan koruyacak yardımlarını vazetmiştir. Yeter ki, Müslüman bunları yerli yerinde kullanmasını bilsin, imkanını çorak araziye akıtmasın.
13.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.sahin@zaman.com.tr
|
|
|
TAMER KORKMAZ |
 |
‘Son Akbulut Fıkrası’nın Anatomisi
Yıldırım Akbulut, bir zamanlar genel başkanı olduğu partiden istifa edip, DYP’ye geçti: Bu transfere “Son Akbulut Fıkrası” demek, bence de tam isabet!
Ne var ki, Yıldırım Akbulut bahsi, öyle ‘hoş bir fıkra’ ile geçiştirilemez:
Akbulut’un yalnızca son ‘fıkrası’ değil, siyasi yaşamı boyunca rol aldığı bazı ‘temel fıkra’lar; bizlere, Türk siyasetinin yapı taşları hakkında son derece önemli ipuçları veriyor.
Yıldırım Bey, Akbulut Formülü’nün baş aktörü olarak peş peşe ANAP genel başkanlığı ve başbakanlık koltuğuna oturduğunda, en başta ünlü Peter İlkesi’ni berhava etmişti...
Akbulut, Turgut Özal’ın kendisine biçtiği role hiç itiraz etmeyerek, ‘yeteneksizlik sınırı’nı aşmıştı; sonrasında elbette Peter İlkesi dışında herkesin, evet ‘herkes’in kaybetmesi kadar doğal bir netice yoktu!
Bir ‘Eski Başbakan’ sıfatıyla Meclis kulisinin bir köşesinde yalnızları oynadığı günlerde, bu satırların yazarına “Turgut Bey, Körfez Savaşı esnasında bana sadece iki kez fikrimi sordu.” diye ‘serzenişle karışık ortaya bir buçuk itiraf’ta bulunurken, bazı gerçeklerin geç de olsa farkına vardığını anlatmaya çalışıyordu.
Yıldırım Bey, aynı zamanda bu topraklardaki ‘son demokratik’ parti kongresinin yapılmasını sağlayan genel başkandı; bu unvanını kolay kolay kaybedeceğe de benzemiyor!
Oy için bakanlık dağıtmadığı ve bildik bir politikacı gibi davranmadığı için ANAP Kongresi’ni kaybetmişti: Rakibini destekleyen Özal ailesi için kullandığı “Terzisiyle dürzüsüyle bana karşı yarıştılar!” cümlesi, Akbulut’un da, tam yerine denk geldiğinde manzara koyabileceğini gösteriyordu.
Yıldırım Bey, DYP’ye geçiş töreninde, uzun bir aradan sonra bir ‘manzara’ daha koydu ve “Hakkımda üretilmiş fıkralar olabilir, ama yolsuzluk iddiaları üretilmedi!” diyerek, fıkra gibi değilse bile ‘şiir gibi’ bir golü ‘adresine teslim’ etti.
Elbette ‘Akbulut Formülü’ yanlıştı ve temelde siyaseti çürüten bir tercihti: Buna karşılık, klasik bir politikacı olmadığı için, kendisinden sonraki bazı başbakanların Akbulut’u dahi arattığı bir gerçektir!
(Akbulut, henüz başbakan iken, onun fıkralarından oluşan bir kitapçık yayınlayan bir zamanların ‘nazar boncuklu’ gazetesinin tercih ettiği ‘başbakanlar’ da bu cümleye dahildir. Kadere bakın ki, bu gazetenin başındaki yayıncı, yıllar sonra gazetesi için tıpkıbasım bir Akbulut Formülü’nü hayata geçirmeyi başarabildi!)
Yıldırım Bey için üretilen fıkraların, zaman zaman onun gerçekten imza attığı hadiselerin yanında solda sıfır kalır nitelikte olduğunu yakından biliyorum: Akbulut bağlamındaki sorun; bence, ne bunlar, ne de hakkındaki fıkralar değildi...
Akbulut, zaman içinde giderek daha fazla ‘politikacı’ olmaya başladı, temel sorun budur!
1995’te seçilemedikten sonra siyaseti bırakmayışı ve son seçimde yeniden Meclis’e dönmesi, buna başlıca örnektir. Son fakat belki de en çarpıcı örnek ise, DYP’ye geçmesi oldu...
ANAP’tan istifa etmekle kalsaydı; ayrılışı, ANAP’ın ‘eski genel başkanı tarafından bile terk edilen bir parti’ olduğunu çok daha iyi anlatmaya yarayacaktı.
Ne var ki, DYP’ye geçerek, daha doğrusu ‘parti değiştirerek’ hem bu çok anlamlı olabilecek mesajı eritti, hem de o klasik ‘politikadam’ sınıfına dahil oldu. (Dikkat ediniz, burada sorun DYP değil, bir başka partiye de geçse, yine aynı sorundan bahsedecektik.)
ANAP yönetiminin, Akbulut’un gidişine çok sevindiğini görmek için kahin olmaya gerek yok. Siyasetin mevcut yapısından istifade ederek, kendi çizgilerinin dışındaki isimleri bu tür gidişlere ‘mecbur bırakma’ taktiği onların çok çok iyi bildiği bir iş...
Yıldırım Bey, ‘Son Akbulut Fıkrası’na imza atarak, bir bakıma ANAP yönetiminin ‘istediği gibi’ davranmış oldu!
İstifa ettikten sonra, bir final konuşmasıyla siyaseti bıraksaydı; hadise, bambaşka olurdu.
13.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
t.korkmaz@zaman.com.tr
|
|
|
MUSTAFA ÜNAL |
 |
DYP, ANAP’tan bir Akbulut önde
ANAP’ın sembol ismi Yıldırım Akbulut’un merkez sağın diğer partisi DYP’ye geçişine, ‘siyaset tarihinin en renkli transfer olayı’ dense yeri. Bu transfer, birçok açıdan değerlendirilmesi gerekirken bugüne kadar ağırlıklı olarak tek açıdan yorumlandı.
Bu olaya kuşkusuz Akbulut’un kişisel macerası dikkate alınarak da bakılmalı. Ancak değerlendirme bu noktayla sınırlı kalmamalı. Sadece Akbulut’un penceresinden bakıldığında bu renkli transferin doğruluğu sorgulanabilir.
Rahatlıkla siyasi etiğe uygun düşmediği söylenebilir. Çünkü Akbulut sıradan bir partili değil. ANAP günleri Başbakanlık, Meclis Başkanlığı, bakanlık koltuklarında geçti. Bu makamlar insanı partinin ayrılmaz bir parçası yapar.
Parçası olduğun bir siyasi teşekkülden kopmak bir yere kadar olağan görülebilir; ancak bu kopuşun rakip durumundaki bir partiye geçişle sonuçlanmasını normal karşılamak bana biraz zor geliyor. Çünkü bizde transferlerin birinci nedeni siyasi ikbaldir.
Siyasetin neredeyse bütün makamlarına tırmanmış olan Akbulut’un yeniden milletvekili seçilme amacıyla hareket etmesi düşünülemez. Akbulut için milletvekili olmanın çok önemi olmasa gerek. Akbulut’un ANAP’ta ‘yeniden milletvekili seçilme riski’ dışında sorun yaşadığı açık.
Partisinin bu kadar parçası olmuş insanlar eğer bulundukları yerde sorun görüyorlarsa bırakıp gitmek yerine problemleri gidermek için uğraş vermeliler. Ya da pes edip köşesine çekilmeliler.
Akbulut açısından ‘parti içi mücadele veya aktif siyaseti bırakmayı’ daha tercih edilebilir seçenekler olarak görüyorum.
DYP’ye transferin Yıldırım Akbulut kadar ANAP’a bakan yönleri de var. Bu transfer Akbulut isminin ötesinde ANAP’ı ilgilendiren bir siyaset olayıdır. Akbulut açısından olduğu kadar ANAP açısından da değerlendirilmeli. Ne hikmetse ANAP yöneticileri yorumlarını Akbulut eksenli yapma eğilimindeler.
ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın değerlendirmesi aynen şöyle: Bu istifa bizden bir şey götürmez. Kendisinden çok şey götürür. ANAP’ta sadece kendi ikbali için politika yapan varsa, onların da ayrılmasında fayda var.
Mesut Yılmaz, her ne kadar ‘Bizden bir şey götürmez.’ diyerek sorunu tümüyle Akbulut’un üzerine yıkmaya çalışsa da bu transfer ‘ANAP’ı terk edilen gemi veya parti’ konumuna düşürmüştür. Son zamanlarda ANAP’tan birer ikişer milletvekili ayrılmıştı.
Ancak Akbulut’un kopuşu sıradan milletvekillerinin istifasına benzemiyor. Genel başkanlık, başbakanlık, Meclis başkanlığı, bakanlık yapmış bir isim bile partiyi terk ediyorsa ortada o partinin geleceğine dönük ciddi endişeler var demektir.
Akbulut için nakısa olan bu özellikler, ANAP için daha büyük nakısadır. ANAP’ın olayı öncelikle bu açıdan ele alması gerekmez mi? Genel Başkan Yılmaz ve parti yöneticileri aksini savunsalar da ‘bu kopuşlar’ ANAP’tan çok şeyler alıp götürüyor.
O kadar ki ANAP’ın varlığını, geleceğini tehlikeye atıyor.…
Üstelik gidenlerin adresi ANAP’ın rakibi durumundaki; DYP. ANAP ve DYP tahterevallinin iki ucundaki parti gibi. Yıllardır bu iki parti merkez sağın patronu olma mücadelesi veriyor. Ancak biri diğerine ezici ve kalıcı üstünlük sağlayamadı.
Şimdi merkez sağ kavgasında DYP, ANAP’ın bir adım önüne geçti. DYP bir Akbulut önde.…Getirisi bir yana ANAP’tan götürdükleri bile DYP’nin biraz daha öne çıkmasına yetiyor. ANAP’ın hatalarını iyi değerlendiren DYP, merkez sağda ağırlık merkezi olmaya doğru gidiyor.
Akbulut olayı, bazılarını –bir fıkra gibi– tebessüm ettirebilir; ama ANAP’ı asla. Bu transfer ANAP için tehlike çanları demek.
13.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.unal@zaman.com.tr
|
|
|
ALİ BULAÇ |
 |
İstanbul’a vizyon
Modernleşme sürecinin yapısal dönüşümlere yol açtığı bizim gibi Batı–dışı toplumlarda kentler en çok 50 yıl içinde köklü bir değişime uğrarlar. Modernleşmenin üzerimizdeki en belirgin etkisi “geleneksel şehirler”den “modern kentler”e doğru bir değişim programını öngörmesidir.
Eğer İstanbul’la ilgili geleceğe ilişkin bir şehir vizyonu olacaksa, bunun 50 yıllık bir perspektife dayanması kaçınılmazdır. Bu da şehirle ilgili bütün strateji ve politikaların amaçlı olarak belli bir konsepte dayandırılmasını gerekli kılar.
İstanbul vizyonu ile ilgili altı çizilmesi gereken ilk husus, artık bundan sonra bu kadim yerleşim biriminin bir “sanayi merkezi” olamayacağı konusudur. İstanbul, fiziksel büyümesinin tabii sınırlarına gelmiş, hatta bu sınırları çoktan aşmıştır. Bundan sonra İstanbul, ancak ticaret, finans, eğitim, bilim, iletişim, turizm ve spor gibi temel beşeri faaliyetlerin merkezi olmak durumundadır.
İkinci olarak İstanbul’un kendine özgü ilave sorunları vardır; bu da onu diğer benzeri kentlerden daha marazi ve içinden çıkılması zor sorunlarla karşı karşıya getirmektedir. Bunların da başında halen sürmekte olan göç ve göçün şehrin yapılaşmasına, imarına ve fiziki–sosyal istikrarına getirdiği büyük maliyettir. Sadece bu sorun, İstanbul’a ilişkin kalıcı bir planın yapılıp gerçekleştirilmesine engel olmaktadır. Belli bir nüfus ve mekan yoğunluğuna göre hazırlanmış bir plan, en geç bir iki sene içinde fiziki ve sosyal yönden temel bir değişime uğradığından, plan belirlenmiş amacın gerisinde kalmaktadır. Nüfus artışı yüzde 15’lere varan bir semtte veya ilçede, hiçbir plan önceden belirlenmiş bir çerçeve içinde istikrarı sağlamak ve niteliksel gelişmeyi sürdürmek mümkün değildir.
İstanbul’a ilişkin söylenebilecek üçüncü husus, periferiye özgü olarak işaret ettiğimiz mekan ve bölgelerin istikrarsız büyümesine rağmen, şehrin önemli bir bölümüne altyapı ve fiziki hizmetler götürülmüş olup, çalışmalar büyük oranda tamamlanmış sayılmaktadır.
Şehrin sorunlu periferisi ile tarihi yarım adası ve sosyo–ekonomik merkezi arasındaki açı farkı, asimetrik mekanlarda süren yaşama biçimleri dolayısıyla birbiriyle ilgisiz beklentilerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Başka bir deyişle 12 milyon insanın yaşadığı İstanbul’da adına “İstanbullu” dediğimiz insanlardan müteşekkil farklı toplumsal kesimler arasında şehir ve şehir kültürüne ilişkin orta bir payda bulmak mümkün değildir.
Yapılan araştırmalar, “İstanbullu olma bilinci”nin zayıf olduğunu gösteriyor. Şehirde yaşayan insanların çok önemli bir bölümü, bırakın şu veya bu çerçevedeki “şehir kültürü” üzerinde bir mutabakata varmayı, kendilerini “İstanbullu” bile görmüyor. Bu şu anlama gelmektedir: Şehrin mekansal olarak büyük bir bölümü için fiziki düzeyde teknik ve rutin hizmetlerin yürütülmesi, yenilerinin planlanıp hizmete sokulması yönünde çalışmalara devam edilirken, tamamını içine alacak mekanlar ve bu mekanlarda yaşayan farklı toplumsal kesimler için temel alınacak çalışma, şehir hayatının kalitesini yükseltme, şehir kültürünü geliştirme çerçevesinde ele alınmalı ve bu yöndeki katılımcı plan çalışmaları için gerekli platformların işler hale getirilmesi gerekir.
Eğer şehir aidiyeti ve İstanbul bilinci olsaydı, hükümetin son aldığı karar dolayısıyla İstanbul’da yaşayan herkes ve özellikle sorumlu aktörler daha ilk haftasında bu kararın geri alınmasını sağlayacaklardı. “Sorumlu ve asli aktörler” Habitat II’de işaret edildiği üzere “birey”, “sivil toplum kuruluşları” ve “iş dünyası”dır. Henüz aktörler, kendilerini sorumlu ve “yapabilir aktör” görmediklerinden, merkezi hükümet 1930’lardan kalma alışkanlıkla şehir yönetimini kendine bağlı bir alt birim olarak görmekte ve dolayısıyla hiçbir demokratik tepkiyi hesaba katmadan dilediği kararı alabilmektedir.
13.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|
|
|
HİLMİ YAVUZ |
 |
Polemik üzerine
Polemiği severim; ama polemik olsun diye yapmam o işi! Kimileri, sanki gerçekten ‘polemik için polemik’ yaptığımı zannettiklerinden, adımı ‘huysuz’a çıkarmışlardır.
Edebiyat çevresini, düpedüz bir ahbabçavuş birlikteliği gibi olarak düşünenler içinse ‘polemik’ten vebadan kaçar gibi kaçmak gerekiyordur. Ben böyle düşünmem. Doğru bildiğimi yazmış, düşüncelerimi birilerini incitebilir kaygısıyla dile getirmekten asla çekinmemişimdir. Entelektüel ve ahlakî motivasyonlardır beni tartışmaya, polemiğe yönelten;–kişisel öfkeler, hınçlar, düşmanlıklar, hasetler değil!
Ama nedense bizim edebiyat çevremiz, öküz altında buzağı aramaya, her eleştirinin arkasında bir ardniyet bulmaya meraklı olmuştur her zaman. Sebeplerle değil, gerekçelerle ilgilenilir. Gerekçeler ise, daima bir ardniyet arayışına dönüşür. Mesela, yazdığınız bir eleştiri yazısında öne sürdüğünüz görüşlerin doğru ve tutarlı olup olmadığına, kısaca, onu hangi sebeple yazdığınıza bakılmaz çoğu kez; onu yazmakta özel ya da bireysel bir gerekçenizin olup olmadığı, bir ardniyetin olup olmadığı araştırılır. Sizi yazıyı yazmaya götüren sebepler geneldir; ama genele değil özele, sebebe değil gerekçeye bakılır. Her eleştiri yazısının sanki, mutlaka özel bir gerekçesi olması, ardniyetle yazılmış olması gerekiyormuş gibi! Bir çeviride bulduğum yanlışları yazıp, o kitabın çevirmenini eleştirdiğimde, bana sorulan soruların neredeyse tümü, benim açıkladığım yanlışlara (beni o yazıyı yazmaya götüren sebebe) ilişkin değildi;– o çevirmenle, kişisel olarak ‘ne alıp veremediğime’ (o yazıyı yazmamın gerekçelerine) ilişkindi! Evet, maalesef öyleydi... Oysa, hiçbir özel gerekçem ya da ardniyetim yoktu o eleştiriyi yazarken;– aramızda hiçbir şey geçmemişti, çevirmenle tanışmıyordum bile!
Yazılarımın özel gerekçeleri yoktur, gerekçe atfedenlere de aldırmam, ‘Hilmi Yavuz, bu eleştiriyi yazıyorsa, mutlaka bir gocunmuşluğu vardır.’ diyenlere güler geçerim. Eleştirilerimi özel ve kişisel gerekçelerle ya da ardniyetlerle yazmam yazmasına da, bir yazımın, özel ve kişisel gerekçelerle ya da ardniyetlerle okunmasına asla tahammül edemem...
Bu ardniyetli okuma, hele mantıkî maluliyetler de içeriyorsa, beni büsbütün çileden çıkarır. Bir örnek vereyim: Geçenlerde, ünlü bir yazarın kitabının çok satıyor olması dolayısıyla yazdığım bir yazı üzerine, bir gazeteci, beni söz konusu kitabı ‘okumadan eleştirmek’le suçladı! Oysa ben, kitabın kendisini eleştirmiyordum ki, – çok satıyor olmanın, kitabı ‘niteliksiz okur’la buluşturuyor olmasını eleştiriyordum. O gazetecinin, bir kitabın satışı üzerine yazmanın, mutlaka, o kitabın okunmasını gerektirmediğini anlayacak idrak seviyesinde olduğunu zannediyordum. Yanılmışım...
Hamiş: Bir de Bay Hakkı Devrim var. Yahya Kemal’in Behçet Kemal için söylediğini alıntılayarak söylersem, ‘O, bir fenomen!’ Geçen haftaki yazımda, Orhan Pamuk’un ‘niteliksiz okur’la buluştuğunu söylemem, Bay Devrim’i öfkelendirmiş. Bay Devrim ‘niteliksiz okur’ sözüne, niçin alınıyor dersiniz?
Octavio Paz’ın (1990 Nobel ödüllü Meksikalı şair) ‘En iyi satanlar, edebî eserler değil, ticarî eşyalardır.’ sözünü alıntılamıştım o yazımda. Bay Devrim, buna da kızmış. ‘Saçmaladığının farkında olmalı ki, iddiasına şahit aramış.’ diyor. ‘Şahit’, Octavio Paz! Bu duruma göre, ‘En iyi satanlar edebî eserler değil, ticarî eşyalardır.’ sözünü, bu konudaki iddiamı kanıtlamak için alıntılamış olmamdan dolayı, Paz da, benimle birlikte ‘saçmalamış’ (!) oluyor.
Şimdi lütfen söyleyin, ‘saçmalayan’ kim?
13.02.2002
Yazarımızın E-Postası:
h.yavuz@zaman.com.tr
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
13 Şubat 2002
|
|

Zaman Spor
Yazarlar
|
|
|
|